Elinizde tuttuğunuz dergi, Marie Claire Türkiye’nin 450. sayısı. Ben de doğal olarak yazıyı hazırlarken arşivi açtım, 38 yılın sayfalarını çevirdim ve bazı kapaklarda fazlasıyla duruverdim çünkü üzerlerinde var olanları yakın zamanda raflarda görebilir miyiz, inanın bilmiyorum.
Arşivdesiniz, birkaç forma çeviriyorsunuz ve karşınıza Yasmin Le Bon çıkıyor: Üstsüz, beyaz pantolonuyla güneşin altında, hasır koltuğa yaslanmış. Manşetlerden biri ‘İranlı kadınlar diyor ki…’ olarak konmuş; bir diğeri ‘Deniz Arcak MTV’ye nasıl çıktı?’ diye soruyor; sayfanın en altına ise küçük bir not iliştirilmiş: ‘Atatürk rozeti, dergimizle birlikte hediye.’ Bir süpermodelin yasa dışı sayılmayan meme uçları, İran’daki kadınların sesi ve okura hediye Mustafa Kemal rozeti aynı kapakta duruyordu ve belki de hiçbiri kimseye o kadar da garip gelmiyordu çünkü 1990’ların Türkiye’si, liberal sekülerliğin gündelik hayatın içine yerleşebildiği bir yerdi. Marie Claire Türkiye de o iklimin ortasından yayın yapıyor ve kültürü şekillendiriyordu aslında.
En başa dönelim: 1988’de yayına başladığında, ülkede lisanslı uluslararası dergi diye bir kavram yoktu. ‘Modayla ilişikli basılı yayın’ dendiğinde akla gelen başlıklardan hiçbiri, daha memlekete gelmemişti. Marie Claire ise, Fransa’dan çıkıp İngiltere ve Yunanistan’la aynı yıl Türkiye’ye ulaşan bir yayıncılık hareketinin parçasıydı ve bu hareket daha çok gazetecilik eylemi olarak ilerliyordu. Dergi, 1937’deki kuruluşundan beri kendini ‘ciddi ve provokatif gazetecilik’ yapan ‘bir kadın yayını’ olarak tanımlamıştı; moda onun araçlarından biriydi. Tipik indirgemeci şekilde ‘moda dergisi’ diye özetlenecekse, zira, şunu sormak doğal gelirdi: Sadece modayla ilgilenen bir dergi, Türkiye’de bugün ana akımda kimsenin tartışmaya cesaret edemediği şeyleri kapağına taşıyabilir miydi? Veya toplumsal cinsiyet algılarıyla aynı yere dümen kırar ve sadece satışlarına bakmaz mıydı?
İç sayfalara girince bunu daha da derinden anlıyorum. ‘Orgazma ulaşmış gibi yapanlar’ başlığı altında on dört yaşında evlendirilmiş bir kadından, otuz beş yaşında bekar bir kadına kadar farklı hayatlardan kadınlar cinsel deneyimlerini, hayal kırıklıklarını, keşiflerini kendi ağızlarından aktarıyor. ‘Kocamı arzulamıyorum’ dosyasında evlilik içi arzunun neden tükendiği tartışılıyor. Bir Candan Erçetin röportajının öne çıkan cümlesi şu: ‘Sperm bankasından çocuk sahibi olmayı düşünüyorum. Kimden olduğu önemli değil.’ Yani kadınların bedenlerini, arzularını, üreme tercihlerini kendi sözleriyle ifade edebildiği sayfalardı bunlar ve bu ton, otuz sekiz yıl boyunca değişmemişti.

Mart ayına ait bir kapağı açıyorsunuz, manşet gözlerinizi karşılıyor: ‘İslamcılar gelirse kadın ne olur?’ İçeride tam bir dosya var. Üniversitelerde türban tartışması fotoğraflarla belgelenmiş, kadının kamusal alandaki görünürlüğü sorgulanıyor, Marmara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi hocalarının yorumları alınmış, Sibel Eraslan’ın perspektifi aktarılmış. Refah Partisi’nin yükseldiği yıllardan bahsediyoruz, bu arada. Birkaç sayfa ilerde Emine Uşaklıgil var: Büyükannesi Nazime Nadi, Cumhuriyet gazetesini kuran Yunus Nadi’nin eşi. Uşaklıgil, Babıali’nin ‘ilk kadın patronu’ olarak gazetenin yönetim koltuğuna oturmuş, süreçte neler yaşadığını anlatıyor. Başka bir kapakta ‘Cumhurbaşkanı adaylarını açıklıyoruz’ yazıyor ve okura adaylar fotoğraflarıyla tanıtılıyor. Altı kadından bahsediliyor; aralarında Oya Eczacıbaşı, Leyla Navaro, piyanist Gülsin Onay var, ‘Kadınlar… 90’lı yıllar…’ başlığı altında yuvarlak masaya oturmuş, Türkiye’nin geleceğini tartışıyorlar. Hepsinin ortak talebi aynı; laik düzen, eşit eğitim, barışçı bir dünya politikası.
