Azerbaycan’ın adı zaten ‘Odlar Yurdu,’ yani Ateşler Ülkesi; toprağından binlerce yıldır sönmeyen alevler çıkıyor, halılarında ve ipek başörtülerinde alev biçimli bir motif dolaşıyor. Baku Fashion Week’in Sonbahar/Kış 2026-27 sezonunda, davetli olduğum üç gün boyunca bu ateşin turizm broşüründen podyuma nasıl sızdığına baktım: koleksiyon koleksiyon yanmak, küle dönmek, yeniden doğmak.
Sanki bir şehri ilk kez gezen bir editörün ilk aradığı şey, o şehrin kendine anlattığı efsanedir. Bakü’de bu efsaneyi aramama bile gerek kalmadı, gerçi ilk gelişim de değildi zaten ama ülkenin adı o arayışı hemen karşılıyor: Odlar Yurdu, Ateşler Ülkesi. Dolayısıyla beni asıl meraklandıran, bu ateşin turizm broşüründen çıkıp podyuma nasıl sızdığıydı. Baku Fashion Week’in Sonbahar/Kış 2026-27 sezonunda üç gün boyunca defileler ısrarla aynı imgeye dönüyordu: yanmak, küle dönmek, yeniden doğmak. Sanki bütün şehir, kadim alevini bu kez kumaşa ve moda sektörüne emanet etmeye karar vermişti. Algıda seçicilik konusunda iyiyimdir.
İçindekiler
Ateşler Ülkesi ne demek?
‘Ateşler Ülkesi’ lafı bir slogandan ibaret sayılmaz çünkü coğrafyanın kendisi öyle: topraktan sızan doğal gaz yüzünden binlerce yıldır sönmeyen alevler, Zerdüştlükten kalma ateş tapınakları, Hazar kıyısında geceyi turuncuya boyayan Alev Kuleleri. Bu ateşin en zarif hali de buta: paisley‘e benzeyen o gözyaşı biçimi aslında bir aleve denk düşüyor; ilahi ateşin simgesi olarak asırlardır halılarda ve kelağayı denen ipek başörtülerinde dolaşıyor. Karşılaştırmalı Edebiyat okumuş birini (ben) gıdıklayan tarafı da şu: aynı motif İpek Yolu’ndan geçip Kashmir şallarıyla İskoçya’ya varmış, orada Paisley kasabasının adına dönüşmüş. Yani Batı’nın en bildik desenlerinden birinin gizli anavatanı, Bakü’nün bu kadim alevi. Bir desenin bunca yol katetmesi zaten şehrin kendi hikayesi: Doğu ile Batı arasında bir kavşakta durmak.Şehir bu kavşağı taşıyla da anlatıyor. Surlarla çevrili Orta Çağ kenti İçerişehir’de Kız Kalesi ve Şirvanşahlar Sarayı yükselirken, birkaç kilometre ötede Zaha Hadid’in Haydar Aliyev Merkezi, o akışkan beyaz dalga, sanki gelecekten sarkıyor; kendisi de Iraklı-İngiliz bir mimarın imzasını taşıyan ikilikli bir jest. Şehrin kendi hikâyesini sakladığı yerler de manidar: Ulusal Tarih Müzesi, petrol baronu ve hayırsever Hacı Zeynelabidin Tağıyev’in yüzyıl başından kalma malikânesinde; Devlet Sanat Müzesi ise Rothschild’in Bakü’deki adamının 19. yüzyıl konağında. Yani ülkenin geçmişi de sanatı da, ateşin, yani petrolün yaptırdığı sarayların içinde yaşıyor. Haydar Aliyev Merkezi’nde de ‘Mini Azerbaycan’ var, ülkenin yirmi dört simgesel yapısının minyatürü; Kız Kalesi’nden Alev Kuleleri’ne koca bir memleketi bir salona sığdırmışlar. Bütün bu duraklarda insan bir ulusun kendi efsanesini nasıl özenle kurduğunu, hatta minyatürünü yapıp vitrine koyduğunu görüyor. Genç bir moda haftasının kendine bir geçmiş kurgulaması, tarihçilerin ‘icat edilmiş gelenek’ dediği o şey, işte bu zeminden çıkıyor: Bakü kadim ateşini bir marka anlatısına çevirmenin peşinde ve bunu yaparken samimiyetle pazarlamanın arasındaki ince çizgide yürüyor.
