GÜZELLİK

Az koruyucu, çok etki: Ringana’nın Styria’sında üç gün

Az koruyucu, çok etki: Ringana’nın Styria’sında üç gün

Ben rafında yarım kalmış serum biriktiren türden bir insanım; alırım, birkaç gün kullanırım, unuturum, aylar sonra elime geçince bir tuhaflık yoksa ‘Demek hala iyi’ deyip devam ederim. Tam da bu yüzden güzellik editörleriyle daha çok vakit geçirmeye başladım! Ringana’nın Styria’daki kampüsünde öğrendim ki bu benim özensizliğim değilmiş, o kremler zaten hiç bozulmayacak şekilde tasarlanıyormuş. Çünkü bu marka tam tersini savunuyor: kozmetik de yiyecek gibi olmalı, bozulabilmeli, son kullanma tarihi taşımalı, zira bozulabilen bir şey hala canlı demek.

Editör sırrıyla başlayayım: bir güzellik markasının basın gezisine giderken insanın içinde hep küçük bir şüphe olur, çünkü ‘doğal,’ ‘temiz,’ ‘saf’ gibi kelimelerin çoğu zaman pazarlamanın parlak ambalajı olduğunu bilecek kadar çok sunum dinlemişizdir. Ringana’nın Styria’daki kampüsüne de yarı meraklı yarı temkinli gittim, açıkçası üç günü havuz başında geçireceğimizi sanıyordum. Oysa bizi şezlonga değil sıraya oturttular; peş peşe atölyeler, laboratuvar turları, araştırmacıların anlattığı dersler. O derslerden birinde duyduğum tek bir cümle de kozmetiğe bakışımı baştan kurdu: kozmetik de tıpkı yiyeceğimiz gibi olmalı, yani bozulabilmeli. Bir kremin son kullanma tarihi taşıması bir kusur değil, hâlâ canlı olduğunun kanıtıymış.

Kozmetik neden yiyecek gibi olmalı?

İkinci günün ilk oturumu Why Freshness Matters‘la açıldı ve markanın bütün mantığı orada döküldü. Ringana’nın hikayesi zaten bir mutfak kazasıyla başlıyor: kurucular Ulla Wannemacher ve Andreas Wilfinger, 1996’da oğullarının kreşten getirdiği diş macununun içindekilerini okuyunca (triklosan gibi, günlük kullanılan ama pek de iç açıcı olmayan maddeler) Avusturya’nın ilk taze kozmetik şirketini kuruyorlar. Fikir basit ama radikal: bir ürün ne kadar uzun raf ömrü isterse o kadar çok koruyucuya, stabilizatöre, silikona muhtaç oluyor. Anlatılana göre marketteki sıradan bir kremin kütlesinin yüzde yirmisiyle kırkı arası bu ‘dayanıklılık,’ malzemelerine gidiyor, çünkü ürünün otuz aydan fazla dayanması gerekiyor. Ringana ise o alanı boşaltıp yerine narin, çabuk bozulan ama asıl işi yapan aktifleri koyuyor; ‘freshness means less, freshness means more’ diyorlar, yani az koruyucu, çok etki.

Araştırma başkanı Elisabeth Wurzer’ın yürüttüğü Araştırma Merkezi turunda en sevdiğim ayrıntı bir renk oldu: Q10 aslında sarıdır, yani bir üründe onu görebiliyorsan içinde gerçekten vardır. Yıllardır rengi olmayan, kokusuyla satılan kremlere alışmış biri için bu küçük sarılık neredeyse bir dürüstlük belgesi gibiydi. Ekibin üç kuralı da bunun üstüne kurulu: çalışılmış olması (studies), birbirini çoğaltan bileşimler (synergies) ve miktarın belgelenmesi (standardization). Bir de en şiirseli, ekstremolitler dedikleri şey: dört beş bin metrede, stres altında yetişen deniz topalağı, hayatta kalmak için daha çok koruyucu bileşen üretiyormuş. Yani en zorlu koşulda yetişen bitki en güçlü yağı veriyor; büyümenin de biraz böyle olduğunu düşünmeden edemedim.

