Sanat

Berna İçöz on yedi yıldır jeneriğin en hızlı geçen satırında: Cast direktörlüğü, babasının tiyatrosu ve Criterion dolabı

Berna İçöz on yedi yıldır jeneriğin en hızlı geçen satırında: Cast direktörlüğü, babasının tiyatrosu ve Criterion dolabı

Jenerikte en hızlı geçen isimlerden biri cast direktörünündür. Berna İçöz o ismi on yedi yıldır taşıyor: babasının Tekirdağ’daki tiyatrosundan geldi, sektöre kırkında girdi, şimdi bir müzikalin afişinde. Ekran ışığı, takipçi sayısı, oğluyla spine numarasına göre izledikleri Criterion koleksiyonu ve sınırsız bütçeyle çekeceği tek iş üzerine konuştuk.

Oyuncuyu tanırız, yönetmeni biliriz. Kadroyu kimin kurduğunu çoğumuz hiç düşünmeyiz. Berna İçöz yıllardır o düşünülmeyen yerde duruyor: O Hayat Benim, Küçük Gelin, Milat, Kümes. Tiyatrocu Yılmaz İçöz’ün kızı. Lisedeyken babasının oyunlarında dekor yaptı, kostüme girdi, müziğe baktı; on sekiz yıl onun tiyatrosunda çalıştı, babasını kaybettiği yıl sinemaya geçti. Bu sıralar Bir Şehnaz Oyun Müzikali’nin kadrosunu kurdu. Babasının da sahnelediği bir oyun; rejisör Murat Atak’ta bazen babasını gördüğünü söylüyor.

Kulisin kokusu

Tiyatroda doğup büyüdüğünüzü söylüyorsunuz. Lisedeyken babanızın oyunlarında dekora da girmişsiniz, kostüme de, müziğe de. O kulislerden aklınızda kalan ilk şey ne?

Aklımda kalan ilk şey galiba kulislerin kokusu ve oyun öncesindeki tatlı telaş. Boya, kumaş, toz, sahne ışıklarının sıcaklığı. Herkes bir yerlere yetişmeye çalışırdı; biri kostümle uğraşır, biri dekoru düzeltir, müzik son bir kez kontrol edilirdi. Ben de elimden gelen her işe koştururdum. O zamanlar bunları “iş” olarak görmüyordum, tiyatronun doğal bir parçasıydı. Babamın oyunlarında dekor da yaptım, kostümle de uğraştım, müziğe de girdim. On altı, on yedi yaşlarındaydım. Tiyatroyu sahneden önce o kulislerde öğrendim diyebilirim. Şimdi dönüp baktığımda en güzel tarafı şuydu: herkes aynı heyecanla, bir oyun ortaya çıksın diye çalışıyordu.

Yılmaz İçöz çocukken mahalledeki arkadaşlarına Karagöz oynatarak başlamış, sonra Muhsin Ertuğrul’un öğrencisi olmuş, Tekirdağ’da bir bölge tiyatrosu kurmuş. Benim kuşağım bu ismi pek bilmiyor. Babanızı bize siz anlatır mısınız?

Tekirdağ aslında biraz tesadüf. Babamın dayısı Adana Şehir Tiyatrosu’nun kurucularındandır. Babamın tiyatroya tutkusunu görünce onu Muhsin Ertuğrul’la tanıştırmış, babam da uzun süre onun yanında yetişmiş. Geçenlerde Salih abiyle (Salih Kalyon) sohbet ederken öğrendim: Muhsin Ertuğrul babama “tiyatro delisi” dermiş. Uzun süre birlikte çalışmışlar. Sonra babamı Tekirdağ’a, şehir tiyatrosu kurmaya göndermiş. Babam başta yanından ayrılmak istememiş ama Muhsin Ertuğrul “Herkes İstanbul’da kalırsa Anadolu’da tiyatro gelişmez” demiş. Babam 1959’dan itibaren Tekirdağ’da bir şehir tiyatrosu kurmak için uğraştı. Kurduğu bölge tiyatrosunu 2009’a kadar, elli yıl boyunca kendisi yönetti. Kendi imkanlarıyla yüzden fazla oyun sahneledi, yüzlerce öğrenci yetiştirdi. Tiyatro onun için her şeyden, bizden bile öndeydi. Tekirdağ’da bir şehir tiyatrosunun kurulduğunu göremeden vefat etti. Tekirdağ Büyükşehir Belediyesi 2023’te kurduğu Şehir Tiyatrosu’nun sahnesine Yılmaz İçöz adını vererek vefasını gösterdi.

