Moda Haberleri

Bugünün geleneği: Okuyan-kadın performansı

Bugünün geleneği: Okuyan-kadın performansı

Ya kitap okumaya geri döndük ya da kitabı doğru açıyla tutmayı çok iyi öğrendik. Aradaki farkın neden önemli olduğu ve neden olmadığı; Fendi Baguette çantadan yola çıkarak okuyan-kadın performansının ne zaman gerçeğe dönüşebileceği üzerine.

O gün ilk Fendi Baguette’imi almak gibi bir niyetim yoktu, sadece çift dikişli tişörtlere bakmak için girmiştim. Beyoğlu’ndaki Bushwick çocuklarının favorisi olan sokaktaki Mels’in küratörü çantayı uzattı ve ben o klasik tasarımın yataylığına sahip olmayan, dikey boydaki şişko bir ekmek bagete bakıp tereddüt ederken, ‘Buna kitap da sığıyor’ dedi. Bir Baguette’e zar zor iPhone Max boyutunda telefon sığmalı, bunu ikimiz de biliyorduk. Silvia Venturini’nin, 1997’de kol altında taşınan Parizyen hamur işinden esinlenip tasarladığı, Sex and the City’de Carrie’nin soyguncuya ‘Ama bu sıradan bir çanta değil ki, bir Baguette!’ diye bağırdığı efsaneden söz ediyoruz. Uzun lafın kısası, cümle bende layığıyla işe yaradı çünkü satın alacağım şey zaten imajın kendisiyle ilişikliydi, yanında kitabıyla dolaşan bir kadın olmakla.

Merhaba, ismim Alara ve ben kitapların hardcover versiyonlarını toplayan, komodininde onlardan oluşan bir kuleyi keyifle büyütme bağımlısıyım. Bundan ne kadar utanıyorum, emin değilim. Lisansım karşılaştırmalı edebiyat olunca performatiflikle suçlanma oranım azalmıştı nasılsa. Zaten yalnız da değilim. New York ve Londra’nın en Instagram-friendly mekanlarından Climax Books, sosyal medya hesaplarında filmlerdeki kitapla görünen kadınların sahnelerini derliyor ve orada kendimi görüyorum. Miss Congeniality’nin (2000) açılışında Sandra Bullock’un canlandırdığı FBI ajanı, operasyona hazırlanırken Rusça gramer çalışıyor, birkaç sahne sonra rozetini bırakıp bir güzellik yarışmasına, yani bambaşka bir performansa giriyor. Scully ise 1996 tarihli bir X-Files bölümünde, bölümle aynı isme sahip, kapağında koca gözlü bir uzaylı duran bir kitabın arkasında durarak dizinin kurgusunu sağlamlaştırabiliyor. Doğru kitap doğru ellerde durunca anlamlar imge dünyasında da katmanlaşıyor. Tezimiz şu: Kitap da kostümün bir parçası. O zaman bu kostümü layığıyla taşımak üzerine konuşalım.

En seksi kitapçılar

Zaten katı kapitalizm de bu kostüm ekine bayılıyor. 2026’da bir markanın CMO’su işinde iyiyse, o markanın en gözde aksesuarı bir kitapçıda rahatça pazarlanabiliyor. Örnek kitapçıların arasında, bahsettiğim Climax Books var; Dazed’in eski genel yayın yönetmeni, şimdi Acne Studios’un Marketing-bir-şeyi Isabella Burley’nin 2020’de kurduğu, nadir sanat kitapları ve erotika satan, ‘seksi ve öfkeli’ dükkan. New York Times onu “Kitapçısı, ‘Sex sells’ kuralını iyi biliyor” başlığıyla yayınladı, stilistler ve fotoğrafçılar kitapçının seçkisini araştırma kütüphanesiymiş gibi kullanıyor. Elbette Saint Laurent’ın brütalist Babylone’u, Lagerfeld’in yıllar önce açtığı 7L’i, Gucci’nin New York’taki Wooster kitapçısı ve Marc Jacobs’ın Bookmarc’ı da örnekler arasında. Miu Miu’nun parklarda düzenlenen Literary Club serisi, Chanel’in Rue Cambon’daki edebiyat buluşmaları, Dior’un ilk baskı roman kapaklarını (Dracula, Ulysses, Les Fleurs du Mal gibi) tasarıma yansıttığı Book Tote’u aynı yarışta.

Nedeni basit. Kitap kültür, merak ve seçicilik imasını beraberinde taşıyabilen nesnelerden biri ve taşıyanı hakkında da hüküm kurdurabiliyor. Ekrana boğulmuş bir dünyada basılı kitabın kendisi yeniden bir lüks konumuna geçti. Yani bütün bu markalar, okuma listelerini bir it-bag mantığıyla satma motivasyonuna sahip. E ama, kitap kulüplerini bu markalar icat etmedi. Üniversitelerden ve erkeklerin Felsefe kulüplerinden dışlanan kadınlar, yüzyıllar önce kendi okuma çevrelerini kurmaya zaten başlamıştı. 1827’de Massachusetts’te siyah kadınlar Society of Young Ladies’i kurmuştu; İç Savaş dönemine gelindiğinde ABD’de yerel edebiyat toplulukları yaygınlaşmıştı. O zaman bu buluşmalar radikal sayılıyordu, bugün parka kurulan high-end kioskların büyükannesi, şimdikine kıyasla daha az kapitalistti.

