Röportaj

1990’ların “o” gruplarından bôa geri döndü: Jasmine Rodgers’la röportaj

1990’ların “o” gruplarından bôa geri döndü: Jasmine Rodgers’la röportaj

Duvet şarkısı 1998’de kaydedildi. 25 yıl sonra şarkıyı TikTok’ta sahiplenen nesil, henüz doğmamıştı bile. Şimdi grup, Whiplash ile yeniden sahnelerde ve tekrar İstanbul’da.

Fotoğraflar: Nick Ward
Deşifre: Ekin Aydın

bôa, 1993’te Londra’da kuruldu. Davulcu Ed Herten, klavyeci Paul Turrell ve gitarist Steve Rodgers’ın başlattığı gruba sonradan basçı Alex Caird, multi-enstrümantalist Ben Henderson ve vokal olarak Jasmine Rodgers katıldı. Lee Sullivan davulların başına geçti. Alternatif rock’ın funk’la buluştuğu, yürüyüşlerin gece üçte yapıldığı, albümlerin Galler’deki Monnow Valley stüdyosunda kasete kaydedildiği bir dönemdi. 1998’de Polystar etiketiyle çıkan ilk albümleri The Race of a Thousand Camels’ın açılış şarkısı Duvet, aynı yıl Serial Experiments Lain anime’sinin giriş müziği oldu. Yönetmen Chiaki J. Konaka şarkıyı sözleri “çok Japonca hissettirdiği” için seçmişti; Jasmine’in annesinin Japon şair Machiko Shimizu olduğundan haberi yoktu.

Sonra hayat kendi seyrinde yani karmakarışık şekilde devam etti: 2001’de albüm Twilight adıyla yeniden yayınlandı, 2005’te Get There geldi, ardından sessizlik. Paul Turrell, 2017’de vefat etti. Herkes Londra’dan taşındı, başka hayatlar kuruldu. Ta ki 2021’in sonunda Duvet, TikTok’ta anime edit’leri arasından yeniden yükselene kadar. Şarkıyı kaydederken hayatta olmayan bir nesil onu buldu, kendi yalnızlıklarına sardı, yeni bir anlam verdi. RIAA Platin sertifikası geldi. Grup yeniden bir araya geldi ve 19 yıl sonra ilk albümleri Whiplash’i 2024’te yayınladı.

Bu esnada ben altı yaşındayken annemle babam beni sinemaya, Yüzüklerin Efendisi’ni izlemeye götürmüştü. Babam 1961’li, annem 1968’li olunca onların gençliğinden bana kalan şeylerin çoğu bu tür sıcaklık hissine aitti. Duvet, o zamanların soundtrack’lerinden biriydi benim için: bir film, bir albüm, bir sesin hatırlattığı mevsim geçişleri. bôa da o yüzden geri dönüşüne heyecanlandığım bir grup için. Duvet’yi ne zaman ilk duyduğumu hatırlamıyorum ama ne zaman yeniden dinlediğimi hatırlıyorum ve o andan beri bırakmadım. Jasmine Rodgers’la Zorlu PSM konserinden önce konuştuğumuzda ona sorularımı araştırarak hazırladığımı söyledim: “Baban Free ve Bad Company ile stadyumlar doldurmuş, annen tanka yazıyor, beş satırlık Japon şiir formu. Doğru muyum?” Cevabı, “Evet, aynen öyle” olunca devam ettim: “İçinde büyümek için çılgın bir ev olmalı.” O da beş satırlık Japon şiir formu olan tanka yazarı annesinden bahsetmeye başladı böylece. Ben de çenem düştükçe kendimin 20 yıl önceki halini de anarak çocukluğumun seslerinden birini yetişkinliğimle birleştirmiş oldum.

Müziğini yaparken hangi dürtü önce geliyor: kükremeyi mi tercih ediyorsun, sessizliği mi? İkisini nasıl birleştiriyorsun?