18 yıl onun tiyatrosunda çalıştınız. Onu kaybettiğiniz yıl bambaşka bir sektöre girdiniz. 30’larımızda çoğumuz “Yeniden başlamak için geç mi?” diye soruyoruz. Siz o eşiği nasıl geçtiniz?

Hiçbir şey için geç kalınabileceğini düşünmüyorum. “Geç kalmak” hep başkalarıyla kıyaslama içerir; ben pek kıyaslama yapmıyorum. Siz otuz diyorsunuz, ben bu sektöre kırkımda girdim. Girerken ne korkum vardı ne çekingenliğim. Babam sayesinde zaten oyuncu camiasının hep içindeydim. O yaşa kadar tiyatro yapmış biri için seçilebilecek en güzel meslekti bu. Ara sıra düşünmüyor değilim tabii: Tekirdağ’da kalıp babamın tiyatrosunu sürdürseydim nasıl olurdu?

Önce menajerliği denediniz, size pazarlama gibi geldi. Cast direktörlüğünde bulup da orada bulamadığınız neydi?

Menajerlik işin mutfağından çok pazarlamayla ve sektördeki ilişkilerle yürüyor. Çoğu menajer oyuncunun başarısından çok ona getireceği parayla ilgileniyor. Para elbette önemli, ama ilk planda olunca aceleci ve hataya açık oluyorsunuz; sonunda elinizde hayal kırıklığından başka bir şey kalmıyor. Menajerlik yaptığım dönemde de böyle düşünüyordum, hala öyle düşünüyorum. Elimden geldiğince uygulamaya da çalıştım. Ama çıkar ilişkilerinin çatıştığı, herkesin her şey olduğu, yeri geldiğinde bir oyuncunun telefon numarasının bile para karşılığı verildiği o ortamda kendime yer bulamadım. Cast direktörlüğü bambaşkaydı. Cast direktörünün ilk muhatabı metindir. Senaryoyu hakkını vererek okuması, karakterleri çözmesi, dramaturji bilmesi gerekir. Oyuncuların kapasitesini onlardan iyi bilmesi gerekir. Rol dağılımı açısından tiyatroya benziyor. En keyif aldığım şey de kendinden emin olamayan ama benim ondan emin olduğum bir oyuncunun ekranda parladığını görmek.

Ekran ışığı diye bir şey

Dizi izleyen herkes oyuncuyu tanıyor, yönetmeni biliyor. Kadroyu kimin kurduğunu bilen çok az. Amerikan Akademisi bile bu işe ödülü daha yeni verdi. Bu görünmezlik sizi hiç yordu mu?

“Görünmez” olmayı sevsem de yaptığı işin bu işi bilenler tarafından takdir edilmesini herkes ister. Bazı istisnalar dışında Türkiye’de çoğu yapımcı cast direktörünün ne olduğunu bilmiyor. Bizi oyuncuyla yapımcı arasındaki aracı sanıyorlar. Ya da jenerikte olması gerektiğini düşündükleri için bir cast direktörü arıyorlar. Bazen oyuncuları seçmiş olarak geliyorlar, tek dertleri o isimlere nasıl ulaşacakları. Beni yoran, işin daha çok bu kısmı oldu. Türkiye’de de böyle bir ödül olmasını ve hak edenlere verilmesini çok isterim.

Deneme çekiminde karşınıza biri oturduğunda ilk neye bakıyorsunuz? Sizi ikna eden şey yetenek mi, başka bir şey mi?

