GORSEL

O arada sırada depresyona girmenin herkesin başına gelebilecek duygusal bir çalkantı olduğunu zannediyordu. Ta ki kendini Taksim Meydanı’nda hayal edip, aslında akıl hastalıkları acil servisinde kriz geçirdiğini anlayana dek…

“Bundan 12 yıl önce bir öğleden sonra beni hastaneye götüren ambulansın siren sesi hâlâ kulağımda çınlar. O gün bana verilen görevi yerine getiriyordum hâlbuki. Yukarıdan bir güç bana insanlığa yardım elini uzatmam gerektiğini söylemişti çünkü! Aslen İzmirliyim ama o sırada erkek arkadaşımla İstanbul’da kaçamak bir tatil yapıyorduk. Şubat ayının dondurucu soğuğuna rağmen Taksim Anıtı’nın önünde sevdiğim bir şarkıyı mırıldanıyor ve mendil satan küçük bir çocuğa para vermeye çalışıyordum. Birine yardım ettiğim için de hayli mutluydum. Birkaç gün önce izlediğim bir filmden etkilenmiştim. Baş kadın kahramanı; ‘İyiliği elden ele geçir’ diyordu o filmde. Hâlbuki acile gelene kadar akıl hastalıkları servisinde olduğumun bilincine dahi varamamıştım. Zira o sırada kendimi o filmin çekiminde ve İstanbul’da farz ediyordum. Oysa bir bankada çalışıyordum, sinemayla aramda izleyiciden öteye hiç geçmemişti ve İstanbul’a son iki yıldır bir kez dahi gitmemiştim.”

36 yaşındaki Didem Gürsoy ilk kez 12 yıl önce yaşadığı bipolar krizi işte bu dokunaklı sözlerle anlatıyor. Neyse ki kaldırıldığı hastanede ona ‘bipolar bozukluk’ teşhisi koyan bir psikiyatra denk geliyor. Hastalığın yeniden nüksetmemesi için hayatının sonuna dek kullanacağı, ruh halini dengeleyen ilaçlar kullanmaya da o günden sonra başlıyor Gürsoy. bipolar bozukluğun depresyon aylarını takip eden iyi hissetme (öfori) dönemiyle birlikte iki ayrı yüzü bulunuyor. Doktor Nihat Beşikçi; bipolar bozukluğun genel olarak genç yaşlarda başladığını, çoğunlukla hastalık ve iyileşme dönemleriyle birlikte ömür boyu sürdüğünü söylüyor ve ekliyor; “Hastalık genellikle hareketlilik, enerji artışı, çok konuşma, uykusuzluk gibi belirtilerle başlar. Çoğu kez kendinde olağanüstü güçler görme (dinsel güç, zenginlik, şöhret) şeklinde gelişir. Bu dönemde kişi aşırı ve gereksiz para harcayabilir.” Kısacası Didem Gürsoy’un Taksim Meydanı’nda yaşadıkları tam da öfori döneminin zirvesindeyken gerçekleşmiş. Depresyon sürecinde olduğu gibi öfori anlarında da kişi günlük hayat rutinine uymayan davranışlar sergileyebiliyor. Bipolar bozukluk teşhisi koyulmadan önce üç yılı ruh halinin yükseldiği, cesaret ve özgüvenle dolup taştığı bir döneme denk geliyor. Ancak bu kendinden hoşnut olma durumu bir süre sonra yerini cehennem azabına bırakıyor. “Altı ila on ay süreyle kendimden tiksindim. Tarif edilemez bir bezginlikle hiçbir şeyin üstesinden gelemeyeceğimi düşünüp depresyona girdim. Bütün gün uyuyordum ve hiçbir şey ilgimi çekmiyordu. Hâlbuki hayatımı darmadağın eden bu gelgitleri haklı gösterecek özel bir neden dahi yoktu… Bunun hastalığımın belirtileri olduğunu şimdi çok daha net görebiliyorum. Bazı doktorlar beni yükselten -aslında içten çökerten- yüksek dozda antidepresanlar vermişti. Ancak bipolar düzensizliği tedavi eden spesifik ilaçlar olduğunu daha sonra öğrenecektim” diyor Görsoy.