Merkezin o dönemki büyük sergisi de bu tabloya oturuyordu: ABD’li hiperrealist heykeltıraş Carole Feuerman’ın Reborn into the Water retrospektifi, yetmişlerden bugüne uzanan, teknik olarak kusursuz yüzücü ve su figürleri. Kendini dünyaya tanıtmak isteyen bir devletin amiral gemisi sanat merkezinin başköşesinde uluslararası, gösterişli ve piyasada karşılığı yüksek bir Batılı ismin durması, sanatın da tıpkı moda gibi burada bir prestij dili olarak işlediğini gösteriyor; yerli çağdaş sahneyse daha çok YARAT ya da Gazelli gibi kurumlarda nefes alıyor. İşin ilgi çekici yanı ise şu: Ateşler Ülkesi’nin en gösterişli merkezinde başrolde ‘suda yeniden doğuş’ temsili vardı, birkaç kilometre ötedeki podyumda ise aynı yeniden doğuş külden ve ateşten geliyordu. Aynı tema, farklı element diyebilir miyiz?
Podyum bir tez: yanıp yeniden doğan koleksiyonlar
Podyumda bu ateş neredeyse bir tez gibi tekrarlanıyordu. Sezonu Azerbaycanlı bir debütan, De Majnuns açtı. Controlled Madness, işlenmiş denimi tuğla, kahve ve toprak tonlarıyla çalışan, lüks sporu sokakla buluşturan bir erkek giyim önerisiydi; kaosla kontrol arasında, iddialı ama sıcak. Yeniden doğuş korosunun biraz dışında, kentli bir duruşla açılışı sağlam bir zemine oturttu.

Sonra gelen ‘geri dönüş’ ve ‘yeniden doğuş’ temalı koleksiyonları Svetlana Boym’un ayrımıyla okumak işe yarıyor: geçmişi olduğu gibi diriltmeye çalışan onarıcı nostaljiden çok, ona mesafeyle ve bugünün gözüyle bakan düşünümsel bir dönüş.
Gürcistan’dan gelen The House of Jesus Star (tasarımcı Lashao Gabunia) bültende kendini quiet luxury diye tanıtıyordu ama sahnedeki dil bunun The Row tarzı stealth-wealth versiyonu değildi. Temiz siluetlerin ve siyah-beyaz kontrastın üstüne mum ışığında canlanan detaylar, yıldız pırıltısı ve ‘yanan lüks’ fikri binince, ortaya sükunetli ama neredeyse dini, adanmışlık kokan bir zarafetin denemesi ortaya çıkıyordu. Markanın söylemi zaten inanç ve öz-inanç üzerine kurulu; yani buradaki sessizlik bir statü göstergesi olmaktan çok bir iç huzur, kendine güven hali. Işığın karanlıktan çekip aldığı o teatral dinginlik bana Caravaggio’nun chiaroscuro‘sunu, giyimde de Ann Demeulemeester’ın poetik karanlığını hatırlattı.


Bakü’nün debütanlarından YAMAMAA, alevi en maddi yerine indirdi. Koleksiyonun fikri, giysiyi sabit bir nesne olmaktan çıkararak bedenle birlikte evrilen, ‘yaşayan bir yapı’ olarak kurmaktı: tek bir parça birden çok biçimde giyiliyor, zamanla yeniden keşfediliyordu. Bu dönüştürülebilirlik insana Issey Miyake’nin ya da Hussein Chalayan’ın ‘değişen giysi’ deneylerini hatırlatıyor; sürdürülebilirlik de buradan, tek sezonluk olmayan uzun ömürlü tasarım fikrinden doğuyordu. Ölmüş bir formdan sürekli yeniden doğabilen bir giysi üzerinden düşüneceksek, küllerinden doğmanın en okuryazar hali onlardaydı.
