Bir gemi, üç kutsal gelenek, çok daha eski Mezopotamya tabletleri ve tufandan sonra yükselen kokulu duman. Dr. Rana Babaç Çelebi, Ağrı’da Nuh’un Gemisi’ni değil, binlerce yıldır anlatmayı bırakmadığımız bir hikâyenin izlerini arıyor.
Bazı hikayeler tek bir medeniyete ait olamayacak kadar eski. Ağrı’ya giderken aklımda bu cümle vardı.
Sırt çantamda birkaç eski metin, Utnapiştim’in tütsüleri ve fazlasıyla soru. Karşımda ise insanlığın belki de en uzun süre anlatmaya devam ettiği hikâyelerden biri: Bir tufan geliyor. Dünya sular altında kalıyor. Bir insan önceden uyarılıyor. Bir gemi inşa ediyor. Yanına ailesini ve diğer yaratılmış olanları alıyor. Sular yükseliyor. Gemi bir dağa oturuyor. Kuşlar gönderiliyor. Toprak yeniden görünüyor.
Ve insan, karaya çıktığında ilk işlerinden biri olarak ateş yakıyor.
Bu hikayeyi Nuh adıyla biliyoruz.
Fakat Nuh’tan daha eski metinlerde başka isimleri var.
Belki de bu nedenle Ağrı’ya yalnızca “Nuh’un Gemisi gerçekten burada mı?” sorusuyla gitmek istemedim.
Benim merak ettiğim biraz daha başka: Binlerce yıl boyunca birbirinden farklı medeniyetler neden aynı tufanı anlattı?
Dağın üzerinde bir gemi
Doğubayazıt yakınlarındaki Durupınar Formasyonu’nu yukarıdan gördüğünüzde insan zihninin neden hemen bir gemi gördüğünü anlamak zor değil.
Yaklaşık 157 metre boyunca uzanan, sivrilen uçlarıyla toprağın içinde kalmış devasa bir tekneyi hatırlatan bu oluşum, 1959 yılında Türk Silahlı Kuvvetleri için bölgenin haritasını çıkaran Yüzbaşı İlhan Durupınar’ın hava fotoğraflarında dikkatini çekti. O tarihten beri de jeologların, araştırmacıların, inananların ve kuşkucuların birbirinden çok farklı yorumlarına konu oluyor.
İşin ilginç tarafı yalnızca şekli değil.
Yaratılış Kitabı’nda — Genesis 6’da — Nuh’a verilen gemi tarifi şaşırtıcı derecede teknik: 300 arşın uzunluk. 50 arşın genişlik. 30 arşın yükseklik.
Üç kat.
İçi bölmelere ayrılmış.
İçi ve dışı ziftle kaplanmış.
Yan tarafında bir kapı.
Üst bölümünde ise İbranice tsohar adı verilen, anlamı bugün dahi kesin olarak çözülememiş bir unsur: bir pencere, bir ışık açıklığı, belki de bambaşka bir şey.
Fakat burada dikkatli olmak gerekiyor. Antik “arşın”ın tek ve evrensel bir uzunluğu yok. Yaklaşık 45 santimetrelik bir cubit kabul edildiğinde 300 cubit yaklaşık 135 metre ederken, 52 santimetrenin üzerindeki “royal cubit” kullanıldığında yaklaşık 157 metreye ulaşıyor. Dolayısıyla Durupınar’ın uzunluğunun Genesis’teki gemiyle “birebir” aynı olduğunu söylemek, seçilen ölçü standardına bağlı. Benzerlik merak uyandırıcı; arkeolojik kanıt değil.
Belki de daha ilginç olan başka bir ayrıntı var.
Genesis aslında geminin Ağrı Dağı’na oturduğunu söylemiyor.
Metindeki ifade çoğul: “Ararat dağları.”
Buradaki Ararat’ın antik Urartu coğrafyasıyla ilişkilendirilmesi, bizi bugün tek bir zirveden ziyade Doğu Anadolu’yu da içine alan daha geniş bir dağlık bölgeye götürüyor.
Bir anda soru değişiyor.
“Nuh’un Gemisi Ağrı Dağı’nın neresinde?” yerine: “Eski metinlerin Ararat dediği coğrafya neresiydi?”