Bu sorunun maalesef iki cevabı var. Ticari ve ana akım projelerde yetenekten önce “ekran ışığı”, “ekran enerjisi” gibi yetenekle pek ilgisi olmayan özellikler devreye giriyor. İsim vermeden söyleyeyim, çok iyi tanıdığımız bazı oyuncular ilk işlerine bu özellikleri sayesinde seçildi; yetenek ikinci planda kaldı. Bu işlere eğlence sektörü diyebiliriz. Orada izleyicinin karaktere inanmadan önce oyuncuyu sevmesi, benimsemesi gerekiyor. Ekran ışığı da projeye ve kitlesine göre değişiyor. Ünlü yapımcılardan “şu kadın/erkek çok yetenekli”den çok “şunun ekran ışığı çok iyi” lafını duyarsınız. Arthouse denen projelerde ise durum başka; orada yetenek olmazsa olmaz. Ben tamamen yetenekten yanayım. “Doğuştan” olmasa bile elindeki bir’i çalışa çalışa yüze çıkaran çok oyuncu gördüm. Fakat o bir’in sizde olması gerekiyor. Sadece İstanbul’da onlarca oyunculuk akademisi var ve hepsi o bir’e sahip olmayan öğrencilerle dolu.

O Hayat Benim dört sezon sürdü, her hafta yeni karakter girdi çıktı. Kümes ise Ufuk Bayraktar’ın yazıp yönettiği, Antalya’da izleyici ödülü alan küçük bir filmdi. İkisinin arasında işiniz nasıl değişiyor?

O Hayat Benim çok severek çalıştığım işlerden biriydi, çünkü oyuncu seçiminde yüzde doksan bağımsızdım. Dikkat etmişsinizdir, Amerikan ya da Avrupa dizilerinde “herkes çok iyi oynuyor”. Sebebi, orada yeteneği sınırlı “bölüm oyuncusu” diye bir sektörün olmaması. Bir mini dizide başrol oynayan oyuncu başka bir filmde iki üç sahne görünebiliyor. Oyuncuları ikna etmek bazen zor olsa da ben bütün projelerimde rolün büyüğü küçüğü olmadığı, her şeyin işe hizmet ettiği anlayışıyla çalıştım, hala öyle çalışıyorum. O Hayat Benim’de de Kümes’te de disiplin aynıydı.

Kimsenin inanmadığı ama sizin ısrar ettiğiniz bir isim oldu mu? Tersini de merak ediyorum: “Bu rol onundu” deyip kaybettiğiniz biri?

O Hayat Benim’de Efsun’un Ceren Moray olduğundan ve çok başarılı olacağından emindim. Yapımcılarla biraz sürtüştük ama çok ısrar ettim; sonunda pek içime sinmeyen bir “takas” usulüyle anlaştık. Ceren o kadar başarılı oldu ki ikinci sezonda başrole yükseldi. “Bu rol onundu” deyip kaybettiğim çok isim de oldu maalesef. Sanırım bütün cast direktörlerinin ortak derdi bu.

Michelangelo’ya bakıp

2020’de “Türkiye’nin yarısı oyuncu” demiş, denetim istemiştiniz. Altı yıl geçti. Ne düzeldi, ne daha kötü?

Hiçbir şey düzelmedi. Daha kötüye gitti, gitmeye de devam ediyor. Çoğu insan, özellikle gençler, oyunculuğu popülarite için bir araç olarak görüyor. Acı olan, gerçekten oyunculuk yapabileceklerine inanmaları. Michelangelo’nun bir heykeline bakıp “Ne var bunda, bunu ben de yaparım” diyen pek çıkmaz. Ama insanlar nereden geldiğini bilmediğim bir özgüvenle “Bunda ne var, bunu ben de oynarım” diyebiliyor. Bu cüreti de onlarca akademi ve kurs nakde çeviriyor. Sonra bir bakıyoruz, her yer üç beş favori yönetmeni bile olmayan “oyuncu” dolu. Neredeyse her sene yeni bir oyunculuk “metodu” çıkıyor, fark ettiyseniz.

Takipçi sayısı casting masasına girdi mi? Bir yapımcı size “Şu kadar takipçisi var” dediğinde ne cevap veriyorsunuz?

