Milenyal grisiyle tasarlanmış bir mutfağı, ‘estetik korkaklık’ adında bir suçlamayı, zevki ‘yapay zeka çağının son sermayesi’ ilan eden bir manşeti ve benim eski sevgilimden ayrılır gibi bıraktığım bir alışkanlığı tek makalede birleştiriyorum. İyi zevkin sınıfsal tarihinden camp’in ticarileşmesine, bir şeyi sevdiğini savunmadan söyleyebilmenin neden bu kadar zorlaştığına dair konuşalım mı?
Bir gece, uyumam gerekirken, en sevdiğim yazarlardan birinin profilini açtım. Kendine ‘moda medyumu’ (fashion psychic) diyor ama bütün duruşunu biyografisindeki dört kelime özetliyor: ‘I hate good taste.’ Yani, iyi zevk denen şeyden nefret ediyor. Yaptığı iş de bunun üstüne kurulu; bir kıyafete, bir ‘sade ama şık’ kombine bakıp altındaki görünmez sosyo-kültürel kodlarla okumakla, ‘Bu neden zevkli sayılıyor?’ sorusunun cevabını çıkarmakla ilgileniyor. Tuba Avalon, geçen gün Substack’ine şöyle yazmıştı: ‘Moda aç insanlarla dolu ama neredeyse kimse modaya aç değil.’ Yani, herkes statüye aç da disipline veya onu okumaya ilgili değil… Onu okudukça hem rahatlıyorum hem de suç üstü yakalanmış gibi hissediyorum çünkü yıllardır performansını sergilediğim örüntünün moda ayağını önüme sermiş durumda; benim farkım ise yapı-söküme uğrattığım zevkin başkasınınki değil kendiminki olması. Sedyeye yatırılmış hasta benim.
Çünkü bir süredir, bir şeyi sevdiğimi fark ettiğim an, sevginin kendisinden önce savunmasını hazırlıyorum: Bu neyi ima ediyor? Bunu beğenmek beni ne yapar? Kime karşı neyi savunmuş sayılıyorum? İçimde yıllardır uyumamış, fazla mesai yapan bir avukat var; her zevkimi mahkemeye çıkarıyor, ben de aynı anda hem sanığım, hem savunma avukatı, hem de en dipte bir yerde, daha dava başlamadan ‘Ay bu ne güzelmiş’ demiş olan çocuk. Bunu uzun süre ‘iyi zevk sahibi olma yolunda ilerlemek’ sandığıma eminim, teşhisimi çok sonra koysam da… Komik kısım geliyor: Meğer bu süreçte sadece kendi kendimi yargılamayı öğrenmişim.
Bu ‘iyi zevk’ tartışması pek görünmez değil aslında. Bunları sorgulayıp kendi seçimlerim üzerine düşünmeye başladığım aynı hafta, internetin kalabalık bir köşesi de bir mutfak yüzünden birbirine girmişti: Altı milyon kez izlenen bir ‘öncesi/sonrası’ fotoğrafıydı herkesi foruma davet eden. ‘Öncesi’ kısmında her şey açık gri, o ‘milenyal grisi’ (millennial gray) denen rengi takip eden minimalizm; ‘sonrası’nda ise lacivert fayanslar gelmiş, tezgahın üstünde yüz parça var, neredeyse son 10 yılın ‘iyi zevk’ kurallarını neşeyle çiğneyen bir kaosla karşı karşıyayız. Altına biri şunu yazmış: ‘İnsanlar eskiden kötü zevklerini taşıyacak cesarete sahipti; şimdiyse estetik korkaklık pandemisinde yaşıyoruz.’ Ona da gelmiş beş bin küsur beğeni. Aylardır bir yazıya sığdırmaya çalıştığım şeyi tek bir tweet, tabii ki daha net şekilde terimlenmişti; estetik korkaklık (aesthetic cowardice).
