Sinema & TV

Bir dizi olarak “Masumiyet Müzesi”

Bir dizi olarak “Masumiyet Müzesi”

Masumiyet Müzesi’nin hikayesi birçoğumuzu zorlayacak bir hikaye: Zengin çocukla fakir kızın aşkı desek, değil. Takıntılı bir adamla hayata dair umutları olan bir kadının birbirlerinden kopamaması desek, o da değil.

Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi’nin merakla beklenen dizi uyarlaması 13 Şubat’ta nihayet seyircilerle buluşmuştu. 2008 senesinde yayımlanan romanın hikayesi 2012 senesinde müze kapılarını açtığında yeni bir boyuta taşınmış; karakterleri günahlarıyla, sevaplarıyla bağrına basan edebiyat severler müzeyi ziyaret ettiklerinde her okura nasip olmayan bir deneyime adım atmıştı. Dizi uyarlamasının haberi ilk geldiğinde kitabın ve müzenin bir hayranı olarak adeta hızla giden bir arabanın içinde bulmuştum kendimi. Dizi ağzımda kekremsi bir tat bırakırsa, bu araba 105 yaşında bir ağaca toslamış gibi hissedecektim. Ancak hiç öyle olmadı. Masumiyet Müzesi’nin dizisi tüm beklentilerimi fazlasıyla karşıladı ve adını Türkiye televizyon tarihinin karmaşık sayfalarına usta bir yazarın dolma kalemiyle yazdırdı.

Böyle bir diziyi ele almanın sonsuz yolu var. Dizinin yapım sürecinde romanın hikayesinden, biçiminden, imgelerinden ve duygusundan ne kadar ödün vermek zorunda kalındığı, uyarlamanın romanın müzeyle yarattığı sihre zarar verip vermediği, edebiyatla popüler kültürün çatışmadan var olabilmesi gibi konular edebi ve kültürel çalışmalarla uğraşanların bolca mesai harcayacakları konular olacaktır. Kitapta anlatılan hikayenin hayran olunması beklenen bir aşk hikayesinden çok ürkülecek bir takıntı ve ısrarlı takip hikayesi olması, toplumun her sınıfının iliklerine işlemiş ahlakçılığı, erkek egemenliğini ve eşitsizliği gösterirken bunu sorgulamayı tamamen biz okurlara bırakması birçok kuramsal tartışmayı da beraberinde getirecektir. Bu tartışmaları takip etmeyi heyecanla bekliyorum. Fakat bu yazıda bu tartışmaların farkında olarak bu hikayenin sadece dizisini inceleyeceğim. 

Masumiyet Müzesi’nin hikayesi birçoğumuzu zorlayacak bir hikaye: Zengin çocukla fakir kızın aşkı desek, değil. Takıntılı bir adamla hayata dair umutları olan bir kadının birbirlerinden kopamaması desek, o da değil. Kemal’in Füsun’a duyduğu aşkı sınıf sadakatine kurban edişi, hayırdan anlamayıp Füsun’un peşini bırakmamayıp ailesiyle birlikte adeta bir karadelik gibi kendi ağırlığı altında sönen bir sıkışmışlığa sürüklemesi ve sonunda Füsun’un kalp kırıklıklarıyla ilgilenmeyip sadece kendi mutluluğuna odaklanmasını sadece bir aşk veya takıntı hikayesi olarak tanımlayamayız. Hikayede hatıralarla nesnelerin arasındaki ilişkinin sorunsallığı ve nesnelerin anlam kazanmasının öznelliği gibi varoluşa dair sorularla da var. Tüm bunlara ek olarak kitapta 1980 öncesi İstanbul sosyetesinin rahatsız edici bir okuması, Yeşilçam’ın çöküş döneminden düşündürücü bir kesiti ve İstanbul kent tarihinin öznel bir yorumu da var. Bu kadar dolu ve derin bir hikayeyi 9 bölümlük bir diziye sığdırırken kaliteli bir iş çıkarmak çok zor. Ayrıca edebiyat severleri uyarlamalarda memnun etmek her zaman zordur. Romanın fanatiklerinin “bu uyarlama olmamış” demesi beni asla şaşırtmayacak. Ancak Masumiyet Müzesi dizisinin bir avantajı var, o da yapımın yüksek kalitesi. 

Dizinin kalitesi Türkiye’de hem ana akım televizyon kanallarına hem de dijital platformlara üretilen işlerin oldukça ilerisinde. Sanat yönetimi ve set tasarımından oyunculuğuna, diyalogdan olay örgüsüne basbayağı artık pek göremediğimiz kalitede bir iş çıkmış. Burada yaptığı her işi ince eleyip sık dokumasıyla ünlenmiş Orhan Pamuk’un etkisi elbette yadsınamaz. Ancak onun vizyonununu hayata geçirirken izleyiciyi kendine çeken bir yapı kuran yönetmen Zeynep Günay, hem romanın fanatiklerini hem de hikayeyi bilmeyenleri tatmin edecek diyalogları kaleme alan senarist Ertan Kurtulan ve hikayenin evrenini bir iki istisna hariç çiğliğe kaçmadan inandırıcı bir şekilde yaratan Ay Yapım’ın bu işe ne kadar özen gösterdiği de aşikar. Günümüz izleyicisini gerçek bir zamanda ve gerçek bir mekanda geçen bir hikaye izlediğine inandırmak kolay bir iş değil. Ancak bu, özel efektle yapıldığı aşırı belli olan birkaç sahne dışında dizide başarılmış. Prodüksüyonun gerçekle dansından Füsun’u canlandıran Eylül Lize Kandemir de bir söyleşisinde bahsediyor. Mesela Merhamet Apartmanı’ndaki dairenin gerçekliği ve detayları onu da bir oyuncu olarak oldukça etkilemiş. Zaten Zeynep Günay da sette ona ve diğer oyunculara sürekli “gerçeği arayın” demiş.