Jasmine Rodgers Rogers: Annem 2025’in Eylül ayında vefat etti ve onun şiirinin hayata bakışımı şekillendirdiğini söyleyebilirim. Vefat ettiğinde her şeyi ne kadar da olduğundan güzel gösterdiğini çok daha derinden fark ettim. Çok sessiz bir kadındı, bazı anlarda gürültülü olsa da temelde çok nazik biriydi. Bir rock and roll evinde büyüdüğünüzde çok fazla erkeksi enerji oluyor ama bir yandan da annemin o yumuşaklığı vardı. Babamdan kat kat güçlüydü. O dağlardı, babam ateşti. İkisi de ateşti aslında. Çoğu zaman çok kahkaha olurdu evde. İkisi de sihirli düşüncelere sahip olurlardı, onlardan mantıklı bir cevap almaya çalışmak neredeyse imkansızdı. Ben biraz Simpsonlar’daki Lisa gibi oldum, bilimsel tarafta kaldım. İkisi de çok karizmatik, çok yaratıcı insanlardı. Nasıl büyütüldük bilmiyorum ama büyüdük. Abimin de beni büyütmekte büyük payı var aslında.

Bu cevabı o kadar sevdim ki. Hep bir abim olsun istemiştim ama büyüyüp kuir bir feminist olunca dedim ki delirtirdi beni herhalde!

Jasmine Rodgers: (Gülüyor) Defalarca benim tarafımdan da o delirtildi zaten, inan bana.

Anneni kaybettiğini bilmiyordum bu arada. Ama çok güzel bir cevaptı, teşekkür ederim, bu kadar samimiyet beklemiyordum.

Jasmine Rodgers: Tam tersine, çok da güzel oldu. Çünkü bazen annemin varlığı unutuluyor, babam o kadar büyük bir karakter ki. Devasa bir müzik geçmişi, başardığı her şey…ama  ben annemin şiirlerini de çok seviyorum. Anlayamıyorum ama, Japonca bilmiyorum. Abim bir keresinde dedi ki: “Ya şiirlerinin ne anlama geldiği konusunda hiçbir fikrimiz yoksa?” 

İnsan bazen anlamını hissedebiliyor, bazen bazen bu da yeterli. Sihirli bir şey olduğunu düşünüyorum bunun. Peki, bôa’dan önce zooloji okuyordun çünkü Jane Goodall olmak istiyordun, doğru mu?

Jasmine Rodgers: Zoolojiyi bôa’dan sonra okudum aslında. Grubu 15 yaşıma basarken, 16’ya girerken kurmuştuk. Get There’i yazarken Londra Hayvanat Bahçesi’nde gönüllü olarak çalışmaya başladım ve bundan çok da keyif aldım. Orada oldukça güçlü bir koruma programları var. Kafeslerdeki hayvanlarla bir eğlence merkezi olmaktan çok daha büyük bir şey yapmaya çalışıyorlardı ve bu hoşuma gitmişti. Sonrasında zooloji okumaya başladım, çok da sardı! Diplomamı Batı’daki ovalarda yaşayan gorillerin davranışları üzerine çalışarak aldım.

Harika duyuluyor. Ben de edebiyat okurken son yılın yazında Cambridge’e gitmiştim. Dört ders aldım, biri Wordsworth ve Keats üzerineydi. O kadar yorulmuştum ki bir tanesinde, dersleri ekip kendimi Zooloji Müzesi’ne götürüp durdum. Neyse. Seni dinlerken hep şunu düşünüyorum: ikili şeylere çok kuir bir yerden baktığını düşünüyorum: Bilim ve müzik, sessizlik ve gürültü, bunları doğrusal olmayan yollarla anlatıyorsun ama ana akım yerlerde var oluyorsun. 

Jasmine Rodgers: Zaten ilk albüme Twilight adını vermemizin sebebi bu. Eşikteki mekânlar, arada kalan yerler, benim en çok var olduğum ve kendimi en rahat hissettiğim yerler.

Benim de öyle açıkçası. Arkadaşıma hep diyorum, ikisinden birini seçmem gerekmiyor, her yerdeyim. Şimdi diğer soruma bağlayayım: gözlemlemek, müdahale etmemek, sabır… Bunların zoolojiyle de bağlantısı var. Bilim insanı tarafın sanatçı kişiliğini nasıl etkiliyor?

Jasmine Rodgers: İki tarafta da ilgimi çeken aynı şey aslında: yaşadığımız dünyaya duyulan bir hayranlık ve merak. Bilim bunu çok daha büyük bir yere taşıyor, yani gerçek dünyaya, sadece kendime dönük dünyama değil. Durup kuşları dinlediğin, çiçekleri kokladığın, duyularınla var olduğun o anlardan bahsediyorum. Sadece sesle ilgili de değil bu anlar, etrafımızdaki her şeye bağlanabiliyor. Grupla albüm yazarken en güzel şeylerden biri uzun yürüyüşlere çıkmaktı. Prova yapardık, şarkı yazardık, sonra gece üçte tarlalarda yürürdük. Düşününce aslında oldukça sağlıklı bir süreçti.

