İşte karşınızda memleketin en yakışıklı, en seksi, en karizmatik, en enlerin yetmediği ismi: Kıvanç Tatlıtuğ!
Marie Claire: 'Kıvanç Tatlıtuğ 26 yaş itibarıyla hayatının en verimli döneminde' diyebilir miyiz? Kıvanç Tatlıtuğ: Kendimi en iyi, en verimli hissettiğim, çok çabaladığım, performans açısından en iyiyi göstermeye çalıştığım bir dönemdeyim. Doğru... Tabii bu konuda istikrar da çok önemli. Aşk-ı Memnu'yla kariyerimin zirvesine çıktım ama daha önce yaptığım işler de benim için çok önemli. Tüketime dayalı bir iş yapıyorsanız hikâyesi, çalışmış olduğunuz kadro, senaryo, yönetmen ve oyuncuları çok önemli. İnsanın bağlı olduğu ajans dahi önemli. Ben yıllardır Gaye Sökmen'le çalışıyorum. Zincirin halkaları hepsi. Bir tanesi eksik olunca problem çıkabiliyor. Bu konuda kendimi şanslı addediyorum.
M.C.: Ya bir gün başarısız olursan? K.T.: Hayat bu! Bundan sonraki projem tutmayabilir. 'Başarı ayrıntıda gizlidir' derler ya, ne olacağını kimse bilemez. Tepeye koşmayı seven bir insanım ama madalyonun diğer yüzü de var. Her yaptığın fenomen olacak diye bir şey yok.
M.C.: Büyümekten korkmuyor musun? Star'laşmaktan? K.T.: Star kelimesinin benim için bir anlamı yok. Kim hangi sıfatla seni star yerine koyuyor veya star denilen kişilerin hangi vasıflara sahip olması gerekiyor, bunları bilmiyorum. Sadece şuna inanıyorum; kaderi bir suya benzetiyorum. Su dünyanın en kuvvetli nesnesi. Karşısında hiçbir insan, hiçbir yapı duramaz. Her insanın kendine göre bir kaderi var. Ne yaparsan yap bunun önüne geçemezsin. Benim kaderimde büyümek varsa büyürüm. Benim; 'Bunun üstüne ne yaparım ki daha da büyürüm' gibi bir amacım olmadığı için her şey domino taşı gibi yerli yerinde oturuyor. Yapmış olduğun işler ne kadar tutulursa tutulsun sen yaşantından, hal ve hareketlerinden ödün vermezsen, mütevazı olursan her şey olağan bir şekilde gitmeye devam eder.
M.C.: Kaderin akışını değiştirmek mümkün değil mi? K.T.: Herkesin kaderini değiştiren dönüm noktaları var. Benim hayatımda da öyle. Profesyonel basketbol oynuyordum biliyorsun. Sakatlığım oldu, 2001'de bırakmak zorunda kaldım. Geleceğe dair bütün planlarım bunun üzerineydi. O noktada benim aklımın ucundan geçmezdi; 'Sanatın bir dalıyla uğraşayım, ekranların önünde olayım, hayatımı insanlarla paylaşmak durumunda olayım' diye. 'Durumunda' diyorum çünkü durumunda oluyorsunuz bir süre sonra. Burada kader devreye giriyor. Demek ki benim burada olmam gerekiyormuş. Bunu da ben planlamadım.
M.C.: Aile bağları güçlü insanlar evliliği daha ciddiye alır derler. Senin için de öyle mi? K.T.: Aynen öyle... Benim hayatımda tanımış olduğum ilk kadın annem. Bu yüzden insan tabii ki ister istemez karşısına biri çıktığı zaman birtakım özelliklerinin hayatındaki ilk kadına benzemesini ister. Ben de isterim. Evlenmeyi tabii ki istiyorum ama gelecekle ilgili hiçbir zaman plan yapmadığım için... Ben bugünü yaşayan biriyim. Kafamdakileri büyütüp; 'Şu zamanda evlenmeliyim, bu zamanda film yapmalıyım' gibi bir tarzım yok. Bir şekilde geliyor, hayat seni yönlendiriyor ve karşına çıkan insanla evleniyorsun veya ne yapman gerekiyorsa onu yapıyorsun.
