MODA

Mösyö Alaï’nın ilham perileri

Mösyö Alaï’nın ilham perileri

Grace Jones’tan Naomi Campbell’a, Farida Khelfa’dan Tina Turner’a: Azzedine Alaïa’nın modası kadar unutulmaz ilham perileri.

Bazı tasarımcıların bir silüeti vardır, bazılarının bir rengi, bazılarının ise bir dönemi. Azzedine Alaïa’nın ise kadınları vardı. Grace Jones’un neredeyse insanüstü bedeni, Naomi Campbell’ın yürüyüşü, Farida Khelfa’nın Parisli cool tavrı, Tina Turner’ın sahnedeki kontrol edilemez enerjisi… Alaïa’nın dünyasına giren kadınların hiçbiri birbirine benzemiyordu. Belki de tam olarak bu yüzden onları seviyordu. Alaïa, kadını tek bir kalıba sokmaya çalışmadı aksine kıyafetlerini, karşısındaki kadının bedenini okuyarak yarattı. Onun için beden, tasarımın sonunda içine girilen bir şey değil, tasarımın başladığı yerdi.

Bugün “bodycon” kelimesini moda sözlüğümüzün en sıradan ifadelerinden biri olarak kullanıyoruz fakat 1980’lerde Alaïa bedeni saran örgüler, fermuarlar, deri, jersey ve elastik kumaşlarla kadın silüetini yeniden ele aldığında bunun çok daha radikal bir karşılığı vardı. Metropolitan Museum of Art’ın da altını çizdiği gibi Alaïa, iki boyutlu kumaşı adeta bir heykeltıraşın taşı işlemesi gibi üç boyutlu bir forma dönüştürüyor; farklı gerilim noktaları kullanarak kıyafeti beden üzerinde şekillendiriyordu. Ona sonradan verilen “King of Cling” lakabının sebebi de buydu.

Aslında heykel benzetmesi tesadüf değil. 1935’te, Tunus’ta doğan Alaïa gençliğinde École des Beaux- Arts de Tunis’de heykel eğitimi aldı. Yıllar sonra bu dönemi anlatırken heykelin ona anatomiyi öğrettiğini söyleyecekti. Kız kardeşi Hafida sayesinde dikişle tanıştı, Tunus’ta terzilik yapmaya başladı ve 1956’da Paris’e geldi. Christian Dior’daki ilk işi sadece dört gün sürdü. Ardından Guy Laroche’un atölyesine girdi fakat gerçek eğitimini Paris sosyetesinin kadınlarını birebir giydirirken aldı. Louise de Vilmorin, Simone Zehrfuss, Cécile de Rothschild, Arletty ve hatta Greta Garbo gibi kadınlar, henüz Alaïa bir moda imparatorluğu kurmadan önce onun kadın bedenine dair gözünü eğitiyordu. Alaïa’nın kariyerini anlamak için tam da burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor: Onun “muse”ları hiçbir zaman sadece uzaktan hayran olduğu güzel kadınlar olmadı. Onlar çalışma arkadaşlarıydı.

Alaïa kıyafetleri manken üzerinde yaratıyor, düzeltiyor, tekrar kesiyor ve bazen aynı parça üzerinde aylarca çalışıyordu. Naomi Campbell, Farida Khelfa, Linda Spierings, Veronica Webb ve Stephanie Seymour ile yaptığı uzun prova seanslarından daha sonra özellikle özlemle söz edecekti. Bir başka deyişle bu kadınlar bitmiş kıyafetleri sergilemiyordu; kıyafetlerin doğuşuna tanıklık ediyor, hatta bedenleriyle o sürecin bir parçası oluyorlardı.

Naomi: Papa’nın kızı

Alaïa’nın kadınları arasında hiçbir ilişki Naomi Campbell ile kurduğu kadar mitolojik değildi. Campbell, Alaïa ile ilk tanıştığında henüz 16 yaşındaydı ve Paris’teki ilk çalışma günlerinden birini geçiriyordu. Parasının çalındığı bir gün başka bir model onu Alaïa’nın evindeki akşam yemeğine götürdü. Campbell yıllar sonra ilk dikkatini çeken şeyin, karşısındaki büyük tasarımcının mutfakta kendi yemeğini pişirip misafirlerine servis etmesi olduğunu anlatacaktı. Gecenin sonunda Alaïa ona bir elbise verdi. Sonrasında Campbell Paris’e her gelişinde onun yanında kalmaya başladı. Alaïa ona kendi odasını verdi, onu korudu, hatta dışarı çıkma saatlerine karışacak kadar gerçek bir baba figürüne dönüştü. Campbell’ın ona hayatının sonuna kadar “Papa” demesinin nedeni buydu.