Bir de o hafta, bir moda platformu zevki ‘yapay zeka çağının nihai sermayesi’ ilan etti. Makineler her şeyi üretebilirken, ‘Bu olsun!’ diyebilme yetisi, insanın son üstünlük kalelerinden biri haline gelmiş. Ben ise kendi köşemde ‘Aptal küçük fikirlerimi geri istiyorum’ diye bir şeyler karalıyordum; sesimi bir zamanlar Twitter’da bırakmışım, iyi zevkin peşinde kaybolurken. Bir yanda sermaye, bir yanda çöpe atılan referanslar, ortada da zevkinden boşanmaya çalışan ben. Kolay olan bütün yazı boyunca, ‘Algoritma zevkimizi tektipleştirdi’ savıyla söylenmek; bu arada, o yazıyı da yazmışımdır zaten. Şu an eklemek istediğim şey, zevki mahkeme salonuna çevirenin sadece algoritma olmadığı. Onun arkasında da insanlık var ya sonuçta. Perdeyi indiriyoruz. İyi zevk, en başından beri bir sınavdı, jüri kadrosu değişip duruyor sadece. Üstelik daha sinsi bir şüpheye sahibim: Biz iyi zevkten hiç uzaklaşamadık ki zaten? Ancak kötü zevk denen şeyi metalaştırıp ona ‘özgürlük’ dedik. Kaçış diye satılan kapı da aynı binaya açılıyordu. Şimdiden altını tekrar çizeyim, yoksa yazının bütün ahlakı çöker, amanın! Bu itirazı yapan kişi olarak mesleğim de ‘iyi zevke sahip olmak.’ Şikayet ettiğim mahkemenin bir de hakimi olmaya çalışıyorum.

İyi zevkin tapusu kimde?
Peki, bu sınav ne zaman yürürlüğe girdi? Nathalie Olah, Bad Taste kitabında güzel bir şey söylüyor: Aynı dağınık, tıka basa dolu oda, işçi sınıfının evindeyse zevksiz ve pespaye, Kral Charles’ın salonunda, iyi ışıkla sergilendiyse ‘eski para’ (old money) sayılabiliyor. Kaos aynı kaos; değişen tek şey kime ait olduğu. E olay hiçbir zaman odanın kendisi değildi, içinde oturandı önemli olan… ‘Zevk ile sınıf,’ diyor Olah, ‘artık neredeyse aynı şeyi tarif ediyor; ya vardır sende, ya yoktur.’ Ve iyi zevk çoğu zaman sistemin kendi yarattığı işçi sınıfına bir bedel olarak kesiliyor, ‘finansal güvenlik holüne girişin şartı’ adında. Sistemin talihlileri, seçilmişler ise isterse ‘domuz gibi dağınık’ yaşamakta özgür; katı estetik terbiye hep aşağıya uygulanıyor.
Bu yeni değil tabii. ‘İyi zevk’ algısı gökten inmedi. On sekizinci yüzyılda, yükselen burjuva kendini soyludan ayırmak isterken bir detay olarak icat edildi: Bir standardı olabilecek, öğrenilebilecek, dolayısıyla sahibini sınıflandıracak bir şey. Kant, onu ‘çıkarsız’ (disinterested) ve herkes için geçerli bir yargı diye kutsadı (çıkarsız yargı verebilmek de bir ayrıcalıktır tabii; karnı tok olanın çıkarı olmaz). Ama sosyolog Pierre Bourdieu, o kutsamayı tek cümlede deldi: ‘Zevk sınıflandırır ve sınıflandıranı da sınıflandırır.’ Daha eskiye gideni de var: Bir zamanlar hangi kumaşı, hangi rengi kimin giyebileceğini doğrudan kanun söylüyordu; adı da gösteriş yasalarıydı (sumptuary laws). Yani, yanlış rengi giydin diye devlet seni cezalandırabiliyordu; bugün o işi bir alıntı-tweet çok daha ucuza görebiliyor.
