Röportaj

Casper Faassen ile röportaj

Casper Faassen ile röportaj

Uluslararası sanat sahnesinde güçlü bir yer edinen Casper Faassen, eserleri önemli koleksiyonlarda yer alan ve dünyanın farklı şehirlerinde sergiler gerçekleştiren bir sanatçı. Fotoğraf ile resmi aynı yüzeyde buluşturan üretim dili, onu çağdaş sanat içinde özgün bir konuma taşıyor. Faassen, fotoğrafı an’ı kaydetmekten çok belleğin nasıl şekillendiğini keşfetmek için kullanıyor.

Resimle kurduğu ilişki, imgelerinde bilinçli bir mesafe, sis ve eksik bilgi hissi yaratıyor. ReCollection serisinin Türkiye’deki sunumu ve Pera Müzesi bağlamı, bu yaklaşımı kültürel miras ve bakışın sorumluluğu üzerinden yeniden okumaya açıyor.

Bu söyleşide Faassen, pratiğini biçimlendiren kavramları kendi deneyimlerinden anlatıyor.


Fotoğraf ile resim arasındaki sınırı bilinçli olarak dönüştüren görsel diliniz, sizi çağdaş sanat içinde özgün bir konuma yerleştiriyor. Kendi pratiğinizde bu disiplinlerarası yaklaşımı nasıl tanımlıyorsunuz?

Farklı mecralar arasında geçiş yapmak bana çok doğal geliyor. Uzun süreler boyunca sezgisel bir şekilde çalışmaya çalıştığınızda, tek bir mecraya bağlı kalmak sınırlayıcı olabiliyor. Kendimi tek bir ifade biçimine alıştırmamaya özen gösteriyorum. Eğer anlatmak istediğimi vurgulamak ya da daha iyi aktarmak için resim kullanabiliyorsam, kariyerimin erken dönemlerinde bu alanda kendimi eğitmiş olmaktan mutluluk duyuyorum. Yeterince denememiş ve yeterince başarısız olmamışsanız, farklı alanlarda üretmek göz korkutucu olabilir. Bir sanatçı olarak olgunlaştıkça, örneğin fotoğraf alanında bu kadar takdir görmüşken, koreografi ya da müzik gibi alanlarla kendimi ifade etmeye çalışmak daha da zorlaşıyor. Ama işin iyi tarafı şu: Yaş aldıkça başkalarının ne düşündüğünü daha az önemsiyorum ve bu da yeni şeyler denerken kendimi eskisi kadar güvensiz hissetmememi sağlıyor.

Fotoğraflarınız belirli bir anı belgelemekten ziyade bir hatıranın hissini çağrıştırıyor. Sizin için hangisi daha etkileyici: Gerçek bir anın kendisi mi, yoksa hafıza fikri mi?

Gerçek bir an, eninde sonunda bir hatıraya dönüşür. Belirli karşılaşmalar ya da anılar; bağlamların, sosyal, duygusal ve kültürel unsurların ve aynı zamanda beklentilerin bir karışımıdır. Ama gerçek anlar — mutluluk anları — bana çok daha sık, onlara açık olduğumda geliyor. Örneğin doğadayken; zihnim boşken, nefes alıp duyuları temizlediğimde. Boşlukta, şeylerin arasındaki alanda çok şey bulunabileceğini hissediyorum. Ve bu geçici anları zaman zaman yakalayabilmeyi umuyorum. Dansın ve hareketin o uçucu formu, stüdyoda bilinçli olarak yaratmaya çalıştığım bir şey. Bu yüzden şansa ya da tesadüfe daha az yer var ve süreç, umduğum sonucun aksine daha az meditatif oluyor.

İşlerinizde figürler nadiren kendilerini izleyiciye tamamen teslim eder; arada çoğu zaman bir mesafe, bir örtü ya da bir katman vardır. Bu mesafe estetik bir imzanız mı, yoksa görünürlüğe dair daha derin bir şüpheden mi kaynaklanıyor?