Hikâye Genesis ile başlamıyor
İşte benim için Ağrı’daki hikâyenin en güzel tarafı burada başlıyor.
1850’lerde Ninova’daki Asurbanipal Kütüphanesi’nde bulunan kil tabletlerden biri, 19. yüzyıl dünyasında büyük bir şaşkınlık yaratacaktı.
O tablet, bugün British Museum’da Flood Tablet olarak korunan, 1872’de George Smith’in okuyup dünyaya tanıttığı Gılgamış Destanı’nın XI. tabletiydi.
Ve üzerinde Genesis’tekine şaşırtıcı derecede benzeyen çok daha eski bir tufan anlatısı vardı.
Burada kahramanın adı Nuh değil: Utnapiştim.
Tanrı Ea — Sümerce adıyla Enki — yaklaşan tufanı ona haber verir.
Evini bırakmasını, bir gemi yapmasını ve içine “bütün canlıların tohumunu” almasını söyler. Ailesi, hayvanlar ve çeşitli zanaatkârlar gemiye alınır.
Fırtına başlar.
Altı gün yedi gece sonra sular sakinleşir.
Gemi bir dağa oturur.
Utnapiştim önce bir güvercin gönderir.
Geri gelir.
Sonra bir kırlangıç.
O da geri gelir.
Sonunda bir kuzgun gönderir.
Kuzgun suların çekildiğini görür; yer, eşelenir ve geri dönmez.
Bunu Genesis’teki Nuh anlatısıyla yan yana koyduğunuzda benzerlikleri görmemek neredeyse imkânsız.
Ama farklılıklar da en az benzerlikler kadar önemli.
Gılgamış’ın gemisi Genesis’te tarif edilen uzun gemi değildir; Babil anlatısındaki geminin geometrisi ve katları farklıdır. Geminin oturduğu dağ da Ararat olarak adlandırılmaz.
Kur’an-ı Kerim’in Hûd Suresi 44. ayetinde ise gemi Cudi’ye oturur.
Yani elimizde birbirinin fotokopisi hikâyeler yok.
Elimizde, yüzyıllar boyunca dönüşmüş olabilecek ortak bir anlatı hafızası var.
Ve Gılgamış bile başlangıç değil.
Akkadca Atrahasis Destanı’nda da tanrılar insanlığı yok edecek bir tufana karar verir; Enki/Ea bir insanı uyarır ve ona tekne yapmasını söyler. Bu tufan geleneğinin Eski Babil dönemine ait nüshaları biliniyor.
Anlayacağınız Nuh’un hikâyesini takip ettikçe geriye doğru gidiyoruz. Ve hikâye giderek Nuh’tan daha büyük hale geliyor.
Tufandan sonra koku
Benim için bütün bu anlatının en etkileyici bölümü gemi değil. Koku.
Genesis’te Nuh karaya çıktıktan sonra bir sunak kuruyor. Temiz hayvanlardan ve kuşlardan tanrıya bir ateş adağı sunuyor.
Ardından çok eski ve çok insani bir sahne geliyor: Tanrı hoş kokuyu alıyor.
Ve ardından bir daha yeryüzünü bu şekilde yok etmemeye karar veriyor.
Bundan daha eski Mezopotamya tufan anlatısında da felaketten kurtulan insan karaya çıkınca bir sunu hazırlıyor.
Gılgamış geleneğinde de tanrılar sununun kokusunu alıyor ve onun çevresinde toplanıyor.
Metropolitan Museum’un tufan anlatıları üzerine değerlendirmesinde de Utnapiştim’in gemiden indikten sonra tanrılara sunu yaptığı ve tanrıların dumanın kokusuna tepki verdiği anlatılıyor.
İşte benim araştırmalarımın başladığı yer tam olarak burası.
Ben bir tıp/parfüm tarihçisiyim. Eski metinlerdeki hikaye ve formüllerin izini sürüyor, o formüllerdeki bitkileri kendi toprağımda yetiştirip reçeteleri günümüze taşıyorum.
Bu yüzden Utnapiştim’in sunusu bana edebî bir sahne olarak değil, bir malzeme listesi olarak görünüyor. Kamış, sedir, mersin*. Üç bitki, üç ayrı yanma davranışı, üç ayrı koku — ve hepsi o coğrafyada bulunabilen, birlikte yakıldığında ne yaptığı bugün de sınanabilen maddeler.