Cam bir fabrika ve bir sürdürülebilirlik dersi

Kampüsün kendisi de bu şeffaflık iddiasını mimarisi üzerinden sembolleştiriyor. St. Johann in der Haide’de, cephesine marka adının işlendiği beyaz çıtalı bir yapı; üretim salonunun önü dört metrelik bir cam duvar, yani içeride ne olup bittiğini görebilesin diye kurulmuş bir ‘vitrin fabrika.’ Kurucu Ulla Wannemacher’la yaptığımız kampüs ve Masterhub turunda, üretimin küçük partiler halinde, nasıl bir sisteme sokularak yapıldığını gördük; bir serum sana ulaşana kadar depoda beklemiyor, üretimden birkaç gün sonra yola çıkıyor. Bir kozmetik markasının en büyük övüncünün ‘Hızlı bozuluyoruz!’ olması bana hala komik geliyor ama inanın, bu yeni dünya algısını daha çok sevmeye başladım.

Sürdürülebilirlik derin dalışında ise işin duygusal değil sistematik tarafını anlattılar; ‘Fresh Impact’ adını verdikleri strateji, etkiyi çiftçiden banyoya kadar (Scope 3 dedikleri o uzun zincir) ölçmeye çalışıyor, enerjinin neredeyse tamamı (yüzde 99,7) yenilenebilir, ilk mil taşımada elektrikli tır kullanıyorlar, kampüsün mutfağı bile vegan. Styria’nın en büyük güneş santrali çatıda, yağmuru tutan yeşil çatılar, meyve bahçeleri ve dışarıda bir yüzme göleti var. İnsan üç günlük bir gezi için gelip kendini bir sürdürülebilirlik dersinin ortasında buluyor ama kitaplar hiç sıkıcı değil; aksine, seni şımartmak yerine sana öğretmeyi seçmiş olmaları, markanın ‘Odak kokusunda değil, işinde’ tavrının ta kendisiydi.

Güzellik dersleri: Bir atölye ve longevity odağı

Güzellik uzmanları Anna Diem ve Ximena Rodriguez önce sezonun trendlerini, sonra da baştan sona bir cilt bakım rutinini uygulamalı gösterdiler. Temizlikten (çift temizlik) toniğe, oradan bir taban serumu artı tek bir konsantre ‘add’e, ardından nemlendirici ve güneş koruyucuya uzanan bir sıra; ama katalog gibi düşünmeyin, her adımın niçin orada olduğunu anlatarak ilerledik. Anna’nın bir cümlesi aklımda kaldı: ‘Önemli olan ürünün kokusu değil, cilde ne yaptığı.’ Bir güzellik markasının kendi ürününü kokusuyla değil işiyle savunması, benim editör olarak aradığım o dürüstlükle birebir örtüştü.

Longevity atölyesi ise beni hiç beklemediğim bir yerden yakaladı. Araştırma-geliştirme ekibinden Lisa-Maria Müllner ve Elisabeth Kerschhofer’ın anlattığına göre ömrümüzün ne kadar uzun olacağının yalnızca yüzde onuyla yirmisi genlerde, gerisi gündelik alışkanlıklarda saklıymış; yani hareket, bitki ağırlıklı beslenme, uyku, sosyal bağlar pek önemli. Yaşlanmayı hızlandıran o ‘zombi hücreler’ ve sinsi iltihaptan bahsederken sürekli tekrarladıkları cümle ‘Bu bir maraton, depar atmak pek işe yaramaz’ idi, yani sürdürülebilir küçük adımlarla ilerlemek gerekiyor, tek seferlik mucizelere karnımız yok. Cilde ürün sürerken bile telaşsız olmayı, ovalamak yerine lenf akışını destekleyecek şekilde yukarı doğru yavaşça yedirmeyi öğütlediler. Son zamanlarda kendi hayatında acelesini bırakmaya çalışan biri olarak, bir güzellik rutininin bana ‘Şimdi yavaşla,’ demesi tuhaf biçimde iyi geldi.