Çok rahatlatıcı ve regülasyona açık duruyor bu yöntem. Yüzüklerin Efendisi karakterleri gibi aslında.

Jasmine Rodgers: Aynen, biz gerçekten de Yüzüklerin Efendisi karakterleri gibiydik. Onu hayal ederek hareket ediyorduk aslında.

Bana hep o zamanları hatırlatıyor müziğiniz. Annem ve babam Yüzüklerin Efendisi’nin en büyük hayranlarıydı bana göre. 2002’de ilk film çıktığında altı ya da yedi yaşındaydım, beni sinemaya götürmüşlerdi. O dönem benim için hep çok sıcak hissettiren anlarla dolu. Serial Experiments Lain isimli anime’nin yönetmenine doğru çevireceğim sohbetin dümenini ve açıkçası konuyu annene bağlayacağım. Bir soru daha sorabilir miyim annen hakkında?

Jasmine Rodgers: Tabii ki.

Yönetmen intro müziği olarak “Duvet”yi seçmiş çünkü sözler ona çok Japonca gibi hissettirmiş meğer. Ama annenin Japon bir şair olduğunu bilmiyormuş. Sen bu tesadüfü ne zaman öğrendin ve sana ne hissettirdi?

Jasmine Rodgers: Bunu bilmiyordum aslında. Çok tatlı, güzel bir şeymiş. Ben ve annem sözlerimizi farklı dillerde yazdık, o yüzden ne diyeceğimi bilemiyorum ama bunu hissetmesine sevindim. Ve yarı Japon olduğumu fark etmemiş olması da komik.

Şimdi “Duvet” yeniden milyonlarca kez üst üste dinleniyor. Siz kaydederken hayatta bile olmayan insanlar onu anime edit’leri ve TikTok aracılığıyla buldu bu şarkıyı, belki de kendi yalnızlık hislerine müziğiniz üzerinden yeni anlamlar kattı. Bana da öyle oldu, şarkıyı hatırladığım gibi sürekli dinlemeye başladım. Şarkının senin kontrol etmediğin bir hayat kazandığını ne zaman fark ettin?

Jasmine Rodgers: Çok güzeldi. Lee, Alex’e ve bana yazdı, “Duvet iyi gidiyor galiba” gibi bir mesaj. Birbirimize yazıyorduk, “Bu garip, değil mi?” diye. Sonra plak şirketinden Samir ulaştı ve “Yeni bir albüm mü istersiniz, yoksa demolar mı yayımlarsınız?” diye sordu. Biz de yeni müzik yapma fikriyle ilerledik. Çok doğal bir süreç olarak ilerledi: “Tamam, hadi yapalım” cümlesi kadar kolaydı.

Zamanı gelmiş demek ki, ne güzel. Bildiğim kadarıyla Twilight’ı 90’ların sonunda Monnow Valley’de kaydetmiştiniz. O albümde dijitalin taklit edemeyeceğini düşündüğüm bir sıcaklık hissi var, en azından benim için. Whiplash için 20 yıl sonra stüdyoya döndüğünüzde o dönemden neyi korumak istediniz?

Jasmine Rodgers: Whiplash’i Eastbourne’da, deniz kenarında, Echo Zoo adlı bir stüdyoda kaydettik. İçinde devasa sahte bir gergedan kafası falan vardı.

Onu sen çekmişsin oraya bence.

Jasmine Rodgers: (Gülüyor) Denizin yakınında, doğanın tam yanında olmak güzeldi. Mücadele ettiğimiz şey, aşırı prodüksiyon yapmama kararımıza sadık kalmaktı. Kimse bizi zorlamadı ama biz de istemezdik bunu zaten. Stüdyoda çaldığımız sese sadık kalmak istedik. Komik bir süreçti çünkü ortak beğenilerimizi yeniden keşfetmiş olduk. New Order seviyoruz; Siouxsie and the Banshees, Duran Duran… 80’ler müziğini tartışmaya çok daha açığız artık, 90’larda bunu yapmıyorduk. Bu sefer The Cure ve Siouxsie etkisi prodüksiyonda biraz daha belirgin oldu. Ama onun dışında sahnede ya da stüdyoda nasıl çalıyorsak sesi de öyle bıraktık.