Bir tütsüyü yeniden kurmak, o hikâyenin gerçekten yaşandığını kanıtlamaz. Yalnızca o satırları yazan insanın neyi koklamış olabileceğini yeniden koklanabilir hâle getirir. Benim işim bu: icat etmek değil, tercüme etmek.
Çünkü koku burada dekoratif değil.
Felaketle yeniden kurulan düzen arasındaki eşikte duruyor.
Su çekiliyor.
İnsan karaya çıkıyor.
Ateş yakılıyor.
Kapların altına kamış, sedir ve mersin yığıyor.
Aromatik duman yükseliyor.
Ve insan ile ilahi olan arasındaki ilişki yeniden kuruluyor. Tarih boyunca tütsünün neden yalnızca güzel kokmak için kullanılmadığını belki de bundan daha eski ve güçlü çok az sahne anlatabilir.

Peki gerçekten gemiyi bulmuş olabilir miyiz?
2026 yazında Durupınar’da bu soru yeniden bilimsel araçlarla sorulmaya başlandı.
Sivas Cumhuriyet Üniversitesi Arkeoloji Bölümü’nden Prof. Dr. Cenker Atila başkanlığındaki multidisipliner ekip, resmi izinlerle bölgede kapsamlı bir çalışma yürüttü.
Üniversitenin açıklamasına göre GPS haritalama, 2D ve 3D modelleme, gelişmiş yeraltı radarları ve karot çalışmaları araştırma programına dahil edildi. Beş ülkeden yaklaşık 20 bilim insanı ve öğrencinin katıldığı saha çalışmasının sonuçlarının ise 2027’de bilim dünyasıyla paylaşılması planlanıyor.
Ağrı’da Prof. Dr. Cenker Atila ile yaptığım görüşmede öğrendiğime göre, yaklaşık 90 günlük saha çalışmasının ardından 100–150 farklı noktadan alınan 1000’in üzerinde toprak örneği laboratuvara gönderildi.
Proje ekibi, özellikle organik materyaller üzerinde yapılacak incelemelerin oluşumun niteliğini anlamaya yardımcı olacağını söylüyor.
Daha önce yapılan radar çalışmalarında yeraltında doğrusal ve açısal anomaliler bulunduğu ileri sürülmüştü. 2026 taramalarında da farklı katmanlar ve anomaliler rapor edildi. Fakat bunların “oda”, “koridor” ya da insan yapımı bir geminin parçaları olduğunu söylemek için henüz erken.
Ve hikâyenin diğer tarafını görmezden gelmemek gerekiyor.
Durupınar üzerine yayımlanmış jeolojik çalışmaların önemli bir kısmı oluşumun doğal jeolojik süreçlerle açıklanabileceğini savunuyor. Jeolog Lorence Collins’in çalışmaları, geçmişte “taşlaşmış ahşap” veya metal bağlantı parçaları olarak yorumlanan bazı materyallerin bazalt, magnetit ve doğal jeolojik oluşumlarla açıklanabileceğini ileri sürüyor.
Şu anda elimizde kontrollü bir arkeolojik bağlamdan çıkarılmış, tarihlendirilmiş işlenmiş kereste; insan yapımı birleşme elemanları veya gemi inşasını gösterecek bağımsız biçimde doğrulanmış bir buluntu yok.
Bu nedenle bugün söyleyebileceğimiz en doğru cümle son derece sade: Nuh’un Gemisi bulundu diyemeyiz.
Ama Durupınar’ın ne olduğunu anlamaya yönelik, güncel görüntüleme ve laboratuvar yöntemlerini kullanan kapsamlı bir araştırma sürüyor. Ve bence bu, zaten yeterince heyecan verici.

Göbekli Tepe’den sonra
Ağrı yolculuğum sırasında beni en çok düşündüren şeylerden biri de zaman oldu.
Çünkü birkaç yüz kilometre güneybatıya gittiğimizde insanlık tarihini zaten bir kez yeniden düşünmemize neden olmuş başka bir Anadolu coğrafyasına ulaşıyoruz: Göbekli Tepe.