Kazakistan’dan Zhsaken (tasarımcı Saken Zhaksybayev) Art Is Not Enough‘ta modayı bir bienal gerilimi gibi kurdu. Keskin, yapılı formlarla akışkan hacimleri çarpıştırıyor, araya bilinçli bir tamamlanmamışlık, sürekli ‘oluş halinde’ bir his koyuyordu. Bu tavır, Margiela’dan bu yana modanın dikişi tersyüz edip süreci ürünün önüne alma, ‘bitmemişlik’i bir imzaya çevirme geleneğine yaslanıyor. Kazak halk kesimlerini bu konseptüel dile çevirmesi de aslında bütün haftanın özetiydi: geçmişi yakıp bugüne taşımak.

Uventa‘dan Khayala Asadova Back to Roots‘la kendi arşivine, ilk koleksiyonlarına dönüyordu; canlı renkler, çiçek motifleri, tüyler ve sahne kostümünü andıran teatral siluetlerle. Tasarımcının kendi geçmişini kazması son yılların ‘arşivini yeniden yorumlama’ eğilimiyle akraba ama Asadova bunu bir kırılganlık-güç dengesi üzerinden kuruyordu; yumuşaklığın direnci azaltmadığı bir kadınlık gibisinden. Koleksiyonun kendi ifadesiyle bu ‘olgun bir edim’di: geçmişte kalmadan geçmişe bakmakla ilişikli yani. Bir editör olarak en çok bu cümlede oyalandığımı itiraf edeyim.
Geri kalan defileler de aynı ateşi farklı dillerde konuşuyordu. Zumrud Mirzaliyeva‘nın Rebirth of the Soul‘u en düz haliyle küllerinden doğmak üzerineydi: yirmi beş look, sertlikle akışkanlığı, yıkımla yaratımı karşı karşıya getiren bir ‘zarafetini yitirmeden güçlü kal’ çağrısı. Bakü’nün bir başka debütanı Leinea ise ateşi soğurup dinginliğe çevirdi; uzun mimari çizgiler, açık sırtlar, şifon ile ipeğin akışkanlığı, gün batımından ve deniz ufkundan gelen bir sükunet, formun kendi başına konuştuğu ve Calvin Klein Collection dönemi akışkan minimalizmini andıran bir sadeliği tercih ediyordu. Letonya’dan Selina Keer Ballad of the Enchanted Forest‘ta tüyler ve uçuşan siluetlerle bir doğa-metamorfoz masalı anlattı. Sezonu ise couture disiplinini 90’lar minimalizmiyle birleştiren Sultan Gadimbayli kapattı: Back to Black, güçlü omuz ve belirgin belle, jarse ve krepin karşıtlığıyla, Helmut Lang ile Jil Sander’ın keskin sadeliğine bir selam gibiydi; siyah, bir kesim ve duruş arayışına çevrilmeye çalışılmıştı burada da.


Şehrin yeni kuşağı ne halde?
Dört ülkeden birleşebildiği anlatının tesadüf olmadığını ise şehrin el sanatına bakınca anlıyorsun. Kelağayının kenarındaki buta, halının göbeğindeki alev, aynı sembolün farklı yüzleri mesela. Faik Kerim‘in 1996’dan beri açık atölyesinde el nakışının ve deri işçiliğinin bugünün lüks diline nasıl sızdığını gördüm; burada miras hala elde, hala işleyen bir tezgahta.