İyi zevk o yasaların kibar torunu: Artık kanun sana neyi giyemeyeceğini söylemiyor, zevkin söylüyor. Olay bizde bitiyor, ulaşabildiklerimiz veya etikette, hatta seçimlerimize zaman ayırabilmemizde de değil… Yerseniz. Bugün buna sessiz lüks (quiet luxury) diyoruz; logosuz, o yüzden gıkını çıkarmıyor ama pek pahalı. Sessiz olması şart ve o sessizliği ikna edici biçimde sergilemek başlı başına bir servet istiyor. Milenyal grisi de böyle bir şeydi aslında; kimseyi rahatsız etmeyen, herkesi bir anda ‘zevkli’ kılabilen, güvenli bir orta yol. Estetik korkaklık dediğimiz şey, biraz da sınıfsal bir emniyet kemeri olarak işlev görüyor. Moda özelinde bir baş rahibesi var bu dinin: Phoebe Philo. Eski Céline’in etrafında kurulan kült; logosuz paltoyu, kusursuz kesimi, ‘anlayan anlar’ sessizliğini iyi zevkin zirvesi ilan etti. İşin cilvesi şu: Sarkaç maksimalizme kaydığında bile, (Marc Jacobs coşkusunu ele alalım mesela), şifre değişmiyor, sadece kostüm değişiyor. Az da pahalı olabiliyor, çok da; asıl algoritmada işe yarayan marifet, hangi fazlalığın ‘doğru,’ hangisinin ‘zevksiz’ sayıldığını bilmekten geçiyor. O bilgi de tabii çeşitli sermayelerle geliyor; parayla, çevreyle, içine doğduğun ortamla.
36 Beden, isyan couture
İyi zevkten şu ana kadar kaçıldığı oldu mu? Oldu. Altmış yıl önce Susan Sontag ona bir isim taktı; camp. ‘Kötü zevkteki iyi zevki keşfetmek’ diyordu, ‘çok özgürleştirici olabilir.’ Camp, sistemin dışına itilenlerin (çoğunlukla kuirlerin) icazetli iyi zevke karşı kurduğu bir hayatta kalma diliydi. Fazlalığı, başarısız ciddiyeti, ‘o kadar kötü ki iyi’ olanı sevmekten geçen bir lingo. Kasıt ise abartılı eski Hollywood melodramları, tüylü boalar, drag, ciddi olmaya çalışırken gülünçleşen her şey: ‘Camp, ahlakın çözücüsüdür; öfkeyi nötrler, oyunbazlığı davet eder.’ Yani tam da benim ‘Bu, şu yüzden sorunlu ama…’ (‘It is problematic, but—’) cümlesiyle kuşandığım zırhımın panzehiri.
Ama kaçışın kapıları da satılık bayadır. Adorno ve Horkheimer’ın seksen yıl önce literatüre soktuğu gibi, anaakım yenemediği bir alt kültürü yutar, ehlileştirir, rafa geri dizer; Vivienne Westwood’un çengelli iğnesinin önce isyan, sonra podyum dekoru, en sonunda kraliçeden gelen bir ‘dame’ unvanı olması gibi. Sisteme küfreden iğne, kırk yıl sonra sistemin madalyası olabiliyor. Camp de 2019’da Met Gala teması olduğunda çoktan evcilleşmişti. Charli XCX’in üzerine konuşmasını bitiremediğimiz brat albümü, camp’in mantığını giymişti ama işlevini tersine çevirdi; dağınıklığı küratörlüydü, ‘brat green’ tescili alınmasa da bir markanın rengi haline geldi, isyan daha doğar doğmaz amacına uygun şekilde kopyalanabilir bir koda dönüştü. Camp değildi yani, ticarileşmiş bir camp’ti (commercial camp) ve çok da işe yaradı.