Ama bu hikayeyi yalnızca moda dünyasının sevimli bir baba-kız anekdotu olarak okumak eksik kalır. Alaïa, Naomi Campbell’ın kariyerinin çok erken bir döneminde ona sadece bir ev değil, bir alan açtı. Campbell onun podyumunda yürüdü, kampanyalarında yer aldı ve Alaïa’nın kadın idealinin en güçlü bedenlerinden birine dönüştü. Alaïa’nın 2017’deki son haute couture defilesini açan ve kapatan kişinin yine Naomi olması, otuz yılı aşkın bu ilişkinin belki de en kusursuz finaliydi. Campbell daha sonra Alaïa’nın onu müzelere götürdüğünü, sanat, yemek ve kültür öğrettiğini anlatacaktı. Moda endüstrisinin çoğu zaman model ve tasarımcı arasındaki ilişkiyi birkaç dakikalık podyum yürüyüşüne indirgediği bir dünyada onlarınki neredeyse bir aile ilişkisiydi.

Belki de Alaïa’nın dünyasının en güzel yanı tam olarak buydu: Atölyenin kalbinde yalnızca dikiş masası değil, yemek masası da vardı.

Farida: Paris’in gece yarısından çıkıp gelen ilham perisi

Naomi Alaïa’nın kızıysa, Farida Khelfa onun en doğal suç ortaklarından biriydi. Cezayir kökenli Fransız model Farida Khelfa’nın yaşam öyküsü zaten başlı başına Paris modasının en güzel hikayelerinden biri. Les Bains Douches’un kapısında çalışırken dönemin sanatçıları, tasarımcıları ve gece hayatı figürleriyle tanışan Khelfa; Jean Paul Gaultier’den Thierry Mugler’a birçok tasarımcının dünyasına girdi. Alaïa ile ise 1983 yılında Jean-Paul Goude aracılığıyla tanıştı. Kısa süre sonra yalnızca Alaïa’nın modellerinden biri değil, çevresindeki en yakın insanlardan biri haline geldi. Daha sonra onun tasarım stüdyosunda da çalışacaktı.

Farida’nın Alaïa için taşıdığı önem sadece güzelliğinde değildi. Uzun boyu, güçlü yüz hatları ve neredeyse androjen denebilecek sertliği, Alaïa’nın son derece feminen kıyafetleriyle beklenmedik bir gerilim yaratıyordu. Alaïa’nın kadınları hiçbir zaman kırılgan olmak zorunda değildi. Onun elbiseleri beli sıkıştırıyor, kalçayı belirginleştiriyor ve vücudu ortaya çıkarıyordu ama ortaya çıkan kadın pasif bir arzu nesnesi gibi değil, kendi bedeninin kontrolünü elinde tutan biri gibi görünüyordu.

Khelfa yıllar sonra Alaïa’nın hayatını “bir peri masalına” benzetecekti: Tunus’tan Paris’e gelip kendine tamamen kendi kurallarıyla bir dünya yaratan küçük adamın hikayesi fakat aynı anlatımında Alaïa’nın sürekli çalıştığını da hatırlıyordu. Herkes etrafında konuşurken onun elleri çalışmaya devam ediyor, bir elbiseyi düzeltiyor, yeniden kesiyor, tekrar prova ediyordu. Farida bugün bile 1980’lerden kalma Alaïa parçalarını giymeye devam ettiğini söylüyor. Belki iyi tasarımın en basit tanımı da budur zaten; kırk yıl sonra hala gardıroptan çıkarıp giymek istemek.

Grace: Alaïa’nın süper kadını

Sırada Grace Jones var. Eğer Alaïa’nın kıyafetleri beden için yapılmış heykellerse, Grace Jones o heykeller için yaratılmış gibi görünüyordu. Keskin omuzları, güçlü kasları, kısa saçları ve dönemin kadınlık kodlarının hiçbirine uymayan güzelliğiyle Jones, 1980’lerin moda ve pop kültürüne adeta başka bir gezegenden gelmiş gibiydi. Alaïa, bu bedeni saklamaya çalışmadı tam tersine onu daha da görünür hale getirdi.

1985’te Fransız Kültür Bakanlığı’nın Fashion Oscars ödüllerinde Alaïa yılın tasarımcısı ve en iyi Fransız koleksiyonu ödüllerini alırken yanında Grace Jones vardı. Jones onun meşhur vücudu saran “bandage” elbiselerinden birini giyiyordu. Aynı yıl Alaïa, A View to a Kill filminde Jones’un canlandırdığı May Day karakterinin kostümlerini hazırladı. Filmde görülen kapüşonlu pembe elbise ise Alaïa- Jones birlikteliğinin en kalıcı moda imgelerinden birine dönüştü.

