Aktivist, çalışkan ve sanatsever bir adam Mehmet Ali Alabora...
Marie Claire Kasım 2009
O sessiz ve sakin ilerlemeyi tercih edenlerden... Sanat hayatını televizyon ekranlarında değil, tiyatro sahnelerinde sürdürmekten keyif alıyor. Oysa, hayatımıza bir zamanların unutulmaz dizisi Yılan Hikâyesi ile girmişti. Bu unutulmaz dizi on yıl önce ilk kez yayınlandığında yediden yetmişe herkesi ekran başına kilitlemişti. Fenomene dönüşen dizilerden biri olarak kabul edilen Yılan Hikayesi'ndeki Memoli karakteri ise hâla akıllarda, izleyicileri ise onu bir hayli özlüyor. İşte bu yüzden olsa gerek, genç oyuncu geçtiğimiz ay bir reklâm filmiyle karşımıza çıktığında büyük ilgi gördü. Mehmet Ali Alabora ise özleyenlerini kasım ayında yepyeni bir filmle ödüllendirdi. Geçen ay Pınar Öğün ile Ankara'da nikâh masasına oturan çiçeği burnunda damat yeni projelerini Marie Claire ile paylaştı.
Marie Claire: Yine bir komedi filmiyle karşımıza çıktınız. Bu tarzı özellikle mi tercih ettiniz? Mehmet Ali Alabora: Komedi oynamayı çok seviyorum. İnsanların komik olan hallerini taklit etmek, daha doğrusu komik anlar yaşamaktan hoşlanıyorum. Bu tarz filmler çekmenin keyfi de apayrı. Sette çok eğleniyorsunuz. Tıpkı bu filmde olduğu gibi... Yönetmenimiz Ezel Akay, Yedi Kocalı Hürmüz'ü gerçeküstü bir komedi olarak anlatıyor. İzleyicileri şaşırtacak aşırılıkta bir gerçeküstülük söz konusu filmde fakat bir hayli keyifli.
M.C.:Yedi Kocalı Hürmüz'ü okullarda ve amatör tiyatrolarda oldukça popüler bir oyundur. Daha önce herhangi bir vesile ile bu oyunu sergileme şansınız olmuş muydu? M.A.A.: Nedense hep bir tiyatro senaryosu olarak bilinir. Aslında ilk önce filmi çekilsin diye yazılmıştı. Daha sonra Sadık Şendil, senaryoyu tiyatro oyunu haline getirdi ve popülerleşmesini sağladı. Birçok klasik tiyatro oyununda oynamama rağmen bu oyunda oynama şansına hiç sahip olmadım.
M.C.: Oyunculuk kariyeriniz televizyon dizileri başlamış olmasına rağmen, tiyatro ve sinema ile devam ettirme kararı almış gözüküyorsunuz. Bunun belli bir nedeni var mı? M.A.A.: Bu zamanınızı neye ayırmayı istediğinizle ilgili daha çok... Ben de son yıllarda zamanımı tiyatro ve çağdaş sanat çalışmalarıyla ilgilenerek geçirmeyi tercih ettim. İki işi aynı anda yapmayı seven biri değilim. Üç yıl önce Garaj İstanbul projesi başladığında ona ağırlık verdim ve öyle de devam etti. Ancak aralarda dizi olmasa bile her yıl iyi bir sinema filmi projesinde yer almaya da çalıştım. Önümüzdeki yıl da böyle devam etmeyi planlıyorum. Garaj İstanbul'da ilerlememiz gereken çok yol var aha.