İlginç. Görünürlüğe dair bir şüphe fikrini biraz düşünmem gerekiyor. Bunun büyük bir kısmı elbette Orpheus mitine dayanıyor. Eurydice’ye bakmak için döndüğünde, onu sonsuza dek kaybeder. Her şeyi görmek, her şeyi kaybetmek anlamına gelebilir. Ama bu beni bir şüpheci yapmıyor; ben son derece görsel bir insanım. Fotoğraf işlerimde, iyi bir tabloya bakarken hissettiğim şeyi yakalamaya çalışıyorum. Karşınızda gördüğünüz şey, gerçek kişi değil; tuval üzerindeki boyadır. Bu doğal bir mesafe yaratır ve bana göre bu, gerçekçi bir temsile bakmaktan daha rahatlatıcıdır. Dağın önündeki sise ya da benimle özne arasındaki perdeye güçlü bir şekilde çekiliyorum. Net güneş ışığı, görmek istediğim şey hakkında fazla bilgi verir. İşlerimde bilginin eksikliği, yoruma daha fazla alan açıyor. Bir de gözlemci sanatçının pozisyonu var; bu da kendimi rahat hissettiğim bir yer. Orada değilim, kendimi öznenin uzağına koyuyorum. Stüdyosunun bir köşesinde, parti yapan insanlara bakan ama hiçbir zaman tam anlamıyla onların parçası olmayan Andy Warhol gibi.

ReCollection serinizi Türkiye’de sunmak, bu imgeleri ait oldukları coğrafyayla yeniden diyaloğa sokuyor. Aynı zamanda Pera Müzesi’nde “Kesişen Dünyalar” koleksiyon sergisi kapsamında ürettiğiniz yerleştirme, bu anlatıyı daha da güçlendiren bir bağlam yaratıyor. Bu karşılaşmayı kurgularken sizin için en belirleyici fikirler nelerdi?

ReCollection serisi, daha önce toplanmış olan nesneleri yeniden toplama fikrine dayanıyor. Yeni düzenlemeler oluşturarak, farklı anlatıları görünür kılabiliyorum. Batılı bir çerçeve içinde büyümüş biri olarak, eşitsiz ve sömürgeci koşullarda edinilmiş büyük bir kültürel zenginliğin ortasında yetiştim. Bunun farkında olmak karmaşık bir duygu. Günlük hayatta “miras” dediğimiz şeyin içine gömülü ayrıcalığı kabul etmek rahatsız edici. ReCollection, bu gerilimle kurduğum bir temas biçimi. Nesneleri yeniden düzenleyerek ve yeni takımyıldızlar oluşturarak bakış açısını kaydırmaya çalışıyorum — tarihi silmek için değil, onu şekillendiren hiyerarşileri sorgulamak için. Bakışı yeniden konumlandırdığımızda ne olur? Hayranlık ve sahiplenmenin uzun zamandır bir arada var olduğunu kabul ettiğimizde? Türkiye’de sunmak bu diyaloğu derinleştirdi. Coğrafya, işe başka bir katman ekliyor; Batılı kurumların tarihsel olarak çekip aldığı kültürel kökenlerle işi yüzleştiriyor. Pera Müzesi’ndeki yerleştirme, yerinden edilme, nesnelerin göçü ve bakmanın katmanlı etiği üzerine mekânsal bir düşünmeye dönüştü. Bu tarihler çözüme kavuşturulmak için değil, daha bilinçli bir şekilde içinde durulmak için var.

Kariyeriniz boyunca birçok ödül ve uluslararası takdir aldınız. Bunlar sanatsal yolculuğunuzda nasıl bir rol oynadı? Sizin için gerçek başarı nedir?

Takdirin benim için önemli olmadığını söylersem yalan söylemiş olurum. Elbette işin karşılık bulması insanı mutlu ediyor. Ama stüdyodaki üretimle, işin stüdyodan çıkıp dünyayla paylaşılması arasında büyük bir fark olduğunu fark ediyorum. Alkışın hızlıca kaybolduğunu ve asıl hedefim olmadığını öğrendim. Beni ayakta tutan şey, kendi merakım ve kendimi şaşırtma isteğim. Her gün stüdyoya, beni biraz olsun yukarı taşıyacak bir şey yaratmaya çalışmak için gidiyorum. Tatmin orada, başarı hissi de orada yatıyor. İşim ve onun nasıl olması gerektiği konusunda benden daha talepkâr kimse yok. Bu yüzden, övgü söz konusu olduğunda biraz şüpheciyim sanırım. Röportajda tam bir daire çizmiş olduk. Gözümde “başarmış” insanların aslında öyle hissetmediklerini söylediklerinde bunun doğru olamayacağını düşünürdüm; şimdi ise biliyorum. Başarılı bir sunumun ertesi sabahında mücadele aynı şekilde devam ediyor: Kendimi yeniden icat etmeye çalışmak.

Fotoğraflar: @casperfaassen

İlginizi çekebilecek bir diğer yazı >>>>>> Londra Moda Haftası Sonbahar/Kış 2026: Deneysellik, kimlik ve tasarımın entelektüel gücü

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.