Oyunculuklara baktığımızda gerçeğin sadece arandığını değil bulunup seyirciye büyük bir ihtimamla sunulduğunu görüyoruz. Yürüyüşüyle, mimikleriyle ve sesiyle kafamdaki Kemal’den daha çok Kemal olan Selahattin Paşalı ve her sahnede rollerinin hakkını veren Bülent Emin Yarar ve Ercan Kesal bizi şaşırtmıyor. Ancak dizinin esas yıldızları kadın oyuncuları. Füsun’u canlandıran Eylül Lize Kandemir karakterin eylemliliğinin yitip gitmesine asla izin vermemiş. Hikayeye rağmen ayakta kalan bir Füsun var dizide. Kemal’in annesini canlandıran Tilbe Saran bir oyuncu nasıl rol yapmadan o karakterin ta kendisi olur dersi vermiş. Nesibe Hanım’a hayat veren Gülçin Kültür Şahin ise iyi yönetmenlerle ne kadar iyi işler çıkarabileceğini kanıtlamış. Dizi Kemal’in aşkının, takıntısının ve sonra da körlüğünün hikayesini anlatsa da kadın karakterlere can veren oyuncular sayesinde güncel duyarlıklara sadık kalıyor. “Ya adam da nasıl aşıkmış” tuzağına kolayca düşebilecek seyirciyi Kemal’e hak vermekten kurtarıp soruyorlar: Bu hikayede yanlış olan bir şeyler yok mu? Erkeklerin aşklarının vebalini neden hep kadınlar ödemek zorunda? Birisi işin içinden “ama sevdim” diye çıkabilir mi? Kandemir, Saran ve Şahin’in performanslarından bazen tek bir mimikle, tek bir tonlamayla bu soruların cevabını alıyoruz.

Dizinin eksik yanları hiç yok mu peki? Elbette var. Ay çiçeği tarlası sahnelerinde ve özellikle geçmiş zamanlarda Boğaz’ın resmedildiği sahnelerde bu kadar görsel efekt kullanılmasına gerek var mıydı, diye sormadan edemedim mesela. Veya özellikle 7. bölümde gördüğümüz ve zamanında Mad Men’e getirilen bir eleştiri olan “karakterlerimiz kendi hikayelerini takip ederken arka planda kimi tarihsel olaylar olur” durumunun zuhur etmesi dizinin büyüsünü bozabilecek başka bir olgu olarak karşımıza çıkıyor. Romanın Yeşilçam’la ve melodram türüyle oldukça sıkı bir ilişkisi var. Dizi görsel olarak bu ilişkiyi bize anlatabilecek araçlara sahipken bunları pek kullanmadığı için bir Yeşilçam sever olarak küçük bir hayal kırıklığı yaşadım. Ancak dizinin global bir platformda tüm dünyanın okuduğu bir yazarın romanının uyarlaması olduğunu düşündüğümüzde bu beklentimin karşılanmamış olması oldukça anlaşılır. 

Bugünlerde birisine ne izlediğini sorduğunuzda çok nadir Türkiye’de çekilen bir dizi yanıtı alıyorsunuz. Uzamasının önüne geçilemeyen bölüm süreleri, yapımcıların sansür kaygıları, dizi emekçilerinin haklarının sürekli göz ardı edilmesi ortaya çıkan dizilerin kalitesinin düşmesine ve hem yerelde hem de globalde seyircinin Türkiye menşeli dizilere mesafe almasına neden oluyor. Masumiyet Müzesi krizlerle boğuşan televizyon sektöründe hala iyi işler yapılabileceğini müjdeleyen bir iş. Bu dizi bahsettiğim krizlerden azade gibi görünen Netflix için de bir müjde aslında. Enfes Bir Akşam veya Kimler Geldi Kimler Geçti’den muzdarip biz izleyenlerin gecesine Masumiyet Müzesi adeta bir güneş gibi doğuyor. 

Dizi ne kadar izlenir, beğenilir ve başarılı olur, şimdilik kestiremiyorum. Ancak en azından dizinin kalitesinin bize bir iki şey gösterdiğini düşünüyorum. Öncelikle her fikre “bizim buralarda olmaz/yapılmaz” serzenişiyle yaklaşılmasının ülkenin yaratıcı potansiyeliyle alakalı değil, projelere yeşil ışık yakanların isteksizliği ve yeteneksizliğiyle alakalı olduğunu görüyoruz. Kemal ve Füsun kalbimizi kırmış, yaşadığımız aşkları ve ilişkileri sorgulatmış ve yitip giden bir İstanbul’un hatıralarına en azından nesnelerle tutunma hayalimizi harlamış olabilir. Ancak bence bu dizinin esas başarısı belki de yaptığı çok basit bir şeyde saklı. Masumiyet Müzesi özenli yazılmış, oynanmış ve çekilmiş. Biraz hikayenin ruhuna aykırı olacak söyleyeceğim ama, demek ki bazen bu kadarı bile yetebiliyor insana.  

Fotoğraflar: Netflix Türkiye

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.