‘Bu editöryal çizgiyi kuranlar kimdi?’ diye sorarsanız, elbette arşivde iki isimden fazlasına rastladım ama bir ikiliyle devam edeceğim: Ocak 1990 künyesinde, derginin henüz ikinci yılında, Moda başlığının yanında bir isim var, Fatoş Yalın. Daha geç tarihli bir başka künyede Gülen Samanlı genel yayın yönetmeni olmuş, Fatoş Yalın hala moda bölümünde ancak bu sefer künyeye bir isim daha eklenmiş: Tamer Yılmaz. Fatoş Yalın, Türkiye’nin ilk Moda Editörü olarak geçiyor. Bu ünvan ondan önce hiçbir derginin künyesinde yokmuş zira. 1989’da Marie Claire Türkiye’nin ilk sayısını heyecanla alıp okumuş, üç ay sonra dergiden telefon gelmiş. İlk yıllarda bilgisayar bile yokmuş; sayfaları çizip duvarlarda agrandisörlerle büyütüp küçülterek tasarlıyorlarmış. Bütçe kısıtlı, prodüksiyon neredeyse sıfır ama Yalın’ın bu kısıtlılıkla başa çıkma biçimi, sponsor destekleriyle dünyanın dört bir yanında çekim organize etmek olmuş. En lüks oteller, ekibi kapıda karşılıyor, adlarına partiler düzenleniyor. “Sektördeki herkes inanılmaz heyecan doluydu ve çok fazla keşif alanımız vardı” diyor bir röportajında.
Tamer Yılmaz ise Türkiye’de mesleğini Moda Fotoğrafçılığı olarak tanımlayan ilk fotoğrafçı. Ondan önce Nurhan Artar, Turgut Salgar, Moris Maçoro gibi isimler vardı ama hepsi portreden manzaraya, reklamdan habere her alandan çekim yapıyordu. Tamer Yılmaz, 1989’da bir karar verdi; artık sadece moda çekecekti. İlk editoryal çekimini model Biricik Suden’le yaptı, portfolyosunun tamamı Marie Claire Türkiye dergisiydi. Yıllar sonra verdiği bir röportajında, Türkiye’deki moda fotoğrafçılığının gerçek anlamda başlangıç noktasını derginin 1988’deki lansmanına bağlıyor. O zamana kadar yerli dergiler vardı ama Marie Claire’le birlikte modayı gerçekten öğrenmeye başladıklarını anlatıyor. Fatoş’la birlikte çıktıkları çekimlerin atmosferini tarif ederken, Saint-Tropez’de Giorgio Armani ve George Michael’la aynı otelde kaldıkları geceleri hatırlıyor: “Sadece fotoğraf çekmiyorduk, hayatın içindeydik. Bambaşka bir dönemdi.”
Arşivdeki moda sayfaları da bu anlatılanları doğruluyor. ‘Bir gün, bir moda çekiminde…’ başlıklı bir dosyada Aldo Fallai’nin Milano stüdyosuna giriyorsunuz: Sabah 8.30’da başlayan bir Armani çekiminin günlük kesiti adım adım aktarılıyor, stilist Drory saçları topluyor, makyözler Laetitia, Kim ve Sergio rolleri paylaşıyor, fotoğrafçı Fallai ışığı ayarlıyor. Aynı dosya ‘moda iki heceli bir sözcük’ diye açılıp ardından onun ne kadar stresli, pahalı ve endüstriyel bir süreç olduğunu anlatıyor, yani okura modanın vitrin değil bir üretim mekanizması olduğunu gösteriyor. Bir başka kapakta ‘Moda: Savarona’nın seyir defteri’ yazıyor, Mustafa Kemal’in yatında moda çekimi yapılmış.

Arşive dalmaya devam edince bir noktada Tarkan’ın yüzü çıkıyor karşınıza: Ağustos kapağında, ‘Şimdi Tarkan’la buluşma zamanı…’ İçeride siyah-beyaz portresinde, “En büyük hayalim, tüm dünyanın şarkılarımı dinlemesi…” yazıyor. Tarkan’ı bugünden düşünün: Kuir ikonografinin, sınır tanımayan performansın, Türkiye’nin dünyaya en çok ihraç ettiği pop kültür figürünün ta kendisi. O kapağın yapıldığı yıllarda henüz Şımarık albümü çıkmamış bile ama Marie Claire Türkiye, sanıyorum o kadar sayfa ayırdığından belli olacak, zaten onun ne olacağını öngörmüş. Birkaç sayfa ötede Ajda Pekkan, altın kedi maskesiyle bir başka kapaktan bakıyor, “Şimdi kimler seksi?” diye soran bir başka ses var. İki kuşak, iki yıldız dili, aynı arşiv: Yayın, pop kültürü haberleştirmekle birlikte, onu yakından da okuyordu.