M.C.: Hayat zaten o kadar köşeli bir şey değil. K.T.: Benim o kadar sivri köşelerim yok. Hayatı o kadar keskin görmüyorum. Ben kendimi keskin görebilirim, en azından keskin kararlar verebilen bir adamım ama hayat benim için yumuşak.
M.C.: Hayat senin için yoğrulabilir bir şey yani öyle mi? K.T.: Aynen öyle... Zaten yaşıyorsak bütün nimetlerden faydalanıyoruz, her şey bizim önümüzde. Bütün sorumluluk da bize düşüyor. Hayatı köşelendirmek ve 'sivri kenarları' var demek bence anlamsız.
M.C.: Tam da bu sebeple ben de; 'Evlenmeyi düşünüyor musun bir gün' diye sormam sana mesela. K.T.: Sorulabilecek bir şey ama evet, bunun bir zamanı yok. Ben de evlenmek istiyorum, ben de bunları çok merak ediyorum; kim bilir kaç yaşında evleneceğim, ne zaman çocuğum olacak. Ne zaman doğru zaman bilmiyorum. Şak diye karşına çıkabiliyor.
M.C.: Belki 40'ında anne baskısıyla evlenirsin. Annen torun isteyebilir. K.T.: (Gülerek) Annem baskı yapmıyor bana bu konuda. Sadece; "Sen ne yapıyorsan biz senin arkandayız" diyor. "Sen bir şeye evet diyorsan, bize de kabul etmek düşer" diyor.
M.C.: Zaten sen de insanda ayaklarının üzerinde sağlam duran biri izlenimi uyandırıyorsun. K.T.: İnsanlar birini hata yapmaz diye bir kalıba sokuyorlarsa, bu da aslında ciddi bir stres. İnsanoğlu hata yapmak için vardır. Bana göre hayat bir tiyatro, biz de oyuncularız. Hepimizin bir dönemi var, bir gün kalkıp gideceğiz, başkaları gelecek. İnsan hata yapabilir. Ben de hata yapıyorum. Hatalarımdan dolayı çok da mutluluk duyuyorum. Beni bugüne getiren, beni ben yapan yaşadığım kötü tecrübeler. İşin içinden çıkamadığım, 'dünyanın sonu geldi' dediğim durumlar... İyi ki onları yaşamışım. İnsanın mutlaka hata yapması gerekiyor. O zaman doğruyu yanlışı ayırt edebiliyorsun.
M.C.: Bu hayatta seni dağılmış görebilir miyiz acaba? K.T.: Dağılmaktaki anlamın ne olduğuna bağlı...
M.C.: Duygusal dağılma... Ama pek de duygularını belli eden biri değilsin, değil mi? K.T.: O açıdan biraz tutucuyum. Çok fazla belli edemiyorum. Aslında bu da planlanmış bir şey değil; yaradılışım böyle. Küçükken de böyleydim, yaşadıklarımı hep içime atardım. Şu an da öyleyim. Bu yüzden benim çok mutlu olduğum, çok öfkelendiğim, çok yıprandığım ya da üzüldüğüm zamanların insanlar kolay kolay farkına varamayabiliyorlar. Hepimizin zayıf noktası var. Kırılmamız gereken zamanlarda kırılmamız gerekiyor. Güvenliğimizin olmadığı, çok hassas olduğumuz bir yer mutlaka var. Bunu da engelleyip; 'ben hayata karşı çok sert durmalıyım' gibi bir izlenim de yaratmamak gerekiyor. İyi ve kötü gelen her türlü duyguyu alacaksın, kullanacaksın. O bir şekilde tekrar senden çıkar.
