Wellness

Sürekli belgeleme ihtiyacı: Neden anı yaşamak yerine kaydetmeye çalışıyoruz?

Sürekli belgeleme ihtiyacı: Neden anı yaşamak yerine kaydetmeye çalışıyoruz?

Bir gün batımı düşünün. Gökyüzü turuncu ve pembenin en güzel tonlarına bürünmüş. Önünüzde eşsiz bir manzara var. Fakat çoğu zaman ilk refleksimiz durup manzarayı izlemek değil, telefonumuzu çıkarıp fotoğraf çekmek oluyor. Benzer şekilde bir konsere gittiğimizde müziğin ritmine kendimizi bırakmak, arkadaşlarımızla eğlenmek ve anın tadını çıkarmak yerine elimizde telefonla kayıt almaya başlayabiliyoruz.

Sanki yaşadığımız anı deneyimlemek yeterli değilmiş gibi onu kaydetmek, saklamak ve hatta paylaşmak istiyoruz.

Peki neden?

Modern yaşamın en belirgin özelliklerinden biri sürekli bir yere yetişme hissidir. Bir sonraki hedef, bir sonraki plan, bir sonraki deneyim. Günlük yaşamın hızına uyum sağlamaya çalışırken çoğu zaman bulunduğumuz anın içinde kalmak yerine geçmişte yaşananları düşünüyor ya da gelecekte olacakları planlıyoruz.

Bu noktada sürekli belgeleme davranışı, yalnızca anıları saklama ihtiyacından daha fazlasını ifade ediyor olabilir. Çünkü günümüzde birçok kişi için deneyimlemek ve deneyimi belgelemek neredeyse eş zamanlı süreçler haline gelmiştir.

Kaçırma korkusu ve deneyimin kanıtı

Bu perspektiften bakıldığında fotoğraf çekmek ya da video kaydetmek yalnızca bir hatıra oluşturma çabası değildir. Aynı zamanda kişinin yaşadığı deneyimi kendisine ve çevresine kanıtlama girişimi olarak da değerlendirilebilir.

Gittiğimiz yerleri, yediğimiz yemekleri, katıldığımız etkinlikleri ve gördüğümüz manzaraları kaydederek adeta şunu söylemeye çalışırız:

“Buradaydım. Bunu yaşadım.”

Böylece anın kendisini değil, çoğu zaman anın kanıtını saklamış oluruz.

Deneyimlemek mi, aracılık etmek mi?

@leiasfez

Araştırmalar, bir deneyim sırasında sürekli fotoğraf çekmenin veya kayıt almanın dikkati deneyimin kendisinden uzaklaştırabileceğini göstermektedir. Kişi deneyimi doğrudan yaşamak yerine ekran aracılığıyla takip etmeye başlayabilir. Bu durum psikolojide bazen deneyimin aracılanması olarak açıklanmaktadır.

Oysa deneyimler yalnızca bilişsel düzeyde değil, bedensel ve duygusal düzeyde de yaşanır. Bir anın kokusu, sesi, dokusu, sıcaklığı ve o anda hissedilen duygular, insan hafızasında çok boyutlu izler bırakır. Bir fotoğraf görüntüyü saklayabilir, ancak çoğu zaman o anın duygusal yoğunluğunu ve bedensel deneyimini tam olarak taşıyamaz.

Bu nedenle farkındalık (mindfulness) temelli yaklaşımlar, kişinin dikkatini yeniden şimdiki ana yönlendirmesini ve deneyimi olduğu gibi yaşayabilmesini önemli bir psikolojik beceri olarak değerlendirir.

Sosyal medya ve benliğin sunumu

Sürekli kayıt alma davranışının bir diğer boyutu ise sosyal medya kültürüyle ilişkilidir. Günümüzde insanlar yalnızca yaşadıkları deneyimlerle değil, bu deneyimleri nasıl sunduklarıyla da görünür olmaktadır.

Paylaşımlar artık yalnızca bilgi vermek için değil, aynı zamanda kim olduğumuzu anlatmak için de kullanılmaktadır. Nerede olduğumuz, ne yaptığımız, ne tükettiğimiz ve nasıl bir yaşam sürdüğümüz dijital ortamda benliğimizin bir parçası olarak sunulmaktadır.

Sosyal psikolojide “ötekinin gözündeki ben” olarak açıklanabilecek bu süreçte kişi, kendisini yalnızca kendi deneyimleri üzerinden değil, başkalarının onu nasıl gördüğü üzerinden de değerlendirmeye başlayabilir. Böylece deneyimin kendisinden çok, deneyimin nasıl göründüğü önem kazanmaya başlar.

Bu nedenle bazen bir konseri dinlemek yerine kayda alıyor; bir manzarayı izlemek yerine fotoğraflıyor, bir yemeğin tadına odaklanmak yerine paylaşılacak en uygun kareyi arıyoruz.

Kaydetmek mi, yaşamak mı?

@anka_akhalaia

Elbette anıları kaydetmek yanlış değildir. Fotoğraflar ve videolar yaşam öykümüzün önemli parçalarıdır. Geçmiş deneyimlere dönüp bakmak, anıları canlı tutmak ve hayat hikayemizi anlamlandırmak açısından değerli işlevler görebilir.

Ancak sorun, kaydetmenin deneyimlemenin önüne geçtiği noktada ortaya çıkar. Eğer kişi bir anı yaşarken sürekli onu nasıl kaydedeceğini, nasıl paylaşacağını veya başkalarının nasıl değerlendireceğini düşünüyorsa, deneyimin kendisi geri planda kalabilir.

Belki de zaman zaman kendimize şu soruyu sormamız gerekiyor:

“Bu anı gerçekten yaşıyor muyum, yoksa sadece belgeliyor muyum?”

Çünkü bazı anlar paylaşılmak için değil, hissedilmek için vardır. Ve bazen hayatın en değerli kayıtları telefon hafızasında değil, zihnimizde, bedenimizde ve o ana eşlik eden duygularımızda saklıdır.

Fotoğraf: Instagram, @tamara.mp3

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.