“Okuyan kadın” performansı

Kadınlığın ve kitapların ilişkisi epeydir imge dünyasıyla iç içe, rahatça tehlikeli sularda yüzmekle de ilişkilendirilebilir. Sanat tarihçisi James Conlon, okuyan kadın imgesinin rahatsız edici olduğunu söylemiştir çünkü kitap, özneyi ‘Erkek egemenliğinin dünyasından çıkarabilir.’ Théodore Roussel’in 1886 tarihli The Reading Girl’ü, okuma eylemini ve çıplaklığı yan yana koyup kadına kendine ait bir arzu alanı tanımakla ilişkilendirilir. Yani bir kadını kitapla resmetmekle bugün onu doğru açıdan kitabıyla fotoğraflamakla aynı karşılığı alabilir.

İşte bu yüzden bugünün ‘Entelektüel içerikler üretmenin tek sebebi estetiğinle uyuşması’ azarı bana bayat, hatta ahlak bekçiliği gibi geliyor. İnternet onları lit girl diye tanımladı, sonra thought daughter olarak. Céline’in 11 yıl önce gazeteci ve yazar Joan Didion’ı marka yüzlerinden biri seçmesi kadar prodüksiyonlu-niş olamadıkları için, internette içerik üreten kadınları daha kolay yargılıyoruz. Bütün bunlar sadece performanssa ne olacak ki? Olsun. Koca sektörün aydın erkeklerin tekelinde kalmasına gerek yok ki canım, en ucuz polisiyeyi de en ağır teoriyi de okurken görülmesin mi kadınlar? Kafam çok karışık. Nasılsa, performans çoğu zaman bir oluşun provası değil midir?

Pozlar bir kenara, fiziksel medyada hakikaten fotoğraflanamayan bir çekirdek hala duruyor bence. Kütüphane kürasyonumu veya daha grunge bir havayla topladığım fanzinleri çekip üzerine kinda chic yazsam dijital dünyada tutar belki ama aynı zamanda o kitabın sayfalarının bana verdiklerini de kadraja almam için, orada belli bir zaman geçirmem gerekir. İşin güzeli, sanat tarihinin de sonunda oraya varması. Tehlikeli diye resmedilen okuyan-kadın, Gwen John’un 1918 tarihli The Convalescent’inde, mahremini koruyan bir sığınak gibi okunmaya başlıyor. Jenny Odell’in sözleriyle, direnmek kendini kolayca sahiplenilemeyecek bir şekle sokmaksa; okuma eyleminde daldığın an görünmez, bu yüzden bir noktada satılamaz olursun. O zaman poz da gerçek, o an da otantik kalır; ikisi aynı sayfada, aynı anda yaşayabilir.

Kendine ait boş zamanlar, hemen şimdi!

Tezimin son maddesi ise şu: okumak boş zaman ister, boş zaman ise en adaletsiz paylaşılan şeylerden biri. O yüzden okumayı geri kazanmak hem bireysel hem de kolektif bir iş. Kişisel tarafı sade. Canının sıkılmasına izin vermek, Kate Lindsay’in dediği gibi hayatın kendini gerçekleştirmesine izin vermek anlamına gelebiliyor. Kolektif tarafı ise daha eğlenceli. Shelfie ekonomisi bizi bir kitabı sahiplenip sergilemeye itiyor, oysa okumanın en eski teknolojisi (ve büyüsü) ödünç alma sürecinden geçiyor. Sezonun en şık aksesuarı belki de pahalı bir it-bag’in yanına iliştirilmiş bir kütüphane kartıdır, kim bilir? Kadın+, her şeyi okusun, okuduğunu göstersin, isterse biraz poz da kessin. Yeter ki gerçekten okusun veya okuyabilmeye zaman ayıracağı aralığı mümkün kılmasına bir şeyler yardımcı olsun. Ve sonunda isteyen herkesin performansına vakti olabilsin. Lütfen!

“-Mış” gibilerimize dair

Bu sayfaların tasarımına karelerle dağılan kadınlar, farklı dönemlere ait. Kimi 1910’ların bir bahçesinde okuma çevresinde, kimi 1936’da merdivende yan yana, kimi 1945’te bir parkta tek başına romanına dalmış. Hepsi ‘okuyan-kadın’ olarak geçiyor; kimi poz veriyor, kimi kendini anda çoktan kaybetmiş. Fotoğraf makinelerinin, aradaki farkı gösterebilme yeteneğinden pek emin değilim. Zaten konu da bu. Okuyan- kadın olma performansı sonunda bizi gerçekten okuyan kadınlara çeviriyor; poz ile oluş aynı sayfada duruyor. İlk Fendi Baguette’imi hatırlıyor musunuz? Çıkmadan içine attığım kurgudışı her kitabın bana sağladığı, bana en şık hissettiren şey: Canım sıkıldığında çıkarıp kitabıma dalabileceğimi bilmenin özgürlüğü.

Sonuçta okuma işi yüzyıllık bir kulüp ve üyeliğin tek şartı var; okumayı istemek. En ucuz aşk romanını en ağır teoriyle aynı çantaya koy, kitabını kafede kapağı görünsün diye masaya bırak… Pozu ver, yeter ki bir gün o pozun içine gerçekten düşebil. Performansın hakkını ver. Çünkü “okuyan-kadın”a numara ayağı çeken patriyarka, bundan korkuyor gibi duruyor. Ve sen büyülü kuşanmanı gerçekleştirdiğinde, yani kitabın içinde gerçekten kaybolduğunda, senden başkası seni göremez. ‘Kinda’ değil, en şık halin de zaten o: Kadraja hiç girmeyen, yalnızca senin olan o yarım saatin bağlamı. Endişelenecek bir şey yok, the kids are alright.

Fotoğraflar: Getty Images Türkiye

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.