Bad Waltersdorf’ta sıfırlanmak

Bunca bilginin ardından akşamları kaldığımız Heilthermenresort Bad Waltersdorf tam da gereken şeydi. Styria’nın o volkanik topraklarından gelen termal sular, gün boyu not tutmaktan yorulmuş bir bedeni gerçekten gevşetiyor; sıcak suya girip çıkınca kaslar çözülüyor, uyku derinleşiyor, ertesi sabah insan daha hafif kalkıyor. Bir akşam otelde şef Patrick Sonnleitner’ın menüsüyle, bir akşam da tipik bir Styria ‘Buschenschank’ında, yani bağ evi tavernasında yedik; bölgenin o koyu yeşil, fındıksı kabak çekirdeği yağı neredeyse her tabaktaydı ve yöre içeceklerleriyle birlikte, bütün o laboratuvar diline tuhaf duyulacak ama pek de keyifli bir denge kurdu. Sürdürülebilirliği konuşup sonra toprağın kendi tadını yemek, o ‘çiftçiden banyoya’ zincirinin en lezzetli halkası gibiydi.

En çok ilgimi çeken beş ürün

Katalog gibi sıralamak istemedim çünkü bu ürünlerin her biri bende bir ana bağlandı.

Fresh Hydro Serum: Bütün rutinin taban serumu, çoklu hyalüronik asitle nem üstüne kurulu. Hafif, çabuk içine giren, üstüne istediğin ‘add’i katabildiğin sakin bir zemin; cildini yormaktan korkanlar için ideal bir başlangıç.

Fresh Glow (add): Serumun içine bir pompa kattığın, yüzde on beş C vitaminli, altın rengi bir konsantre. O sarımsı-altın rengi, atölyede anlatılan ‘Aktifi görebiliyorsan içinde vardır’ fikrinin görünür hali; sabahları cilde bıraktığı o hafif ışık da cabası.

Fresh Tinted Moisturiser SPF 30: Nem, hafif kapatıcılık ve mineral güneş korumasını tek adımda veren bir yaz kahramanı. Makyaj gibi durmuyor, daha çok ‘dinlenmiş cilt’ etkisi bırakıyor; yaz için tam kıvamında bir ton. Ben 2 numaralı olanı tercih ettim, çok bronzlaşacaksanız 3’e de bakmanızı tavsiye edebilirim.

Fresh Enzyme Mask (Illuminating): Papaya ve kivi enzimleriyle ölü hücreleri ovalamadan, kimyasal peeling’in sertliği olmadan çözen bir maske. İki dakikayla başlanıyor, sonrasında cilt hafif pembeleşip aydınlanıyor; en tembel akşamlarda bile insanı parlatan türden.

Fresh Overnight Face Treatment: Retinolden gelen o sarı rengiyle gecelik yenilenme adımı. Başta üç günde bir kullanılması öneriliyor, yani sabırlı olmayı da öğretiyor; ‘Marathon, not sprint’ fikrinin banyo rafındaki karşılığı sanki.

Dikkat: Bozulabiliyor, o yüzden canlı!

Üç günün sonunda aklımda kalan, hangi serumun ne yaptığından çok o ilk cümleydi: kozmetik de yiyecek gibi olmalı. Bir kremin son kullanma tarihi taşıması, tıpkı bir yazın ya da bir yaşın gibi, onu daha az değil daha değerli kılıyor; çünkü bozulabilen şey, bir yerde hala canlı demek. Beni oraya bir marka götürdü, evet, ama geri dönerken çantamda ürünlerden çok bu fikir vardı: hem tenime hem günlerime, dayanıklı olsun diye değil, taze kalsın diye bakmak.

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.