Genel

Fendi Cruise 2027: Maria Grazia Chiuri yeni bir gardırop dili kuruyor

Fendi Cruise 2027: Maria Grazia Chiuri yeni bir gardırop dili kuruyor

Maria Grazia Chiuri’nin Fendi için hazırladığı ilk Cruise koleksiyonu, birden fazla anlam taşıyor: bir projenin öyküsü, bir çalışma biçiminin ifadesi ve yaratıcı bir niyet beyanı. Aynı zamanda devam eden bir araştırmanın gelişimini, olgunlaşmasını ve bugüne kadar kat edilen yolun bir özetini yansıtıyor.

Malzeme araştırmalarına, işçiliğe ve form arayışına odaklanan İtalyan tasarımcı, bu koleksiyonla birlikte Fendi gardırobunu tanımlayan temel kavramları yeniden ele alıyor. Amacı, markanın kimliğini oluşturan unsurları daha görünür ve daha net bir şekilde ortaya koymak.

Ortaya çıkan gardırop, çağdaş kadın ve erkeğe hitap ederken modayı yeniden farkındalık ve olasılıklar alanı olarak merkeze yerleştiriyor.

Chiuri’nin kullandığı “burjuvazi” kavramı, bedenlerin, kuşakların, davranışların, arzuların ve beklentilerin kesiştiği geniş bir alanı tanımlıyor. Tasarımcının yorumunda burjuvazi, modernliğin giderek güncel bir ifadesine dönüşüyor. Bedenle doğrudan ilişki kuran giysi ise merkezi bir rol üstleniyor; zamanın akışı ve kişinin kendine dair değişen algısıyla dönüşen empatik bir ilişkinin temsilcisi haline geliyor.

Kadın ve erkek siluetleri yan yana ilerliyor. Parçalar iki gardırop arasında dolaşabiliyor; farklı giyim biçimleri ortak bir zeminde buluşuyor. İlk bakışta tek parça gibi görünen gömlek ve pantolon birlikteliği dikkat çekiyor. İhtiyaçlara göre ayrılıp yeniden bir araya gelebilen bu yapı, çağdaş bir üniforma fikrini ortaya koyuyor.

Aksesuarlar ve hazır giyim tasarımları, malzeme ve işçilik konusundaki deneysel yaklaşımı paylaşıyor. Fendi’nin karakteristik materyallerinden biri olan parşömen, yeniden yorumlanan Baguette çantada siyah çivili deriyle buluşuyor. Hazır giyimde farklı tonlar kazanan parşömen, siyahla kurduğu güçlü kontrastı koruyor.

Bu terzilik haritasında Chiuri, günümüzün duyarlılıklarını yansıtan yeni tavırlar geliştirmek amacıyla moda dilinin sınırlarını zorluyor. Georgette bir elbisenin deri bir göğüs zırhıyla dönüşmesi gibi beklenmedik birliktelikler de bu yaklaşımın sonucu olarak öne çıkıyor.

Gardırobun temelini oluşturan parçaların çizgisel netliği, malzeme kontrastlarıyla yeni bir boyut kazanıyor. Kürk şeritlerle yapılandırılan ve metal perçinlerle vurgulanan trençkot dikkat çekerken, parlak deri ile mat yüzeylerin karşılaşması ceket ve kabanlara farklı bir karakter kazandırıyor. Gümüş dantel ve payet işlemeleriyle tamamlanan elbiseler ise ışığı zarif bir şekilde yansıtıyor.

Hayat Ağacı motifi koleksiyon boyunca bir imgeye ve bir manifestoya dönüşüyor. Doğayı, insanlığı, aklı ve birlikte var olma fikrini hatırlatan bu sembol, Chiuri’nin yaklaşımını özetleyen düşünceye bağlanıyor:

“Daha az ben, daha çok biz.”

Aynanın Ötesinde: Rosa Matteucci

Maria Grazia Chiuri’nin Fendi için tasarladığı koleksiyona eşlik eden kısa film, izleyiciyi hareket halindeki bir masalın içine davet ediyor. Aynı zamanda moda tarihinin ilk moda filmlerinden biri kabul edilen ve Karl Lagerfeld’in Fendi için hazırladığı ilk hazır giyim koleksiyonunu tanıtmak amacıyla 1977 yılında çekilen Jacques de Bascher imzalı Histoire d’Eauya bir saygı duruşu niteliği taşıyor.

De Bascher’in filminde genç Suzie, hayal gücünün dönüştürücü etkisiyle metafizik bir Roma’da dolaşıyor; kendisini düşsel bir Baden-Baden’e dönüştürmeye çalışan bir dünyanın içinde ilerliyordu. Gerçeklik ve kurgu arasındaki sınırların bulanıklaştığı bu anlatı, sinemanın dünyayı dönüştürme gücünü öne çıkarıyordu. Lagerfeld’in yaratıcı evreninde Suzie, dünyanın merkezi sayılan ve belki de hala öyle olan Roma’da amaçsızca dolaşırken, onu sembolik bir karşılaşmaya götüren kaderini takip ediyordu. Güneşin altında, çeşmelerin ve yüzyıllardır süregelen fısıltıların arasında ilerliyor; Respighi’nin müziğinde yeniden hayat bulan Roma’nın çeşmeleri ve çamlarıyla çevreleniyordu. Yolculuğunun sonunda ise Fendi kardeşlerle karşılaşarak tarihle kısa ama belirleyici bir temas kuruyordu.