UNESCO’nun tarihlendirmesine göre buradaki anıtsal yapılar yaklaşık MÖ 9600–8200 arasında, yani günümüzden yaklaşık 11 bin yıl önce avcı-toplayıcı topluluklar tarafından inşa edildi.
Bu önemli.
Çünkü popüler kültürde Nuh’un tufanı bazen insan uygarlığının başlangıcı gibi anlatılıyor. Oysa arkeoloji bize çok daha eski bir insan dünyasını gösteriyor: anıtsal yapılar kuran, hayvanları taşa işleyen, ritüeller gerçekleştiren, bir araya gelen topluluklar.
Dolayısıyla yarın Durupınar’da gerçekten antik bir gemi bulunduğunu varsaysak bile, bu insanlık tarihinin “başlangıcı” olmayacak.
Belki başka bir şey olacak.
Çok eski bir felaketin maddi hafızası. Bu ayrım bana hikâyeyi daha az değil, daha fazla ilginç kılıyor.
Belki soru yanlış
National Geographic’in görüştüğü arkeologlar, Nuh’un Gemisi’ni belirli bir tarihsel nesne olarak tanımlamanın metodolojik sorunlarına dikkat çekiyor. Genesis’in kendisi Nuh’u modern kronolojiye bağlayabileceğimiz bağımsız bir tarih vermiyor; “Ararat dağları” da tek bir arkeolojik lokasyon göstermiyor.
Bu nedenle bilim insanının sorusu “İncil doğru mu?” olamaz.
Soru daha küçük ve daha ölçülebilir olmak zorunda: Bu oluşum doğal mı?
İçinde insan faaliyetinin izi var mı?
Organik materyal varsa nedir?
Ne zaman buraya geldi?
İşlenmiş ahşap var mı?
Varsa hangi türe ait?
İnsan yapımı bir yapı varsa nasıl inşa edildi?
Ve en önemlisi: kaç yaşında?
Bu soruların cevapları henüz elimizde değil.
Belki birkaç yıl sonra Durupınar’ın olağanüstü derecede gemiye benzeyen doğal bir jeolojik oluşum olduğunu söyleyeceğiz.
Belki beklemediğimiz bir şey bulacağız.
Bilimin güzel tarafı da burada.
Sonucu baştan seçmemek.

Ararat’ta
Ağrı’ya giderken yanımda eski metinleri götürmemin nedeni buydu.
Bir metni kanıtlamak için değil.
Bir coğrafyanın binlerce yıl boyunca nasıl bir hikâyenin taşıyıcısına dönüştüğünü görmek için.
Bir tarafta toprağın altında çalışan radarlar, alınan numuneler ve laboratuvar sonuçlarını bekleyen bilim insanları.
Diğer tarafta kil tabletlere çivi yazısıyla kazınmış Mezopotamya tufanları.
Sonra Genesis.
Enok geleneği.
Kur’an-ı Kerim.
Ve yüzyıllar boyunca aynı felaketi farklı dillerde hatırlayan insanlar.
Hepsinin çok öncesinde, Anadolu’da taş sütunların üzerine hayvanlarını işleyen başka insanlar.
Belki Durupınar’ın altında bir gemi yok.
Belki var.
Bugün bunu bilmiyoruz.
Fakat şunu biliyoruz: İnsanlar binlerce yıldır büyük bir suyun dünyalarını yok ettiği, birkaç kişinin hayatta kaldığı ve hayatın yeniden başladığı bir hikâyeyi birbirlerine anlatıyorlar.
Ve anlatının en eski biçimlerine yaklaştığınızda geriye yalnızca gemi kalmıyor.
Su.
Dağ.
Hayvanlar.
Bir kuşun geri dönmesini bekleyen insan.
Ateş.
Ve dumanın içinden yükselen koku.
Ağrı’da benim peşinden gittiğim şey belki de tam olarak buydu.
Bir gemiden çok, insanlığın hatırlamayı hiç bırakmadığı bir hikâye.
*Akkadca bitki adlarının modern botanik türlerle eşleştirilmesi her zaman kesin değildir; burada “mersin” tercih edilen çeviri karşılığı olarak kullanılmıştır.
Fotoğraflar: @cenkeratila, @araguler_official, British Museum