Bir de yaylıları dahil etmeye çalıştık çünkü Paul’u özlüyorduk. Paul, kanserden vefat etti ve bu albümde yer almak ister miydi bilmiyorum ama onu Get There’de bile özlemiştik zaten. Bu durum da bizi bir yaylının sesini albüme ekleme fikrine karşı ısıttı. Chrissy Elliot ve Jonathan Dreyfus’u bazı şarkılara yaylı düzenlemeler yapmaları için davet ettik. Bence çok da güzel oldu.

20 yıl bir grup olmamak uzun bir süre. İnsanlar değişiyor, yas tutuyor, bambaşka hayatlar kuruyor. Whiplash’i birlikte yapmak yarım kalmış bir sohbeti sürdürmek gibi miydi, yoksa tanıdık yüzlerle ilk kez yeniden tanışmak gibi mi?

Jasmine Rodgers: Arada çok sık görüşmedik çünkü herkes Londra’dan taşınmıştı. Ama 2018 ya da 2019’da olmalı, Lain’in 21. yıl dönümü için bir araya geldik. Ben, Alex ve Lee, benim oturma odamda “Duvet”yi çalmaya başladık. Jam yaparken fark ettik ki hala müzikal bir şey var aramızda! O yüzden biliyorduk ki eğer albüm yaparsak o yaratma ateşi bizimle kalmış.

Daha önce İstanbul’da çalmıştınız. Şimdi Zorlu’daki konserle dönüyorsunuz. İstanbul’un kaotikliği ve gelecek umudunu aynı siluette var edebilme gibi bir yeteneği olduğunu düşünüyorum. Bu da bana çok şiirsel geliyor. O yüzden merak ediyorum: Bu sefer bôa’yı buraya getirmekte farklı olan bir şey var mı?

Jasmine Rodgers: Çok turne yaptık. İstanbul’dan sonra ABD’yi iki kez turladık, Latin Amerika’ya gittik, Lollapalooza Chicago’da ve Corona Capital’de çaldık. Şu anki kadromuz çok güçlü, bu yüzden harika bir konser olacak. Bazı şarkıları yeniden düzenledik, Whiplash’ten akustik versiyonlar yaptık. O süreçte Strange Few’u da değiştirdik, daha sert ve ağır oldu, daha eğlenceli. Bu sefer bir açılış grubu da olacak: Sunset Stream. Geçen seferkinden daha dolu bir gece olacak. Ve umarım kar fırtınası olmaz, geçen sefer kar yüzünden tüm ekipmanı otelden taşımak zorunda kalmıştık çünkü!

Duvet, “And you don’t seem to understand” diyerek başlıyordu. Sen de 22 yaşındaydın. Ben şimdi 29 yaşındayım ve biraz kaybolmuş hissedebiliyorum, bôa’nın dönüşü de bana buralardan iyi hissettiriyor. O yüzden soruyorum: şimdi neyi anlıyor ve anlamıyorsun?

Jasmine Rodgers: Elimizde nasıl davranmamız gerektiğine dair bunca bilgi var ve yine de acımasız olmayı seçiyoruz. Bunu anlamıyorum. Ve anlamadığım şey, bu iki durumun aynı anda nasıl var olabildiği. İnsanlık olarak ilerigidebileceğimizi umuyorum. Eminim Jane Goodall da “İnsanların iyiyi seçebileceğini biliyorum” gibi bir şey söylerdi.

Evet ama o Jane!

Jasmine Rodgers: Aynen öyle. Ve anlamadığım ama anlamamamdan rahatsız olmadığım tek şey, Jane Goodall gibi insanların var olabilmesi. Hepimize umut veriyorlar. Umut hakikaten çok sinir bozucu bir şey çünkü sana bir gelecek hayali veriyor ama onsuz da hiçbir şeye sahip olamıyorsun.

Ben yanılsamalarımı koruyacağım o zaman.

Jasmine Rodgers: Yanılsamaları koru, onlarla devam et! Çok sevdiğim bir şarkı var, “nazik” ve “kolay” kelimeleriyle betimlerdim onu. Kendimi kötü hissettiğimde dinliyorum: This is the Kit’ten Keep Going adı.

Sonra sohbeti sonlandırıyoruz ama hemen gitmeden benim için bu şarkının Billy Joel’dan Vienna olduğunu söylüyorum. Çünkü neden eklemeyeyim ki, değil mi?

📎 Editörün notu: İngiliz alternatif rock grubu Bôa, 9 Mayıs 2026’da Zorlu PSM’de Turkcell Sahnesi’nde.

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.