Grace Jones sayesinde Alaïa’nın kadın anlayışındaki önemli bir şey de daha net görünüyordu; seksilik onun için narinlikle eş anlamlı değildi. Kadın bedeni kaslı olabilir, uzun olabilir, sert olabilir hatta tehditkar olabilir ve yine de son derece ‘sensual’ olabilirdi. Alaïa’nın feminenliği, kadını küçülterek değil, varlığını büyüterek çalışıyordu.

Tina, Stephanie, Veronica ve diğerleri

Alaïa’nın dünyası elbette bu üç kadınla sınırlı değildi. Tina Turner ile 1986’da yakın bir dostluk kurdu ve Turner için özel sahne kostümleri tasarladı. Tina’nın sahnedeki o inanılmaz fiziksel enerjisi Alaïa’nın tasarım anlayışıyla kusursuz şekilde örtüşüyordu: Kıyafet bedeni hapsetmemeli, onunla birlikte hareket etmeliydi.

Stephanie Seymour, Tatjana Patitz, Christy Turlington, Yasmin Le Bon, Cindy Crawford, Veronica Webb, Linda Evangelista, Linda Spierings… 1980’ler ve 90’ların süpermodel çağının neredeyse tüm önemli yüzleri bir noktada Alaïa’nın podyumundan geçti. Fondation Azzedine Alaïa, Naomi Campbell ve Farida Khelfa’nın yanı sıra Stephanie Seymour, Tatjana Patitz, Cindy Crawford ve Veronica Webb’in kariyerlerinin gelişmesinde de tasarımcının önemli rol oynadığını özellikle vurguluyor.

Üstelik modeller Alaïa için yalnızca para karşılığında çalışan isimler değildi. Eski modellerinin anlattığına göre markanın henüz büyük bütçeleri olmadığı dönemlerde bazıları defile ücretlerini kıyafet olarak alıyor, hatta Alaïa’nın defilesinde yürüyebilmek için başka ücretli işleri iptal ediyordu. Rue de Bellechasse’daki küçücük atölyede bir günde birkaç kez defile yapılıyor, sonrasında herkes yine aynı sofranın etrafında toplanıyordu.

Tam da bu nedenle Alaïa’nın muse’larından söz ederken “ilham perisi” ifadesi biraz yetersiz kalıyor. Çünkü bir muse genellikle uzaktan gözlemlenir. Alaïa’nın kadınları ise onun mutfağındaydı. Prova odasındaydı. Atölyesinde saatlerce ayakta bekliyordu. Onunla kavga ediyor, yemek yiyor, seyahat ediyor, büyüyorlardı ve Alaïa onları izliyordu. Belki belin birkaç santimetre daha yukarıda görünmesi gerektiğini, belki eteğin yürürken farklı hareket etmesini ve belki bir fermuarın beden üzerinde başka bir yere taşınmasını onların üzerinde fark ediyordu. Bu yüzden bir Alaïa elbisesine baktığımızda sadece tasarımcının elini değil, onu giyen kadının bedenini de görüyoruz.

Kadınların şekillendirdiği bir tasarımcı

Alaïa moda takvimine de hiçbir zaman tam anlamıyla boyun eğmedi. 1988’den itibaren koleksiyonlarını Paris Moda Haftası’nın zorunlu temposuna göre sunmak yerine hazır olduğunda göstermeyi tercih etti. “Bir stilist yaratım makinesi değildir” diyerek endüstrinin sürekli yeni ürün talebine karşı kendi ritmini savundu. Belki de bu bağımsızlık, kadınlarla kurduğu ilişkinin de anahtarıydı.

Moda ona sezon kadınının nasıl görünmesi gerektiğini söylemiyordu. Karşısında duran kadın söylüyordu. Naomi’nin yürüyüşü, Farida’nın uzun silüeti, Grace’in vücüdu, Tina’nın hareketleri… Hepsi Alaïa’nın moda diline başka bir kelime ekledi. Bu nedenle Alaïa’nın arşivine bakarken sadece otuz ya da kırk yıllık kıyafetlere bakmıyoruz. Bir tasarımcının hayatından geçmiş kadınların portrelerini görüyoruz.

2017’de, Azzedine Alaïa öldüğünde geride bıraktığı şey yalnızca olağanüstü bir moda arşivi değildi. Geride bir aile bıraktı ve belki de Alaïa’nın kadınlarıyla arasındaki bağı en iyi anlatan şey bir defile, bir elbise ya da bir fotoğraf değil; yıllar boyu birçok modelin ona aynı isimle seslenmiş olmasıydı: Papa.

Alaïa muse’ları için “ilham perisi” ifadesi yetersiz kalıyor. Bir muse genellikle uzaktan gözlemlenir. Alaïa’nın kadınları ise onun mutfağındaydı.

Fotoğraflar: Getty Images Türkiye

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.