Uzun zamandır girmiş durumda maalesef. Takipçi sayısının yeni yeni önem kazandığı günlerde oyuncu sunumlarında sosyal medya logosuyla takipçi sayısını görünce inanamamıştım. Bugün birçok işte takipçi sayısı yeteneğin de önüne geçti. Bir yapımcı “şu kadar takipçisi var” dediğinde bunun bir önemi olmadığını anlatmaya çalışıyorum ama son söz hep yapımcının. Artık buna alışmış olmam da beni üzüyor.

Criterion’dan bir seçki

Criterion, klasik ve bağımsız filmleri restore edip yeniden yayımlayan bir Amerikan şirketi. New York’taki ofislerinde baştan sona filmlerle dolu küçük bir dolapları var. Yönetmenleri, oyuncuları içeri alıp ellerine bir çanta veriyorlar, onlar da raflardan sevdiklerini seçip neden seçtiklerini anlatıyor. Sizi o dolaba soksak çantanıza hangi filmler girerdi?

Criterion Collection’ı oğlum sayesinde yıllardır biliyorum. 2005-2007 arasında koleksiyon yapıyordu; evde filmler birikince ben de merak ettim. Sonra spine numarasına göre baştan izlemeye başladık. O yıllarda üç yüz civarı film vardı, şimdi sanırım bine yaklaştı. Hepsi başyapıt tabii, ama en sevdiğim beşini sayabilirim.

İlki, bence koleksiyona biraz geç giren Bisiklet Hırsızları. İtalyan gerçekçiliğini hep sevdim; Vittorio De Sica’nın çoğunlukla profesyonel olmayan oyuncularla çalışması beni çok etkiler. Babanın yakalanıp herkesin önünde aşağılandığı sırada yanından geçen bisiklet yarışçılarını, o son sahneyi hiç unutmuyorum.

İkincisi Tarkovski’nin Andrei Rublev’i. Stalker’dan da tanıdığımız Anatoli Solonitsın’ın muhteşem oyunculuğu, Rus Orta Çağı’nın muazzam betimlenişi ve kilise çanının dökümünü anlatan o uzun, belgeselvari bölüm hafızamdan çıkmıyor.

Üçüncüsü Bresson’un Rastgele Balthazar’ı. Balthazar da Marie de şiddetin, umursamazlığın, horlanmanın altında eziliyor. İkisi de “masumiyetini” yitirirken Bresson ne Balthazar’ı ne Marie’yi kahramanlaştırıyor; nesnel bir mesafeden anlatıyor, kendi filminin içine girmiyor. Çok etkileyici.

Dördüncüsü Renoir’ın Oyunun Kuralları. Renoir insanları neredeyse “acınacak” kadar gerçek çiziyor ama eleştirdiği burjuva toplumunda kimseyi iyi ya da kötü ilan etmiyor. Herkes bir şey saklıyor, herkes bir şey istiyor. İnsanların birbirini incitmesi, yapılan ve uğranan kötülükler bile nezaket kurallarının altında hem absürt hem trajik bir hal alıyor.

Sonuncusu Fellini’nin Sekiz Buçuk’u. İddialı gelebilir ama bu filmin üzerine bir “yönetmen filmi” geleceğini sanmıyorum. Çoğu sahnesinin oyuncu trafiğine, kamera düzenine hala aklım ermiyor. Nino Rota’nın müziği eşliğinde kırklarındaki bir “çocuğun” hayatına konuk oluyoruz. Fellini ne yapmak istediğini daha ilk sahnede söylüyor: Wagner’in görkemli, kahramanca, biraz da marşı andıran Die Walküre’si çalarken kaplıcadaki yorgun bedenler, hayatının sonuna gelmiş insanlar, eğreti süslenmeler, makyajlar üzerinden Guido’nun aklından geçeni anlıyoruz. Aklında Wagner’inki gibi kahramanlar, yüce işler, büyük fanteziler var; etrafında ise yavaş yavaş yaşlanan kendi bedeni ve sıradan insanların hayata acemice tutunma çabasındaki bayağılık. Ünlü harem sahnesi bugünün hassasiyetleriyle sanırım çekilemezdi. Ya da Fellini yine çekerdi, bilmiyorum.

Ara sıra koleksiyona Béla Tarr girdi mi diye bakmayı da ihmal etmiyorum. Son baktığımda yoktu.