M.C.: Ülkemizde Garaj İstanbul gibi projelerin sayısı oldukça az. Bu proje nasıl doğdu? Siz nasıl dâhil oldunuz? M.A.A.: 1990'larla gelişmeye başlayan çağdaş gösteri sanatlarının yapı taşlarından biri olan Beşinci Sokak'ın kurucusu olan Mustafa ve Övül Avkıran'ın kendi tiyatrosunun onuncu yılını kutlamak amacıyla bir mekân arayışla başlamış her şey. Önlerine Galatasaray'daki bu depo çıktığında, bir anda bu alanı üretim yapan, çağdaş dans ya da tiyatro alanında üretim yapan insanlar için yeni bir adres haline getirme fikri düşmüş akıllarına. Garaj İstanbul'u önce destekçilerle sonra sanatçı arkadaşlarıyla birlikte örgütlediler. Ben de 2006 yılının şubat ayında onlara katıldım ve 2007 yılının ocak ayında açmayı başardık mekânı. Bugün kârını ortaklar arasında paylaştıramayan bir sanat kooperatifi, bir sivil toplum örgütü olarak faaliyet gösteriyor. Garaj İstanbul ve 10 olmak üzere kendimize ait iki prodüksiyon şirketimiz var ve şirket olarak bol bol yeni projeler üretiyoruz.
M.C.:Oynadığınız Muhabir adlı oyun da, bu projelerden biri bildiğim kadarıyla... M.A.A.: Mustafa ve Övül Avkıran ikilisi genellikle kendi yaşadıkları hikâyelerde derinleşmeyi, oyunlar kurgulamayı ve anlatmayı dert edinmişlerdi. İlk defa bu derecede yoğun bir şekilde başka birinin hikâyesi üzerinden oyun yapmayı tercih ettiler. Muhabir; benim hikâyem oldu. A Takımında 17 buçuk ile 19 yaş arası yaşadığım maceralardan yola çıktılar. Hedefleri ise benim kendi kişisel hikâyem üzerinden bellek tazelemekti. Her gece seyircilerle kendi hikâyelerimi paylaşıyorum ama benim hikâyem seyircilerin kendi hikâyeleriyle ne kadar kesişir, onların kendi hikâyelerini ne kadar gıdıklar ya da tetiklerse birlikte o kadar iyi bir iş yapmış oluyoruz.
M.C.:Tek kişilik bir oyunda rol almak zor mu? M.A.A.: İlk defa tek kişilik bir oyunda oynuyorum. Çok yalnızım sahnede. Tabii arkamda bilgisayar ya da videolar gibi yardımcı olan bir dizi unsur var ama sonuç itibariyle tek başınasınız. Işıkların ayarlanması dışında her şey ile kendim ilgileniyorum. O anda sahnede videoları ve sesi ayarlıyorum. Burada en önemli partnerim seyirci. Seyirci eğer o gün yalnız bırakırsa daha da yalnızlaşabilirsiniz ya da elinizden tutarsa beraber bir şey paylaşıyor olabilirsiniz. Seyirciyle yapılan bir iş bu. Her performansım bambaşka bir oyun haline gelebiliyor. Diyarbakır'da oynadığımızda konuştuğumuz konular ile Almanya'nın bir kasabasında konuştuklarımız apayrı. Bu oyun ile hem Türkiye'de hem de Avrupa'da turneler gerçekleştirdik. Hiçbir oyun birbirine benzemiyordu. Bu yüzden seyircilerin benim yalnızlığımı engellediklerini, benimle başrolü paylaştıklarını düşünüyorum.
M.C.:Günümüzde genç oyuncuların hepsi kendini televizyon dizilerine adamış. Sizin gibi belli bir yolda ilerleyenlerin sayısı oldukça az gibi gözüküyor. Bunun belli bir nedeni var mı? M.A.A.: Böyle düşünmeyin. Televizyonda hayallerindeki filmleri çekebilmek, düşlerindeki oyunları sahneleyebilmek üzere çalışan ve bilmediğiniz çok kişi var. Ayrıca herkes popüler dünya dışında bir şeyler yapmak zorunda da değil. Belki benim gibi tek bir işe konsantre olmak ve onu iyi yapmak istiyordur, bilemezsiniz ya da sanat için savaşmayı orada, burada diye ayırmayıp bir bütün olarak düşünmek gerekebilir. İlerisi için çok büyük hayaller kuran birçok kişi tanıyorum. Herkesin yolu farklıdır. Ben bu yolu seçtim, onlar ise onu...