M.C.: O duygu senin kırılma noktana çok dokunacak bir şeyse de kabul edebiliyor musun? K.T.: Kabul edebiliyorum çünkü bir oyuncu olarak yaşamış olduğum her şeyi kabul etmem gerekiyor. Yaratmış olduğum bütün karakterler aslında benim hayatımın gerçeklerinden ortaya çıkıyor. Bu yüzden dönem dönem duygusal olarak çöküntüye girmemiş bir insanın ya da gerçekleriyle yaşayamayan bir insanın oyuncu olması mümkün değil. İnsanlar seni seyrettiği zaman, tamam sen orada başka bir karakteri canlandırıyorsun ama o saniyede nerelere gittiğini, neleri kafanda malzeme olarak kullandığını kimse bilmiyor. Tabii her sahnede de gerçek seni kullanmak durumunda değilsin.
M.C.: Hayatta neye karşı zaafın var? K.T.: Ben çok duygusal bir adamım ama dışarıdan sert bir yapıya sahip olduğum söylenir. Soğuk, havalı, kendini beğenmiş bir tip olduğumdan bahsederler. Etraftan öyle duyuyorum. Ben kalabalık ya da yabancı bir ortama girdiğim zaman çok çekingen biriyim. Dizlerimin bağı çözülür. Tanımadığım insanlarla beraber olduğumda çok çekingenleşirim. Kendimi leopara benzetiyorum böyle zamanlarda, puma da olabilir... Kendi alanına başkası girince ilk başta uzak durur, bir süre sonra yavaş yavaş yaklaşır.
M.C.: Kedigiller yine de başkalarını alanlarına tam anlamıyla almazlar diyeceğim ama... K.T.: Onlar da alırlar, neden almasınlar? Onların da kendini yakın hissettiği birileri vardır.
M.C.: O zaman kırılma noktanın yani zaafının duygusallığın olduğunu söyleyebilir miyiz? K.T.: Evet... Aslında; 'Zaafın nedir?' deyince insanın pat diye aklına gelmiyor.
M.C.: Neyin karşısında yelkenlerin suya düşer desek? K.T.: Şu anda beni kırabilecek çok hassas noktalarım var ama daha 26 yaşındayım. Dolayısıyla kırılabilecek daha birçok noktam olduğunu biliyorum. Hayat bize ne gösterecek öncelikle bunu yaşayıp, nelerden etkileniyoruz hep birlikte göreceğiz.
M.C.: Yaşadıklarından yola çıkacak olursak aşk tanımın değişti mi? K.T.: Hayır, değişmedi! Ne söyleyebilirim ki... Aşık olmak güzel bir şey. Ben hayatımda bir kere âşık oldum. Onu da söyleyebilirim diye düşünüyorum. Onun dışında o iletişimi, o ihtirası yakalayamadım.
M.C.: Zaten o tarz bir aşk hayatta belki bir kez yaşanıyor. K.T.: Ben yaşadım, bu yüzden kendimi çok şanslı addediyorum.
M.C.: Hep o yoğunluğu mu arıyorsun peki? K.T.: Ben hiçbir şey arayan bir adam değilim. Bir şey için çaba sarf eden bir insan da değilim. Hayat bu! Ne olacağı belli olmaz. Akışına bırakıp, iyi analiz yapıp, karşılaştığın durumları kabul edip etmemenle ilgili, tamamen spontane bir durum bu.
M.C.: Büyük aşklara inanıyor musun? İnsanın dağları deldiği tarzda aşklara... K.T.: Aşka inanıyorum. Aşk çok özel bir şey. İnsan inanmak istiyor bu kadar büyük aşkların olduğuna. Sevsin, sevilsin, yuvası olsun, omzuna başını koyup dertleşeceği bir partneri olsun. İnsan bunları tabii ki ister.
