Kadın Dünyası

Çağdaş Antigone, İoanna Kuçuradi’nin ardından: “Bugüne kadar yazdıklarım başkaldırımın ifadesidir.”

Çağdaş Antigone, İoanna Kuçuradi’nin ardından: “Bugüne kadar yazdıklarım başkaldırımın ifadesidir.”

İoanna Kuçuradi, 2 Ekim’de İstanbul’da aramızdan ayrıldı. 4 Ekim’de 90. doğum günü olacaktı; cenazesi o gün kalkıyor, Şişli Rum Ortodoks Mezarlığı’na gömülecek.

Felsefeyle Beyoğlu’ndaki Zapyon’da tanıştı; İstanbul Rumlarının 1875’ten beri açık olan kız lisesi, Platon’un Kriton’u ve Savunma’sı orada eline geçti. Bu ülkede felsefenin kurumlarını büyük ölçüde o kurdu: Hacettepe’nin Felsefe bölümünü 1969’da, Türkiye Felsefe Kurumu’nu 1974’te, İnsan Hakları Felsefesi Kürsüsü’nü ise 1998’de. Dünya Felsefe Kongresi 2003’te onun başkanlığında İstanbul’da toplandı; kongre 1900’den beri yapılıyor, ilk kez Müslüman çoğunluklu bir ülkeye gelmişti. Kant’ın Pratik Aklın Eleştirisi’ni Türkçeye o çevirdi.

Onu anarken, ardında bıraktığı ayrımın şu an ne kadar kıymetli olduğunu konuşmak lazım.

Yirmi dört yaşında bir yazı

27 Mayıs 1960 darbesinin ardından Milli Birlik Komitesi 147 öğretim üyesini üniversiteden uzaklaştırdı. Listede Kuçuradi’nin hocası Takiyettin Mengüşoğlu da vardı. Mengüşoğlu Göttingen ve Berlin’de okumuş, Berlin’de Nicolai Hartmann’ın öğrencisi olmuş, “insan nedir” sorusunu felsefenin merkezine koyan Alman akımını, felsefi antropolojiyi İstanbul’a getirmişti; insanı bilen, yapan, değer veren bir “olanaklar varlığı” olarak tarif ediyordu. Kuçuradi’nin sonradan “insanın değeri olanaklarından gelir” diye kuracağı fikrin kökü burada. Yirmi dört yaşındaki öğrencisi o ay Kişi başlıklı bir yazı yazdı. Sonra asistanlık sınavından geçirilmedi, İstanbul’da kalamadı, 1965’te Erzurum’a gitti. Yıllar sonra kendi felsefesini tek cümleyle özetledi: “Bugüne kadar yazdıklarım başkaldırımın ifadesidir.” Yani “kişi” onun için bir kavram olmadan önce bir deneyimdi: kendisine değer biçilmiş bir genç kadının cevabı. Dostu Kemal Demirel ona bu yüzden “çağdaş Antigone” derdi; doğruyu söyleyen, bedelini ödeyen, geri adım atmayan.

Nietzsche’yi bütün olarak okumak

İlk kitabı Nietzsche ve İnsan, 1967’de Yankı Yayınları’ndan çıktı. O yıllarda Nietzsche Türkiye’de ya “Tanrı öldü” diyen adamdı ya da Nazilerin filozofu; ikisi de kendi sözlerinden değil, kız kardeşinin düzenlediği notlardan ve İkinci Dünya Savaşı’nın gölgesinden geliyordu. Nietzsche’nin kendisi nihilizmi savunmamıştı, teşhis etmişti: eski değerler çökünce yerine ne koyacağız sorusuydu derdi. Kuçuradi önsözde uyarıyor: Nietzsche’de “sözler insanı çok kolay aldatabilir; söylendikleri bütünden çekip çıkarılınca çelişik görünen birçok cümle yan yana dizilebilir.” Onu bütün olarak okuyunca ortaya çıkan şey, insanı ilk kez bir filozofun ana sorusu yapan bir düşünürdür. Nietzsche’nin üst değerler dediği şeyi, bilimi, sanatı, felsefeyi, hukuku, insanın türce taşıdığı olanakların ürünleri olarak aldı. Kendi ana fikrine de buradan vardı: insanın değeri, bu olanaklara sahip olmasından gelir. İnsan hakları üzerine söylediği bir cümleyi de yıllar sonra buraya bağlayacaktı.

