Kusursuzluğun bir statü değil, bir alarm hissi yarattığı bu dijital çağda insanlar bilerek bulanık fotoğraflara, yazım hatalarına ve 2016’dan kalma kötü açılı selfielere geri dönüyor. Çünkü pürüzsüz olan artık güven vermiyor, hiçbir şey hissettirmiyor.
Bir süredir sosyal medyada tuhaf bir kayma var. Uzun yıllar boyunca kusursuzluk yani düzgün yüzler, temiz cümleler ve doğru açı arzulanan bir şeydi. Bir tür dijital başarı göstergesi gibiydi. Ama şimdi aynı kusursuzluk, nedense içimize hafif bir huzursuzluk bırakıyor. Her şey fazla yerli yerinde. Fazla düzgün. Fazla cansız.
Yapay zeka filtreleriyle parlatılmış yüzler, hatasız metinler, algoritmalar tarafından “en iyi versiyon” diye önümüze bırakılan içerikler çoğaldıkça, onlarla duygusal bir bağ kurmak zorlaşıyor. Çünkü sanat ya da daha basit söyleyelim, duyguları olan bir insan tarafından önümüze sürülen her medya kusursuz olduğu için değil, bize bir şey hissettirdiği için anlamlı. Bir program tarafından kusursuzca üretilmiş içerikler ise çoğu zaman sadece tüketilip geçilen bir gürültüye dönüşüyor. İz bırakmadan kayboluyor.
Tam da burada anti-AI estetik devreye giriyor. Ama bu, yalnızca “AI kullanmamak” gibi teknik bir mesele değil. Daha çok, bilerek düşük çözünürlüklü fotoğrafları paylaşmakla, patlayan flaşı saklamamakla, yazım yanlışlarını düzeltmemekle ilgili bir tavır.
Aslında kusura duyulan bu özlem yeni değil. Bir şey ne kadar tekrar edilebilir, ne kadar mekanik ve tahmin edilebilir hale gelirse, ona yüklediğimiz duygusal değer de o kadar azalıyor. Psikolojide buna aşinalık etkisi deniyor: Alışılmış güzellikleri yok saydığımız gibi, fazla gördüğümüz şey, bizi etkilemeyi bırakıyor. Ve belki de tam olarak bu yüzden, bugün insanlar planlanmamış olanı, kontrolsüz olanı, hatta biraz rahatsız edici olanı arıyor.
Kusurlar, insan varlığının kanıtları gibi çalışıyor. Titreyen bir kamera, cümle ortasında dağılan bir düşünce, estetik olarak “yanlış” duran bir kombin… Bunların hepsi izleyiciye bunu yapan insanın yorulabilir. Hata yapabilir. Fikrini değiştirebilir biri olduğunu hatırlatıyor. Ve işte tam bu noktada 2016 nostaljisi devreye giriyor.
2026’ya gelmişken insanların hala 2016’dan fotoğraflar paylaşması, ilk bakışta basit bir eski Instagram filtresi sevgisi gibi durabilir. Ama mesele bundan daha derin. 2016, bugün geriye dönüp baktığımızda; algoritmaların henüz kimliğimizi bu kadar şekillendirmediği, içerik üretmenin bir performans değil, daha çok bir iç dökme hali olduğu bir dönem gibi hatırlanıyor. Kimse feed uyumunu düşünmüyor. Kimse bir “persona” inşa etmeye çalışmıyor.
Bugün yetişkin hayatların ortasında; sorumluluklar, kaygılar ve sürekli kendini optimize etme baskısıyla boğulmuşken, insanların 2016’dan kalm anlamsız gibi görünen fotoğrafları paylaşması bir kaçış değil aslında. Bir hatırlama hali. Yapay zekanın geleceğe dair vaat ettiği o pürüzsüzlük karşısında, insanlar geçmişin kusurlarına tutunuyor. Çünkü o kusurlar, henüz “optimize” edilmemiş bir benliğin kanıtı. Anti-AI estetik belki de tam olarak bu yüzden bu kadar güçlü bir karşılık buluyor. Çünkü kusursuz olan şey insana hiçbir şey hissettirmiyor.