Bu kısa filmde Chiuri’nin Suzie’si, belirsiz bir saatte ve terk edilmiş tren istasyonlarını hatırlatan yumuşak bir ışığın içinde ilerliyor. Hiç kimsenin çağırmadığı ama kadınlığa dair sayısız yansımanın davet ettiği bir buluşmaya doğru yürürken Roma’daki terk edilmiş bir yapıya giriyor. Yirminci yüzyılın ilk yarısında tasarlanan bu bina, klasik bir ideale bağlı kalınarak inşa edilmiş. Süsleme ile işlevin dengelendiği, gereksiz hiçbir unsurun bulunmadığı bu mimari anlayış; ışığın gücüne, malzemenin varlığına ve zamana direnebilen güzelliğe duyulan saygıyı yansıtıyor.

Bu atmosfer içinde giysiler, canlı figürlere dönüşüyor. Huzursuz ilham perilerini andıran karakterler, ateşli bir mimarinin özünü taşıyor. Soyut ve kırılgan görünmelerine rağmen, taşıdıkları ifade son derece gerçek.

Chiuri’nin yeni Suzie’si, içinde tüm renkleri barındıran bir siyaha bürünüyor. Tüylerle çevrili siluetiyle güç, cesaret ve bilgeliğin temsilcisi olarak beliriyor; sıradan hayatların üzerinde süzülen mitolojik Garuda’yı hatırlatıyor. Onun koruyucu ve dönüştürücü enerjisi yalnızca kendisine değil, çevresindeki figürlere de nüfuz ediyor. Bu figürler, eskrimden satranca, klasik danstan kehanete kadar uzanan sembolik bir oyunun parçaları gibi görünürken, aynı karakterin farklı yansımalarına dönüşüyor.

Mermer yüzeyler geçmişten gelen sessiz dillerini konuşuyor. Işık ve karanlık, bir piyano tuşları gibi yan yana gelerek bu yolculuğun görünmez müziğini oluşturuyor. Yolculuk, bilinç ile bilinçdışı arasında gerilmiş ince bir çizgide ilerliyor.

Bu ipek iplik üzerinde yürüyen Suzie, yeniden doğmuş gibi görünür. Ağırbaşlı ve lekesizdir; çünkü o her zaman kendisi olan Kadın’dır: eşsiz ve tekrarlanamaz. Siyah-beyaz ile renk arasındaki ayrımın ötesine geçen düşler içinde, genç kadın binaya bir rüyanın içine girer gibi adım atar. Ferforje ve cam kapının ardında renkler yavaş yavaş silinir; yönetmenin bakışıyla şekillenen her görüntü, giderek özüne yaklaşır.

Böylece sahnenin kendisi ortaya çıkar. Sinematografinin ötesine geçerek hareket eden bir tabloya dönüşen bu yapı, anlatının gerçek başkahramanıdır. Kubrick ile Sokurov arasında bir yerde duran bu atmosferde her kare önem taşır; çünkü sinemada her an geri döndürülemezdir. Her hareket, gerçekliğin ani müdahalesiyle sonsuza dek durabilecek kadar kırılgan görünür.

Merdivenler yeniden belirir ve yaşayan her şeyin üzerinde yükselir. Adımlar, Suzie’yi ve ona eşlik eden karakterleri ele geçirir. Bu yükseliş, insanlık tarihine yüzyıllardır eşlik eden klavyeli enstrümanlara yapılan yeni bir göndermeye dönüşür. İster milyarlarca yıl sonra ister yarın okunacak bir ağıtta olsun, merdivenler görünmenin, kaybolmanın ve yeniden ortaya çıkmanın sembolü haline gelir.

İzleyici, giderek yavaşlayan bu adımların anlamını sorgulamaya başlar. Zaman ilerledikçe, bir dehanın elinden çıkan giysilerin güzelliği belirginleşir. Bu güzellik, mermerin gücünü ve gençliğin geçici cazibesini aşarak kendi varlığını kabul ettirir.

Rasyonalist yapının gizemli atmosferi içinde izleyici, Suzie’nin ya da başka bir karakterin elini uzatıp onu bu gösterinin parçası olmaya davet etmesini bekler. Ancak bu beklenti yalnızca kısa süreli bir yanılsamadır; her şeyi kapsayan büyük hakikat fikrine karşı anlık bir başkaldırı.

Sonunda Suzie, sanatçısının yarattığı giysilerin karanlık ve titreşen büyüsüyle çevrelenmiş halde binadan ayrılır. Ne düşlediği Roma’ya döner ne de geride bıraktığı dünyaya. Başka bir rüyanın eşiğine doğru ilerler.

Ve uçuşa geçer.

Fotoğraflar: Fendi Press

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.