Röportaj

Roger Ballen

Roger Ballen

Roger Ballen’ın fotoğraflarında tanıdık nesneler, alışılmadık ilişkiler içinde karşımıza çıkar. Bir oyuncak, duvardaki bir çizim ya da bir odanın köşesi, bildiğimiz anlamlarından uzaklaşır. Gördüklerimizi tanırız ama neye baktığımızdan her zaman emin olamayız. Ballen ile nesnelerin geçmişini, görüntülerin psikolojik etkisini ve izleyicinin bu dünyadaki yerini konuştuk.

1. İnsan yüzünün bir fotoğraftaki diğer unsurları gölgede bırakabildiğini belirtmiştiniz. Yüz kadrajdan çıktığında insanın varlığı da daha az baskın hale mi geliyor, yoksa izleyiciler nesnelerde ve hayvanlarda kendilerinden bir yansıma aramaya devam mı ediyor?

Evet, sanırım yüz ortadan kaybolsa bile insanın varlığının fotoğrafın her yerine nüfuz etmeye devam ettiği söylenebilir. İnsanların eylemlerinden ya da bir zamanlar orada bulunmuş olmalarından geriye kalan izler vardır: duvarlardaki çizimler, aşınmış yüzeyler ve bir kenara atılmış nesneler.

Ancak daha da önemlisi, bu sahneler kendi ruhsal dünyamıza ya da bilinçdışımıza açılan geçitlere dönüşür. Bunun nedeni, tam olarak tanımlayamasak da duygusal açıdan tanıdık gelen bir şeyle karşılaşmamızdır. Bu sahnelerdeki parçalı ve mantık dışı ilişkiler, korkuların, arzuların ve anıların rüyalarda ortaya çıkış biçimine benzer. Böylece kendimizi görsel bir benzerlikten çok, bir duygu aracılığıyla tanırız. Örneğin hayvanlar, çoğu zaman kendimizi uzak tuttuğumuz içgüdüsel yaşamla temas kurmamızı sağlayabilir; nesneler ise terk edilmişliği, bağlılığı ya da ölümlülüğü çağrıştırabilir.

Yüzün baskın olmadığı bir durumda, mekanın tamamı insanlık durumunun bir ifadesine dönüşebilir: kırılganlığımızın, çelişkili dürtülerimizin ve bütünüyle kavrayamadığımız bir varoluşa düzen getirme çabalarımızın.

2. Çalışmalarınızda bitpazarlarından topladığınız nesnelere de yer veriyorsunuz. Bu nesnelerin önceki yaşamlarından taşıdıkları izler sizin için ne kadar önemli? Geçmişleriyle fotoğraflarınızda kazandıkları yeni anlamlar arasındaki ilişkiye nasıl yaklaşıyorsunuz?

Bir yaşamı olmuş gibi görünen nesneleri seviyorum. Bitpazarında bir şey buluyorsunuz; belki kırık bir oyuncak ya da yıpranmış bir mobilya. O nesnede dikkatinizi çeken bir şey oluyor. Nereden geldiğini ya da kime ait olduğunu mutlaka bilmem gerekmiyor. Çoğu zaman çekiciliğinin bir parçası da bu. Çizikler, hasarlar ve zaman içinde eskime biçimleri, tam olarak ne yaşandığını anlatmadan bir geçmişe işaret ediyor.

O nesneyle çalışmaya başladığımda başka olasılıklar ortaya çıkıyor. Onu bir çizimin ya da bir hayvanın yanına yerleştirebilirim ve bir anda hiç öngörmediğim bir karakter kazanabilir. Oldukça sezgisel çalışıyorum, dolayısıyla nesnenin rolü bu karşılaşmalar aracılığıyla gelişiyor. Geçmişi, aşınmış yüzeylerinde ve tanıdık biçiminde hala mevcut, ancak onu farklı bir şekilde deneyimlemeye başlıyorsunuz. Belki ne olduğunu tanıyorsunuz ama aynı zamanda tam olarak neye baktığınızdan artık o kadar emin olamıyorsunuz. Bu belirsizlik, anıların, korkuların ve çağrışımların devreye girmesine olanak tanıyor. Nesne, anlamı başlangıçtaki kullanımının ya da bir zamanlar ona sahip olan kişinin yaşamının ötesine uzanan psikolojik bir dünyanın parçası haline geliyor.

3. Spirits and Spaces serisinde renk, uzun zamandır çalışmalarınızla özdeşleşen siyah-beyaz dünyaya yeni bir katman ekliyor. Renk, izleyicinin bu dünyayla arasındaki mesafe hissini nasıl etkiliyor? Tanıdık bir nesneyi daha gerçek ya da daha yabancı hissettirebilir mi?