İşin güzeli, Essex’te yetişen XCX, bunu sektör öznelerinin pek çoğundan iyi biliyor. Birkaç ay önce çıkan ve pek beğenilmeyen Music, Fashion, Film albümü brat’in dağınık neşesini bırakıp kendi meta anlayışını sahneye koyuyor. SS26 şarkısında açık açık söylüyor: ‘Politikam bir basın stratejisi olarak işleyebilir, kökenim de bana iyi bir USP (benzersiz satış önerisi) kazandırır.’ Card Declined’da ise (Kartın Reddedildi) herhangi bir şeyin satın alınabildiğine de giriyor: ‘Biraz mücevher alırım, bir de kişilik.’ Albüm kapağında kendisi bile yok; yerine üç erkek yönetmen-müzisyen-tasarımcı var (John Cale, Marc Jacobs, Martin Scorsese) ve plaktaki tek konuk yönetmen David Cronenberg. Dolayısıyla bence bu albüm, bir eleştirmenin dediği gibi, ‘İsyanın endüstri içinde sahici olup olamayacağını, yoksa sorgulamanın kendisinin de satılabilir bir ürüne mi döndüğünü’ soruyor. (Albümü eleştirenlerden biri, ‘Başkalarının neden bu kadar kötü zevki var?’ diye sorgulayan kitabın yazarı Carl Wilson, bu arada. Zevkin eleştirmeni, zevki yapısöküme uğratan albümünü eleştiriyor, bu kadarına da ben bayıldım). Bir başkası ise albümü ‘Kendini karşı kültürün kraliçesi ilan etmek bu’ diyerek özetliyor; oysa karşı kültürü oturulacak bir tahta çevirmemek zaten mesajın ta kendisi olmalı. Hiçbirine cevap vermiyor zaten Charli. Sadece göz kırpıyor: Wink wink.

Herkesin giyotini kendine
Buraya kadar hep ‘onlar’ dedim; şimdi ‘ben’e döneyim, çünkü asıl mahkeme salonu benim kafamın içinde. Bentham’ın panoptikonunu hatırlayın: Ortadaki gözetleme kulesinin etrafında hücreler; gardiyanı hiçbir zaman göremezsin ama her an izlenebileceğini bildiğin için kendini kendin hizaya sokarsın. Bugün aynı kule dinamiğini keşfet sayfaları üstleniyor. İyi zevk de artık öyle çalışıyor; kimse bakmasa bile her beğenimi kendim yargılıyorum. İnternet bu halime bir isim bile taktı; ‘düşünce kızı’ (thought daughter), yani okuduğunu ve düşündüğünü estetik bir kimliğe çeviren kız. Sorun düşünmek değil elbette; sorun düşünceyi de bir vitrin nesnesine çevirmek zorunda kalmak. Biri güzel yazmış: ‘Entelektüellik trend olduğunda süse dönüşme riski taşıyor; derinlik davet olarak işlemiyor, sadece kişinin derin olduğuna dair bir işaret haline geliyor.’ Bir şeyi sevmeden önce arkasına makale zımbalamak, ‘estetik korkaklık’ diye bahsettiğimiz şeyin ta kendisi. O makaleleri zımbaladığımız yer de bu aralar Substack oluyor; bakalım, kaçış diye gittiğimiz oda da bir başka satış reyonu ama dinamiklerin nasıl işlediğini ancak gözlemleyerek değerlendirebileceğiz.
Charli de 2025’in Aralık ayında orada ‘The Death of Cool’ başlığıyla uzun bir yazı yayınlamıştı, konusu da havalı olmanın önlenemez çöküşüydü. Tezi ilk bakışta oldukça cömert: Ticari olmak havalı olmayı bozmaz, bunu savunan kapı bekçiliği ‘elitist ve sıkıcı’dır, yüksek ile alçak kültür pekala karışabilir. Ama havalılığın asıl nasıl öldüğünü de söylüyor: Herkese hitap etmeye çalışınca, özgüllük dağılıp markalar sulandırılmış halini benimseyince, tıpkı brat’in başına geldiği gibi, ‘her şey genelleşir, bayatlar, sıkıcılaşır.’ Sonra da, o kadar kapı bekçiliğini reddettikten sonra, kapıya yeni bir bekçi dikiyor: ‘Öz güven ve zevk sahibi olmak her şeyi havalı tutabilir’ diyor. Yani gardiyanı kovup yerine o da ‘zevk’ adında bir türlüsünü oturtuyor; iyi zevk döngüsünün en zarif haline varıyoruz böylece, hem de sanatçının kendi kaleminden.