Bu arada yine aynı sayfalarda Robert De Niro, Tribeca Festivali’ni ve bağımsız sinemayı anlatıyor, Yıldız Kenter’le Ayşe Çubukçu’nun yaptığı dört sayfalık söyleşide tiyatronun diva’sı hem sahne üzerinde hem sahne dışında görünüyor. Bir de hiç eksilmeyen kitap sayfaları dikkatimi çekiyor. García Márquez, Hannah Arendt ve Heidegger’in ilişkisi üzerine bir kitap, Marguerite Yourcenar’dan. Bir sayıda Don Quijote’nin Türkçeye ilk kez tam metin çevirisinin girişi yayınlanmış. Bense o kitaba giriş paragraflarını kim yazdı biliyorum: Jale Parla. Boğaziçi ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nde Karşılaştırmalı Edebiyat kürsüsünün en önemli isimlerinden biri olmakla birlikte, Don Kişot üzerine yazdığı kitap, Türkiye’de roman teorisinin temel taşlarından biri oldu. Normatif anlamda düşük kültürle ilişkilendirilen bir kadın dergisinin kitap sayfasında onun imzasını görmek, derginin okuruna ve zamanına duyduğu güveni kanıtlıyor benim için. Aynı kitap sayfasının bir köşesinde, Kürt ressamlar üzerine bir yazı var, yanında Dağdakiler adlı belgesel kitabın incelemesi, vitrinde ise Nabokov. Bu genişlikte bir yelpaze tek bir okura sunuluyor, diye düşünüyorum, demek ki okur da bunu talep edebiliyordu.

Arşivin bir başka kapağına dönüyorum: Güner ve Süher Pekinel yan yana, Türkiye’nin en tanınmış klasik müzik ikilisi. Kapağa piyanist koymak bile kendi başına bir tercih ama asıl dikkat çeken yer manşetler: ‘AIDS, Bergen, Mustafa Denizli ve Sappho’dan beri lezbiyenler’ yazısı. Aralık 1996’dayız, 29 yıl önce. AIDS, o yıllarda küresel bir epidemiydi, tedavisi yoktu, stigması korkunçtu. Bergen’in hikayesi ise Türkiye’nin kadına şiddet gerçeğinin en görünür yaralarından biriydi. Ve Ayşegül Sönmezay imzasıyla üç sayfalık bir dosyada, Sappho’dan yirminci yüzyıla uzanan bir lezbiyen tarihi anlatılıyordu. Diyeceğim şu: 450. sayının Haziran’a denk gelmesi, yani tam Onur Ayı’na, rastgele bir tesadüften fazlası gibi durmuyor mu sizce de?
Otuz sekiz yıllık bu arşivi çevirirken bazı konuların bugün hala ne kadar güncel olduğunu görmek tuhaf bir his veriyor. Bugünlerde ‘İslamcılar gelirse kadın ne olur?’ sorusunu sormaya ihtiyaç duymuyorum, cevap zaten belli. Kadın cinselliği hala tabu. Kuir görünürlük belki yıllar önceden daha katılaşmış bir mücadele. Ama bu sayfalar aynı zamanda kültür ve sanatla bu kadar iç içe geçmiş bir yayıncılık geleneğinin varlığını da hatırlatıyor: Venedik Karnavalı’nın Commedia dell’Arte geleneğini anlayan gezi dosyaları, Belçika’da bir çiftlik evinin restorasyon hikayesi, İstanbul’un gece hayatını haritalayan rehberler… İnsan, sonsuz tıklanmalar ve dikkat ekonomisinin geldiği haliyle, bir geleneğin parçası olduğu sayfaların bu doluluğunu görünce bir arşive hayranlık duymadan edemiyor.
450 kapaktan sonra bir sürü dosya kutusu, ağırlıklı olarak kadın+’ların emeklerinin somut baskılarına bakmak, Marie Claire Türkiye dergisinin ne olduğuna bakmak kadar, Türkiye’deki kadının ne olmak istediğine bakmak anlamına da geliyor. AIDS epidemisinin gerçekliğiyle yüzleşen, kendi cinselliğinin tabularını yıkan, siyasi islamın kadın üzerindeki etkisini sorgulayan, Arendt’i okuyan, Kenter’i her anlamda dinleyen, Tarkan’ın henüz kimsenin görmediği geleceğini sezen ve evet, aynı zamanda o sezonun en güzel ceketini de giymek isteyen bir kadından bahsediyoruz. O kadın+’lar da buradaydı, şanslıysak hala okuyorlar; basılı medyanın geri dönüşüne inanıyor ve zaten bu 450. sayıyı da elinize aldıysanız, o okur muhtemelen sizsiniz. Hoş gelmiştiniz ve tekrar, hoş geldiniz.