M.C.: Aşkı bulma ihtimali daha düşük olabilir mi Kıvanç Tatlıtuğ'un? K.T.: Öyle bir düşüncem yok bulabilir miyim bulamaz mıyım diye. Şu anda yaşantım gayet iyi gidiyor. Sakin, durgun geçiyor özel hayatım. Evimdeyim, bol bol kendime zaman ayırmaya çalışıyorum. Bir tane kedim var. Altı aylık... Bana çok iyi arkadaş oldu. Bir tane kurt köpeğim var. Bol bol film seyrediyorum. Maket uçaklarla ilgileniyorum; yapıyorum, sonra da bozuyorum. Ayrıca yazmaya başladım. Aklıma geldikçe kendimle ilgili yazıyorum.
M.C.: Hayatta biri olmadan da yaşamak mümkün o zaman, öyle mi? K.T.: Mümkün... En azından ölmezsin hayatında biri yoksa. Bazıları yalnız yapamıyor ama ben kendi kendine yetebilen bir insanım. Dostlarım var, ailem var. Tabii âşık olduğun, sevdiğin, iyi zaman geçirdiğin biri varsa da tadından yenmiyor.
M.C.: Kendini güçlü buluyor musun? K.T.: Zaman zaman bulabiliyorum. 'Yeter artık' dediğim zamanlar da olabiliyor. Genelde hayata daha ılımlı bakmaya çalışan biriyim. Birkaç yıl önce öfkeli bir yapım vardı, bardağın hep boş tarafını görürdüm. Şimdi duruldum. Yaşla, yaşamış olduklarınla bağlantılı olarak hayatın seni getirdiği nokta, duygusal yapın ve hayatın dokusu seni hazırlayıp bir noktaya getiriyor. Artık şunu öğrenmeye başlıyorsun; her şeye tepki göstermek sana zarar veriyor. İnsana zarar veren en büyük varlık yine kendidir. Kendini ya savunursun ya da bırakırsın. Ben bıraktım. Şu an bırakmayı tercih ediyorum.
M.C.: O da bir şeylerin sonucu değil mi? K.T.: Ama mutluyum. Olumlu olumsuz her şeye karşı kendimi savunmayı bırakmış durumdayım. 'Kabul ediyorum, böyle olması gerekiyormuş deyip' ertesi gün çok daha rahat bir şekilde kalkıp işe gidebiliyorum. Ben eskiden yaşadıklarımı kafasına takan bir insandım, şimdiyse kabulleniyorum ve yaşantıma devam edebiliyorum. Ertesi gün o durumla meşgul olmuyorum, benim hayatımı bölmesine izin vermiyorum, daha doğrusu vermemeye çalışıyorum. 'Vermiyorum' dedim ama belki doğru olmayabilir; hâlâ öğreniyorum.
M.C.: Özelini anlatmayı sevmediğini biliyorum ama duygusal anlamda yoğun bir yaz geçirdin. Şu an nasılsın? K.T.: Ben iyi durumdayım. Durduğum ve işime konsantre olduğum bir dönemdeyim. Sadece şunu söyleyeyim; son günlerde magazin basınında çıkan şeylerin gerçeklikle hiçbir alakası yok. Çıkıp da açıklama yapmak bana düşmez. Magazin değeri olan bir insan değilim. Böyle de adlandırılmak kesinlikle istemiyorum. Zaten hakkımda çıkan haberlerin yüzde 90'ı asparagas. Bunların hangi birini yalanlayayım? Ben hâlâ basın karşısına çıkınca ya da biri benim fotoğraflarımı çekince utanan, sıkılan bir adamım. Basındaki arkadaşlar tabii ki işlerini yapıyor ama doğruyu yanlışı ben biliyorum.
M.C.: Her yeni ilişki insana bir şeyler verir, bir şeyler de götürür. Sen bunu nasıl yaşıyorsun? K.T.: Ben her yaşadığım ilişkiden bir şeyler öğrenmeye, getirdiklerinden mutlu, götürdüklerinden ise ders çıkarmaya çalışıyorum. Özel ilişkim için konuşmuyorum sadece. Bu benim hayata dair genel bakışım.