M.C.: Peki tiyatrolar, televizyonun bu denli popülerleşmesi nedeniyle mi yok olma noktasına geliyorlar? M.A.A.: Tam tersi şu sıralar tiyatro tekrar yükselişe geçti ama tabii öyle zamanlar oluyor ki bazı sanatlar kendimizi geri çekebiliyoruz. Avrupa'da 30'lu ve 40'lı yıllarda, ülkemizde ise 60'lı yıllarda tiyatro çok popülerdi. Sonra derin bir kış uykusuna yattı ve şimdi uyandı. Herhalde Garaj İstanbul'un da ilk açıldığı zaman kendimize belirlediğimiz slogan gibi tiyatronun da zamanı geldi.Tekrar gündemde... Son iki üç yıldır etkileyici kıpırdanmalar yaşanıyor. Bu sadece seyirci sayısının artmasıyla da ilgili değil. Artık tiyatro oyunları daha çok yerlerde tartışılmaya, referans verilmeye başlandı. Son Bienal'in de bir tiyatro adamının cümlesi üzerine şekillenmiş olması bunun en güzel kanıtı. Brecht'i konuşuyor olmak ve onun kavramıyla ilgileniyor olmak bence geri dönüş değil, yeniden bakış.
M.C.: Tiyatrolar tekrar çıkışa geçmeye başlasa da bir oyuncu için sadece tiyatroda yer almak yeterli mi? Örneğin siz bir reklâm kampanyasıyla tekrar izleyicilerin karşısına çıktınız. Herkesin sizi televizyonda gördüğü an verdiği tepki; "Nerelerdeydi" oldu. M.A.A.: Onu ben de anlamadım. Her yıl mutlaka bir film projesine dâhil oldum. Dikkat çekici sanatsal çalışmalarda yer aldım ama yine de insanlar bana altı, yedi yıl başka bir ülkede yaşamış ve şimdi geri dönmüşüm gibi davranıyorlar. Televizyonda olmadığınız zaman hiçbir şey yapmıyorsunuz zannediliyor. Reklâm filmi dediğiniz şey ise her an televizyonda olmanızı sağlıyor. Diziden bile daha fazla. Bu yüzden dikkat çekiyorum galiba... Herkes Memoli'nin geri dönüşünden bahsediyor.
M.C.: Yılan Hikâyesi biteli yıllar oldu ama hâlâ biraz da olsa Memoli karakteri ile anılıyorsunuz sanırım. M.A.A.: Aynı zamanda benim de adımın kısaltması olduğu için çoğu insan kullanmaya devam ediyor. Şaşıracaksınız ama sokakta yürürken bazen bana; "Zeyno nerede?" diye soranlar dahi oluyor. Sonuç olarak Yılan Hikâyesi, bir zamanların fenomen dizisiydi. Nasıl geçenlerde kaybettiğimiz Aykut Ağabey Bizimkiler dizisinde Katil karakterini canlandırdığı için, onca yıl sonra hâlâ aklımızda Katil olarak kaldı ya da Perran Kutman Perihan Abla olarak, Memoli için de benzer bir durum geçerli galiba.
2004 Kâinat Güzeli Jennifer Hawkins; 2010 yılında bu kez Marie Claire'in yüzü olarak karşımızda. 26 yaşındaki Avustralyalı model stiline dair ipuçlarını bizimle paylaşıyor.
23 yaşındaki oyuncuyu yeni sezonda sürpriz bir projede başrolde görmeye hazırlanırken, ilk kez gerçekte kim olduğunu ve hayallerini öğrenme şansını elde ediyoruz.