Çağdaş sanat yalnızca sanatçıların üretimleriyle değil, bu üretimleri mümkün kılan kurumlar, koleksiyonlar ve düşünsel tartışmalarla birlikte şekilleniyor. Bu alanın hem teorik hem de kurumsal tarafında aktif rol oynayan isimlerden biri de Dr. Kumru Eren.
Kültür varlıkları alanında iş geliştirme, koleksiyon ve varlık yönetimi üzerine uzmanlaşan Eren, ulusal ve uluslararası sanat kurumlarında danışmanlık ve program yürütücülüğü yaptı. Jean-Luc Nancy’nin düşüncesi üzerinden ele aldığı “Türkiye’de Çağdaş Sanatta Küreselleşme” başlıklı doktora çalışmasıyla akademik alanda da dikkat çeken Eren, Marmara Üniversitesi’nde “Eleştirel Sanat Kuramları” dersini verdi. Sergi katalogları ve sanatçı monografilerinin yanı sıra, Istanbul Art News, Artam, Varlık, Hürriyet Kitap Sanat ve Hürriyet Seyahat gibi yayınlarda kaleme aldığı yazılarla çağdaş sanata dair eleştirel tartışmalara katkıda bulundu.
Borusan Contemporary’nin artistik ve yönetsel direktörlüğünü yürüten Eren; AICA Türkiye, Ulay Vakfı’nın Dostları, IACCCA, Baksı Kültür Sanat Vakfı, Baksı Platformu ve TOBB Türkiye Kreatif Endüstriler Meclisi üyesi. Dr. Kumru Eren ile çağdaş sanatın güncel dinamiklerini, yaratıcı endüstrilerin dönüşümünü ve sanat kurumlarının bugün üstlendiği rolü konuştuk.

Borusan Contemporary, dijital sanat ve yeni medya alanında Türkiye’de öncü kurumlardan biri. Sizce dijital sanatın bugün geldiği noktada en heyecan verici dönüşüm nerede yaşanıyor?
Sanatçıların günlük kullandıkları teknolojileri yeni ifade biçimlerine dönüştürebilmeleri, taşınabilir kültür ortamlarıyla sanatın mekândan bağımsız deneyimlere de aracılık edebilmesi heyecan verici gelişmeler. Edisyon ve farklı medya kullanımlarıyla, fotoğraf başta olmak üzere lens bazlı sanat pratikleri, her geçen gün daha çok tercih ediliyor.
Çağdaş sanat dünyası son yıllarda koleksiyonculuktan sergileme biçimlerine kadar ciddi bir dönüşümden geçiyor. Siz bu değişimi kurumların ve sanat izleyicisinin ilişkisi açısından nasıl okuyorsunuz?
Koleksiyonerler değiştikçe, koleksiyonerlik de değişiyor. Boomers kuşağının antika ve güzel sanatlara olan merakının, Milennial ve Z Kuşağında tasarım, lüks ve yaşam tarzını da içerisine alan bir sanat anlayışıyla daha fazla yaşamın içerisine penatre olduğunu görüyoruz. Geçtiğimiz yılların zorlu ekonomik koşullarına rağmen, 2024 ile 2025 yılları arasında koleksiyonerlerin varlıkları %5 oranında daha fazla sanata kaydığını ve sanata katılımın ve varlık tercihinin bu alandan yana kullanıldığını görebiliyoruz. Her şeye rağmen, sanat alanı direncini korumayı başardı. Dijital sanat eserlerinin bu dirençte büyük payı olduğunu söyleyelim; zira koleksiyonelerin satın alım ve katılım tercihinin de %51 oranında dijital sanat ürünlerinden yana olduğu kaydedildi.
Doktora çalışmanızda çağdaş sanatta küreselleşme olgusunu ele alıyorsunuz. Bugün Türkiye’de üretilen çağdaş sanatın küresel sanat sahnesiyle kurduğu ilişkiyi nasıl değerlendirirsiniz?
Küreselleşme olgusu son yirmi yıldır başlayan bir eğilim ve pandemi ile süregelen lokalleşme rejimiyle giderek etkisini yitirmiş bir olgu. Aslında dünyanın bir süredir Doğu -Batı olarak ayrılması yerine; gelişme odaklı Kuzey-Güney ayrımından söz edebiliriz. 90’lı yıllarda çağdaş sanatta küreselleşme İstanbul Bienali’nin öncüsü olan büyük sergiler ve festivaller ile yaşanan bir hizalanmaydı. Bugün yaşanmakta olan lokalleşme eğilimlerine rağmen, Türkiye’nin uluslararası ölçekteki sanatçı ve kurumlarıyla, çağdaş sanat dünyasının bir parçası olarak özellikle Kıta Avrupa’sının etkin bir aktörü olduğundan bahsedilebilir.
Yeni kuşakların sanatla kurduğu ilişki giderek daha dijital, daha hızlı ve daha katılımcı bir hale geliyor. Bir kurum olarak genç izleyiciye ulaşmanın en etkili yolları sizce neler?
İzleyiciyle yaratabileceğiniz en güçlü etkileşim, dünya ölçeğinde kabul gören ve yaşadığımız dünyanın bugününü anlamlandırmaya katkı sunan sanat eserlerini sunabilmekte. Ancak kapsayıcı bir dil ve etkin iletişim, daha genç kuşakları kucaklayabilmek açısından kullanılması gereken enstrümanlar.
Yaratıcı endüstriler bugün sadece kültürel değil aynı zamanda ekonomik bir güç alanı. Sanat ekonomisinin Türkiye’deki potansiyelini ve karşılaştığı en büyük zorlukları nasıl görüyorsunuz?
Dizi ve oyun sektörlerinin hacim olarak başı çektiği yaratıcı endüstriler, ülkemizin en önemli ihracat ürünlerinden birini oluşturuyor. Ülkemizin dönemsel olarak karşılaştığı jeopolitik riskler, enflasyonist ekonomik koşullar ve kur tarafındaki dalgalanmalara rağmen, Türkiye’nin yaratıcı potansiyelinin her geçen gün ivme kazandığını söyleyebiliriz.
8 Mart vesilesiyle sormak isteriz: Kültür ve sanat alanında çalışan kadınların üretim ve görünürlük açısından bugün hâlâ karşılaştığı temel meseleler sizce neler?
Kültür-sanat kurumları yapısal olarak, kültürün kendi etki alanı dışında toplumsal katkı, eğitim, sürdürülebilir kültür, kapsayıcılık gibi çok katmanlı bir düzlemde işliyor. Bu nedenle kapsayıcılık ve eşitlik söyleminin bu düzlemde kendine uygun bir iklim bulması şaşırtıcı değil. Kadınların daha geniş temsil alanı bulduğu kültür-sanat dünyasında, toplumsal cinsiyet rollerine dair algının her kademede kırıldığını başlasa da, özellikle alandaki kadın liderliğinin daha fazla desteklenmesi gerektiğini düşünüyorum.