Değer biçmek, değerlendirmek

Bütün felsefesi küçük bir ayrımın üstünde durur. “Değer biçmek” ile “değerlendirmek” aynı şey değildir. Değer biçmek, elimizdeki hazır ölçütle bir şeye hızla etiket yapıştırmaktır; iyi, kötü, bizden, onlardan. Değerlendirmek ise o tek olaya bakmak, neden yapıldığını, hangi koşulda yapıldığını, insanın değeriyle ilişkisini anlamaya çalışmak, sonra konuşmak. Etik (1988) kitabında eylemi üç parçaya ayırır: değerlendirme, yaşantı ve yapma. Üçü birbirinden ayrılmaz; değerlendirmeden yapılan şey eylem değil, reflekstir.

Şimdi etrafa bakın. Filme üç yıldız veriyoruz, insana “red flag” diyoruz, yazının tamamını okumadan yorum atıyoruz. Algoritma zaten değer biçerek çalışır; bize önerdiği her şey bir etiketin sonucudur. Bir meselenin hangi tarafta olduğunu öğrenmek, meselenin ne olduğunu öğrenmekten önce geliyor. Kuçuradi 2021’de Açık Radyo’da kutuplaşmayı şöyle anlatmıştı: değer yargıları kültüre göre değişir, ama değerlendirme kişinin kendi gözüyle bakmasını ister ve biz ikincisini yapmıyoruz.

İlke olarak insan hakları

“İnsan hakları gerçeklikte değillerdir,” diyordu, “bunlar ilkelerdir.” Haklar dünyanın nasıl olduğunu anlatmaz; nasıl olması gerektiğini söyler. Bir yerde çiğneniyor olmaları yok oldukları anlamına gelmez, çiğnendikleri anlamına gelir. Bir hak, biri karar verirken ona baktığı anda iş görür. Evrensel olmaları da her yerde geçerli oldukları anlamına gelmez; Kuçuradi bunu da açık açık söylerdi. Bu cümleleri ailenin ne olduğunun, kimin aile sayıldığının yeniden tartışıldığı bir dönemde okumak başka türlü ağır geliyor. Onun ayrımı burada da işliyor: kişiye bakmakla kişiye değer biçmek aynı şey değil. Doksanlardan itibaren insan hakları eğitimiyle uğraştı, bunun için merkezler ve programlar kurdu. Derdi müfredat değildi; insanların önlerindeki olayda bir hak sorunu olduğunu görebilmesiydi. Eğitimi bir “insanlaşma süreci” olarak tanımlıyordu: kişiye, insanın işini yapabilecek hale gelmesi için yardım etmek.

Nereye bakacağını bilmek

Eğitim hakkında tek cümlesi var, hepsini özetliyor: “Felsefe eğitimi, eğitilene nereye bakacağını gösteren eğitimdir.” Cümlenin ağırlığı ‘nereye’de. Ne göreceğini kimse size gösteremez ama bakılacak yeri gösterebilir. Öğrencileri onun derslerinde “problem gören göz” edindiklerini anlatıyor. Az okurmuş, okuduğunu da kendi derdine çevirirmiş. Bunu bir filozof için eksiklik sayanlar olmuş. Herkesin her şeyi okuduğu ve hiçbir şeye bakmadığı bir dönemde bana tam tersi geliyor; az okuyup uzun bakmak daha çok ilgimi çekiyor.

Kuçuradi doksan yıl yaşadı, bunun yetmişini bakmayı öğretmekle geçirdi. Biz hala puan veriyoruz. Onu anmanın bir yolu belki de bir şeye değer biçmeden önce bir kere durup değerlendirmeyi denemek. Zor olduğunu o da söylüyordu.

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.