M.C.: Bundan sonra bir kadına duygusal anlamda kendini bırakman mümkün mü? Yoksa sen de; 'Aman, tövbe!' diyen erkeklerden misin? K.T.: Şu anda ciddi ciddi böyle şeyler düşünmüyorum. Biriyle birlikteliğim olsun, mutlu olayım demiyorum inan. Bunu da yaşamak istiyorum demek ki.
M.C.: Türkiye'de kadınların en beğendiği erkek sensin. Nasıl hissediyorsun kendini? Çok ciddi cevap verme Allah aşkına. K.T.: Yok ya ciddi cevap vermeyeceğim (diyor ama hâlâ ciddi). Aşk-ı Memnu'daki karakterin çok önemli bir katkısı oldu. Takip edilmek, insanların sevmesi beni çok mutlu ediyor. Kimi etmez ki?
M.C.: Beğenilmek hafif kaldı belki de. Çıldırıyorlar senin için kadınlar. K.T.: Bilmiyorum... İki elim, iki bacağım var, bu kadar basit. Ben narsist bir adam değilim. Halimden, görünümden memnunum. Dışarıdan ne söyleniyorsa söyleniyor; ben gayet sıradan, gayet kendi halinde, küçük bir çocuğum.
M.C.: Öyle deme; seni fotoğraf çekilirken gördüm stüdyoda. Bakışlarını, duruşlarını... K.T.: (Kahkaha atıyor) Gayet küçük bir çocuğum...
M.C.: Hakikaten; 'Bütün kadınlar benim için deli oluyor, asarım, keserim' halinde biri değil misin? K.T.: (Masaya doğru eğilip gözümün içine bakarak) Sence? Müthiş haz duysam da fazla ilgi utanmama neden oluyor. Seninleyken rahatım ama bunlar benim normalde konuşabileceğim şeyler değil. Benim konuşabileceğim tek şey işim. Nasıl oynarım, nasıl ederim, nasıl kendimi geliştirim, bunun üzerine sabaha kadar sohbet ederim seninle. (Yine kahkaha atıyor.)
M.C.: Sana 'hayır' diyebilecek bir kadın çıkar mı? K.T.: Zevkler ve renkler tartışılmaz. Kimi sarışın sever, kimi esmer. Kimisine hitap etmeyebilirim, kimisine hitap ederim. İnsan ne kadar yakışıklı ve seksi olursa olsun, bu böyledir.
M.C.: Samimi olduğuna eminim ama inan insan çok şaşırıyor. K.T.: Ne söyleyeyim? Çıkıp da; 'Ben süper yakışıklıyım, herkes bana hayran' tarzında mı konuşmak lazım? Benim hayatımda anlatmak istediğim şey şu; ben zaten bulunmuş olduğum yere planlayıp programlayıp gelmedim. Bu konuştuklarım da planlı bir şekilde çıkmıyor ağzımdan. Kim ne derse desin, ben hâlâ işten çıkıp evime gidiyorum ve yine annemin babamın çocuğuyum. Böyle şeyleri çok ayırt edebilen bir insanım. Dışarıdaki yaşantımı evime sokmuyorum. Ev yaşantımı da koruyorum. Ben neysem oyum ve kendimi farklı gösterirsem mutsuz olurum.
Çekim arkasını izlemek için videolar bölümüne tıklayın.
2004 Kâinat Güzeli Jennifer Hawkins; 2010 yılında bu kez Marie Claire'in yüzü olarak karşımızda. 26 yaşındaki Avustralyalı model stiline dair ipuçlarını bizimle paylaşıyor.
23 yaşındaki oyuncuyu yeni sezonda sürpriz bir projede başrolde görmeye hazırlanırken, ilk kez gerçekte kim olduğunu ve hayallerini öğrenme şansını elde ediyoruz.