Bence renk her ikisini de yapabilir. Dünyayı renkli deneyimliyoruz, dolayısıyla renk bir nesneyi anında tanıdık, neredeyse dokunulabilir hissettirebilir. Bir oyuncağın solmuş rengini ya da çocukluğunuzdan hatırladığınız belirli bir duvar kağıdı tonunu tanıyabilirsiniz. Bu tanıma hissi, henüz neye baktığınızı tam olarak anlamadan sizi fotoğrafın içine çekebilir.

Ancak renk, bu tanıdıklık hissini sarsabilir de. Bir nesnenin renginin ışıkla ve çevresindeki diğer renklerle etkileşimi, ona tuhaf bir varlık kazandırabilir. Sıradan bir şey, sanki bir rüyaya aitmiş gibi hissettirmeye başlar. Onu tanırsınız ama atmosfer, bu tanıma hissini sorgulamanıza neden olur.

Siyah-beyaz zaten gündelik görünümlerle aramızda belirli bir mesafe yaratır. Spirits and Spaces‘te renk, sizi bu görünümlere yaklaştırırken psikolojik deneyimi daha da anlaşılması güç hale getirebilir. Bir rengin, nedenini açıklayamadan önce sizi nasıl etkileyebildiğiyle ilgileniyorum. Renk, zihnin kelimelerle kolayca ulaşılamayan bölgelerine erişmenin bir başka yoluna dönüşüyor.

4. Call of the Void gibi enstalasyonlarda izleyiciler fotoğraflarınızın dünyasına fiziksel olarak girebiliyor. Bir fotoğrafta bakış açısını kadrajınız aracılığıyla siz belirlersiniz; bir enstalasyonda ise izleyiciler kendi bakış noktalarını seçebilir. Bu değişim, izleyiciyle kurduğunuz ilişkiyi nasıl etkiliyor?

Bir fotoğrafta kadrajın tam olarak nerede başlayıp nerede biteceğine ve unsurların belirli bir bakış açısından birbirleriyle nasıl ilişki kuracağına ben karar veririm. Kadrajlama, fotoğrafçılığın temel bir parçasıdır: görüntüye neyin dahil edileceğini ve neyin dışında bırakılacağını seçmek. Bir enstalasyonda ise mekanı ben yaratmış olsam da izleyicinin o mekan içindeki hareketi, deneyimlediği şeyi şekillendirir.

Çünkü bir odaya bakmakla onun içinde durmak arasında fark vardır. Kendi bedeniniz, mekanı ölçmenin bir aracına dönüşür. Duvarların ne kadar yakın olduğunu, bir nesnenin üzerinizde nasıl baskın bir etki yarattığını ya da bir köşenin ardında nelerin gizli kaldığını hissedersiniz.Psikolojik atmosfer, fiziksel ve bedensel bir deneyime dönüşür.

Belki de enstalasyonlarda bazı açılardan daha az kontrole sahibim. Sanırım nesnelerin, ışığın ve mekanın düzenlenişi aracılığıyla bu karşılaşmaya hala yön veriyorum, ancak izleyicinin keşfetmek için daha fazla özgürlüğü var. Kendi merakını, tereddütlerini ve çağrışımlarını esere taşıyor. Bu anlamda izleyici, daha önce dışarıdan gözlemlediği dünyanın artık bir katılımcısına dönüşmüş oluyor.

5. Diğer sanatçıların fotoğraflarına bakış biçiminiz yıllar içinde nasıl değişti? Bugün dikkatinizi çeken, geçmişte belki de fark etmeyeceğiniz şeyler neler?

Yıllar içinde biçimin nasıl anlam yarattığına karşı giderek daha duyarlı hale geldim. Bir çizgi, bir gölge ya da iki nesne arasındaki mesafe, muazzam bir psikolojik ağırlık taşıyabilir. Bu ilişkiler, siz onları bilinçli olarak anlamadan önce sizi etkileyebilir. Artık bir fotoğrafta tanımlayabildiğim şeyle ona bakarken gerçekte deneyimlediğim şey arasındaki farka daha fazla dikkat ediyorum.

Ayrıca açıklamaya direnen görüntülere giderek daha fazla ilgi duyuyorum. Kadrajdaki her şeyi tanıyabilirsiniz ama yine de bir şeyin kavrayışınızın ötesinde kaldığını hissedebilirsiniz. Yaşlandıkça bunun hayatta olma deneyimine daha yakın olduğunu düşünüyorum. Yaşamlarımızı varoluşu anlamlandırmaya çalışarak geçiriyoruz, ancak pek çok şey çözümlenmeden kalıyor. Beni bu gizemle tekrar tekrar buluşturan bir fotoğraf, dönüp yeniden bakmak istediğim fotoğraftır.

Fotoğraflar: @marguerite.rossouw, @rogerballen

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.