Twitter, o mahkemenin kafamda ilk kurulduğu yer, kararını çoktan vermişti tabii: ‘Aptal popçu, zevki kendi icat etti sanıyor’ diyerek. Günümüzün sistemi şöyle işliyor: Tek cümleyi kırp, alıntı-tweet giyotinine yerleştir. Charli’nin metasının görünemediğini düşünüyorum çünkü herkes içerik çöplüğünde o kadar yorgun ki timeline’ın tek vitesi var; tek cümlelik mahkumiyetlere aşığız. Oysa marifet, onun bu çelişkiyi bilerek yazması ve kendi deyişiyle ‘pazarlama karşıtlığı’nın (anti- marketing) da bir pazarlamaya dönebildiğinin altını çizmesi. Aynı çarkın içindeyiz; kaçışı ilan etmek, kaçışı satmanın en yeni yolu.
Savunmasız zevk
Özetle, ‘iyi zevk’ denen şeyden boşanmak da öyle çok kolay değil. 2010’ların sonundaki ‘Kötü zevk denen şey iyi zevke denk düşüyor’ matematiği de yeni bir hiyerarşi kurmuştu zaten, geldiğimiz nokta belli. Mahkemeyi bir türlü dağıtamıyoruz! Yeterince içinizi kararttıysam, bir paylaşımım daha var; hemen öncesinde onu etiketlerle anlatmamı gereksiz bulacak birinden alıntı yapacağım. Meslektaşım ve zevkleriyle ortaklaştığım N. Can Kantarcı’ya ‘Sen zevkini nasıl edindin?’ diye sorduğumda, hükümle hiç ilgisi olmayan bir cevap aldım: ‘Zevk doğuştan sabit bir şey değil; bir şeylere yöneldikçe, vakit ayırdıkça ve o şeylerle tekrar tekrar karşılaşarak inşa ettiğimiz bir şey. O yüzden dönem dönem maymun iştahlı olmak da kritik. Neyi sevdiğini keşfetmenin yolu, çoğu zaman önce neyi sevmediğini deneyimlemekten geçiyor.’ Belki aradığım kaçış patikası buradan geçiyordur; zevki hükümdense, maymun iştahlı bir eleme ve yakınlaşma süreci olarak geri kazanmaktan. Bir şeyi, arkasına dava dosyası eklemeden sevebilmekten. Aptal, küçük fikirlerimizden ilerlemekten.
En başta alıntıladığım cümlelerden birine döneceğim: Herkes aç ama neredeyse kimse doyuracak şeylerin peşinden gidemiyor veya karınlar konformist tercihlerle doyuvermiş. Eh, belki statüye değil de şeyin kendisine yeniden acıkmayı hatırlamak işimize yarar. Bir filmi, bir şarkıyı, Pinterest’te daha nasıl kombinleneceği afiş edilmemiş bir tasarımı, arkasına gerekçeler dosyası eklemeden sevdiğini açıklamak da benzer bir işe yarayabilir. Bugün şahsi zevkimiz üzerine düşünebilecek kadar zamana sahipsek, cesaret dediğimiz de buna denk düşüyor; insanın zevkini savunmaya kalkışmadan taşıyabilmesi ve onu dilerse, her daim evirip çevirebilmesi.
Mutlak bir çözüm vaadine ulaşamam, biliyorum. Bu yazının kendisi de bir zevk performansı olarak okunabilir, hatta yer yer ‘thought daughter’ alışkanlıklarımdan hiç kaçamıyorum. O yüzden ricam şu: Bu yazıyı beğenirseniz ne olur sebebini açıklamaya kalkmayın, savunmalarımız hazır olmadan sevişelim ve mahkemeye çıkarsak da önce kendi kafamızı kendimiz kesmeyelim.
Fotoğraflar: Getty Images Türkiye