Şehrin sanat-moda ekosisteminin merkezinde bir kadın duruyor: sanatçı Aida Mahmudova. Çağdaş sanat alanı YARAT‘ı 2011’de o kurmuş. YARAT, Hazar’a bakan eski bir Sovyet donanma binasında; gittiğimizde ARTIM’in MATRIX sergisi vardı, ağırlıkla video ve dijital işler, ekranların ve hareketli görüntünün öne çıktığı bir seçki. Aynı Mahmudova’nın 2013’te sanatçı Farid Rasulov’la kurduğu Chelebi ise bu miras-çağdaş kültür alışverişini bir markaya çevirmiş; adını Karabağ’da halılarıyla ünlü bir dağ köyünden alan marka, mobilyadan seramiğe, tekstilden sofra takımına kadar her şeyi yerel zanaatla çağdaş tasarımı buluşturarak üretiyor. Devlet Sanat Müzesi’nin arşiviyle yaptıkları bir koleksiyonda, Baba-Derviş denen kadim yerleşimin kil figürlerini yankılayan seramik hayvancıklar bile var. Bize açtıkları özel etkinlikte ben de kendime, Parisli marka CALLA’yla yaptıkları collab’den tabi bir terlik aldım; bir editör her zaman sadece bakmakla yetinemiyor işte.
Gazelli Art House‘ta ise o günlerde A Home with a View vardı; ev, aidiyet ve görünürlük üzerine, kadın seslerini öne çıkaran çok kuşaklı bir sergi. Üstelik bu, Bakü’de Mart-Mayıs boyunca süren Her Art in Action adlı bir kadın sanatı festivalinin parçasıydı. İşte orada fark ettim ki podyumdaki o köklere dönüş, yeniden doğuş, kendi arşivine bakmak temaları aslında bütün şehirde dolaşan bir sorunun yankısıymış: ev neresi? Aidiyet nedir? Bir kadın kendi geçmişiyle nasıl el ele yürür? Defileler de sergiler de aynı suyun iki koluymuş meğer.
Yine de bir soru nazikçe kendini gösteriyor: bir ülke kadim bir motifi ne zaman diriltir, ne zaman paketler? Bakü’nün ‘dünyanın yeni moda başkenti’ iddiası (ki Rufat İsmayıl J.Lo’yu, Fidan Novruzova ise Bella Hadid’i giydireli hayli oldu) bu ince çizgide ilerliyor. Hiç değilse burada mirasın gerçek bir zanaatı, işleyen atölyeleri, arşivi olan bir sanat sahnesi var; yani ateş, tümüyle ithal bir hikaye sayılmaz.
Şehrin sesi, tadı, kokusu
Defilelerin arasında şehir kendini duyularla da anlattı. Muğam Kulüp‘te yediğimiz akşam, Azerbaycan’ın makamsal klasik müziği muğam çalıyordu; UNESCO’nun koruduğu, fado ya da blues gibi yanık bir ağıt geleneği, sanki yanmak temasının sesle söylenmiş hali. Yeşil Pazar‘da (Yaşıl Bazar) nar, safran, sumak ve türlü otun arasında dolaşmak insanın hem iştahını hem merakını açıyordu; Savalan‘da yerli şarap, Hazar kıyısındaki bulvar, Highland Park’tan körfezin panoraması ve geceyi kapatan FOMO‘daki afterparty, çünkü Bakü kadim olduğu kadar da yeni. Bütün bu tatlar ve sesler de o ‘Doğu-Batı arası’ fikrini kitaptan çıkarıp sofraya indiriyordu.
Küllerinden yürüyenler
Üç günün sonunda aklımda tek tek defilelerden çok, tekrar eden o imge kaldı: küllerinden doğmak. Petrol ve ateş üstüne kurulmuş kadim bir şehir, kendini bu kez moda üzerinden yeniden yazıyor; podyumdaki genç tasarımcılar da, kimi bilerek kimi sezgiyle, aynı alevi tutuşturuyor. Bunun ne kadarı hakiki bir yenilenme, ne kadarı iyi kurgulanmış bir ulusal anlatı, bunu zaman gösterecek. Ama yanmayı bir bitiş saymayıp oradan yeniden başlayan bir şehir, en azından anlatacak doğru efsaneyi seçmiş.