Asistan ilanınızda kadın bir çalışma arkadaşı arıyor, kedi sevmesini şart koşuyor, “Birbirimizin zamanını çalmayalım” diyorsunuz. Bayıldım. Bu açık sözlülük size sektörde ne kazandırdı, ne kaybettirdi?

Malumun ilamı olacak ama bizim sektör de erkek egemen. Bu kadar erkeğin arasında kadın dayanışmasının çok önemli olduğuna inanıyorum. Birlikte çalışacağım kadını işimi kolaylaştıran bir asistan olarak değil, karşılıklı güven ve saygıyla sektörde birlikte yol açacağımız bir yoldaş olarak görüyorum. Birbirimizi desteklediğimiz, güçlendirdiğimiz bir ortam olmasına özellikle dikkat ediyorum. Açık sözlülük sektörde bana çok şey kaybettirdi. Ama bildiğimin aksini söylemek ya da güçlünün yanında durmak için bazı şeyleri görmezden gelmek karakterime hiç uymuyor.

Babanızın sahnede öğrettiği ve bugün sette hala kullandığınız bir şey var mı?

Babam aslında çok eğlenceli bir adamdı. Ama iş tiyatroya gelince karşınızda bir disiplin heykeli bulurdunuz. O ani geçiş, işine duyduğu o saygı beni hep etkiledi. Bir şey daha ekleyeyim: aramızda az yaş farkı olan bir oğlum var, beraber büyüdük desem yeridir. İtiraf edeyim, bazı şeyleri babamdan öğrendim ama her şeyi oğlumdan. Bununla da gurur duyuyorum.

Sahne hatayı affetmez

Şu sıralar Bir Şehnaz Oyun Müzikali’nin kadrosunu kurdunuz. Turgut Özakman’ın bu oyununu çoğumuz Şekerpare filminden tanıyoruz, sahnedeki halini hiç görmedik. Babanız da yıllar önce bu oyunu sahnelemişti. 50 kişilik bir kadroyu seçerken aklınızda onun Şehnaz’ı var mıydı? Bir de şunu merak ediyorum: ekran için oyuncu seçmekle hem şarkı söyleyip hem dans edecek 50 kişiyi bulmak arasında nasıl bir fark var?

Önce şunu söyleyeyim: Türkiye’de ilk kez bir tiyatro afişinde cast direktörü olarak yer almak beni çok mutlu ediyor. Bir Şehnaz Oyun, babamla birlikte çalıştığım oyunlardan biriydi. Yönetmenimiz Murat Atak’ın tarzı babamınkine çok benziyor; bazen sahnede babamı görür gibi oluyorum. Bu açıdan şanslıyım. Oyuncu seçerken çok zorlandım, çünkü menajerler genelde dizi ya da gişe filmi tercih ediyor. Bazı oyuncular da kendine güvenmediğini söylemek yerine başka bahaneler üretti. Sahne zordur; setteki gibi hatayı affetmez. Yine de bu şartlarda güzel bir kadro çıktı, aklımdakinin yüzde yüzü değilse de yüzde seksenine yakın. Şehnaz’ı oynayan oyuncu birkaç kez değişti; şimdi Tuvana Türkay oynuyor. Daha önce sahneye çıkmamış olsa da heyecanı, disiplini, isteği ve provalardaki performansıyla iyi bir iş çıkaracağına eminim. İzleyip göreceğiz. Dans ekibini kurmak benim işim değil; koreografımız İhsan Bengier ve ekibi kuran Ayça Ergün çok iyi iş çıkardı.

Elinizde sınırsız bütçe ve boş bir senaryo olsa kimin hikayesine kadro kurmak isterdiniz?

Sınırsız bütçem olsa, izlenme kaygısı gütmeden İnce Memed’in ilk cildini on, on iki bölümlük bir mini dizi yapardım. Kitaptaki gibi uzun uzun Çukurova betimlemeleri, ağır çekimler, karakterlerin yavaşça doğaya karıştığı, izlemesi sabır isteyen bir iş. Ama harika olurdu.

Bir Şehnaz Oyun Müzikali 28 Eylül itibarıyla Lütfi Kırdar’da.

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.