Hiçliğin ortasında

Didem Gürsoy depresyon ve öfori evreleri arasında ne hiçliğin dibinde ne de mutluluktan göklere çıktığı daha sakin günler geçirebilmiş. Ancak hiperaktivite ve iyi hissetme döneminin ardından bipolar döngüsünün hep yeniden başladığını söylüyor ve şöyle ekliyor; “Kendimi gerçekten çok iyi hissediyordum. Bu patolojiyi berbat kılıyor çünkü heyecana ya da krize girmeden önceki bu uç dönemleri yaşamak Nirvana’ya ulaşmak gibi! Düşünsenize üç yıllık döngülerim süresince var oluşum her defasında daha da canlı bir hal alıyor. Heyecanlı anlarıma denk gelen dönemlerde iş hayatımda karşılaştığım en büyük zorluklarla mücadele edebilecek güçteydim. Cesurdum bu yüzden hayalini kurduğum işlere kancayı taktım. Günlük hayatta asla sorumluluklarım beni engellemiyordu. Aksine oyun ciddileştikçe beni üst basamaklara taşımaya başladığını hissediyordum. Saldırıyordum, harekete geçiyordum ve meydan okuyordum.” Günde sadece beş saat uyuduğu, aklında sürekli yeni fikirlerin dolaştığı, yeteneklerinden hiçbir zaman kuşku duymadığı, zaman kaybetmeye tahammül edemediği bir dönem yaşamış Didem Gürsoy. Onun ruh hali bipolar bozukluğun enerji artışı ve taşkınlık gibi diğer semptomlarını gözler önüne seriyor. Taksim Meydanı’ndaki hikâyesinden hemen önce yaşadıkları psikolojik bir yıpranmayı beraberinde getirse de Gürsoy bunun farkına varamamış. Öyle ki geceleri yalnızca üç saat uyuyor, çoğu zaman kıyafetlerini çıkarmadan ertesi gün işe öyle gitmeyi iple çekiyor. Çalıştığı bankaya 08:30’da gitmeden üç saat önce bir önceki günün verilerini kontrol ediyor, grafiklerin renkleriyle oynayarak düzeltiyor, kısacası iflah olmaz bir işkoliğe dönüşüyor. “Her sabah evden çıkmadan önce halı tüylerinin aynı yönde olması için elektrik süpürgesini çalıştırıyordum” diyor ve ekliyor; “Aynı zamanda kendime olan güvenim beni git gide bir megalomana dönüştürmüştü. Hiçbir projenin içinde yer almamama rağmen her işe burnumu sokuyordum. Patronlarım performansımı şaşkınlıkla izliyordu. Üstelik bu dönemde saçmalamadığımdan ya da garip davranmadığımdan da emindim. Takdir edilmeyi takıntı haline getirmiştim çünkü.”

Taşkın cinsel hayat

Doktor Nihat Beşikçi bipolar bozukluk hastalığına yakalanan kişilerin manik dönemlerinde aşırı cinsel uyarılma ve buna bağlı olarak gelişi güzel cinsel davranışlar sergilenebileceğini söylüyor ve ekliyor; “Karşı cinse yönelik ayartıcı ve kışkırtıcı tavırlara da rastlanabilir. Kişi bu dönemde durumun bir hastalık olabileceği düşüncesini taşımaz ve çoğu zaman yakınlarının zoruyla doktora başvurur.” Didem Gürsoy’un şimdi baktığında utanç duyduğu anlar hastalığın seyrinin doğal bir evresi aslında. Öyle ki sevgilisi olmasına rağmen iş arkadaşlarına uygunsuz tekliflerde bulunup, ilgi çekmek de istemiş. Aynı dönemde farklı erkeklerle tanışmak üzere birçok kez gece kulübüne gittiğini söylüyor ve ekliyor; “Acı verici olan yaşadıklarımın benim karakterimi yansıtmaması. Ben romantik bir âşığım ancak hastalığımın döngüsü nedeniyle hayvansal bir içgüdüyle hareket edebiliyordum. İşte bu yüzden ölümü bile düşünmeye başladım.” Depresif ve manik ataklar; kişiye göre farklı biçimlerde ortaya çıkabiliyor. Bazı hastalarda manik atakların yanı sıra baş gösteren depresif ataklar çok daha nadir ve hafif geçiyor. Bazı hastalarda ise depresif ataklar sık, manik ataklar seyrek yaşanıyor. Atakların süresinin birkaç günden birkaç aya kadar değiştiğini söyleyen Doktor Nihat Beşikçi, bu dönemde hastaların ölüm fikrine yoğunlaştığını da doğruluyor; “Depresif dönemlerde hasta isteksizdir, yataktan çıkmak istemez, kendini mutsuz hisseder, geleceğe karşı ümitsizdir ve bu da kişileri intihar düşüncesine kadar götürebilir.”

Kendi kusurlarından çevresindekileri sorumlu tutan ve cezalandıran Didem Gürsoy, belki de kendinden utandığı için toplum içinde hastalığını çok fazla paylaşmamış. Hastalığını kabullenmesi zaman alsa da Catherine Zeta-Jones ve Ben Stiller gibi ünlülerin de aynı dertten mustarip olduğunu bilmek ona bir anlamda güç vermiş. Bipolar bozukluğu nedeniyle bankadaki işinden çıkarılan Didem Gürsoy, inatla hayata tutunmaya devam etmiş. Bugün özel bir kuruluşta yarı zamanlı danışman olarak çalışan Gürsoy, kullandığı ilaçlar yüzünden eskisi gibi profesyonel sorumluluklarını yerine getirebilecek konsantrasyona sahip olmadığını da sözlerine ekliyor… Üstelik yıldırıcı iniş çıkışlarından sıyrılarak kimi zaman benliğini saran sahte mutluluk anlarına da kendini kaptırmıyor. Hastalığının tedavisinde ‘mizaç stabilizatörü’ olarak nitelendirilen ve ruhsal durumdaki iniş çıkışları önlemeye yönelik ilaçlardan kullanıyor. Bu yazının çıkış noktası da bu tür gelgitler yaşayan ancak hastalığının farkında olmayanları bilinçlendirmek istememizdi… Unutmadan söyleyelim hikâyemiz mutlu sonla bitiyor. Zira Didem Gürsoy içinde yaşadığı bipolar cehennemden arkadaşlarının koşarak kaçmadığını, sevgilisinin ise onu asla terk etmediğini görünce kendine olan güveni de hayli artmış.

Total
2
Shares

Bir cevap yazın