Başak Doğan için koro, notaların ötesinde bir şey: birlikte dinlemek, hata yapmaya alan açmak ve farklı seslerin aynı anda var olabildiği bir alan kurmak. Chromas’tan Vokal Akademi’ye uzanan çalışmalarında koro müziğini statik bir formdan çıkarıp yaşayan bir sahne pratiğine dönüştürüyor.

Koro müziğini izlerken insanın aklına hep şu geliyor: tek tek sesler birleştiğinde ortaya çıkan şey, hiçbir sesin tek başına yapamayacağı bir şey. Siz çok sesliliği sadece müzikal bir teknik olarak değil, neredeyse bir düşünme biçimi olarak ele alıyorsunuz gibi görünüyor. Sizin için “çok sesli olmak” ne demek?
“Neredeyse bir düşünme biçimi olarak çok seslilik”: ne kadar müthiş bir tanım, müziğimizin ve kolektif var oluşumuzun tam kalbini anlatıyor. Benim için en kıymetlisi korodaki her sesin kendi karakterini koruyup aynı zamanda başkalarıyla birlikte var olması. O birliktelikten doğan şey, hiçbir sesin tek başına yapamayacağı bir şeyi ortaya çıkarıyor. Dinlemek, alan açmak ve bazen geri çekilmeyi bilmek; bunların hepsi müziğin içinde olduğu kadar hayatın içinde de var.
Sizin yolunuz biraz alışılmadık bir yerden başlıyor: Boğaziçi’nde müzik felsefesi, ardından Danimarka’da ritmik koro şefliği. Felsefe ile müzik arasında sizin için nasıl bir bağ var? Bir koro yönetirken hala “filozofça” sorular dolaşıyor mu aklınızda?
Çocukluğum boyunca müzik hayatımın içindeydi. Ailemin yönlendirmesiyle üniversitede müzik dışında bir alan okumaya karar verdim ve Boğaziçi’nde felsefe okudum. Çok severek okuduğum bir bölümdü; bu sırada müzik de hayatımda hep var olmaya devam etti, hatta bölümden daha çok vaktimi alacak şekilde!
Felsefe özellikle bana mantığı ve farklı bakış açılarını aynı anda görebilmeyi öğretti, bu düşünme sistemi hayatın her anı için geçerli. Okuduğum yıllarda ilk korolarımı kurmaya ve yönetmeye başladım, koro şefliğine de bu sayede yöneldim, önce deneyimleyerek öğrendim, ve işte bu dedim! Bugün topluluk içinde bireysel özgürlük ve kendini olduğu gibi ifade edebilme üzerine düşünmemde bunun etkisi büyük. Vokal Akademi çatısı altında uluslararası festivaller organize ediyor, farklı bakış açıları sunan ve insanların kendini keşfetmesine alan açan atölyeler yapıyoruz. Bunları yaparken felsefe eğitiminin bana kattıklarından hala faydalanıyorum.
Danimarka’daki eğitiminizde “sezgisel şeflik” fikri üzerine çalıştınız. Bir orkestrada ya da koroda şef çoğu zaman kontrol figürü olarak düşünülür. Siz sezgiyi ve anlık iletişimi merkeze koyan bir yaklaşım öneriyorsunuz. Sahnede bu sezgisellik nasıl çalışıyor?
Danimarka benim için gerçekten dönüştürücü bir deneyimdi. Orada bizim kültürümüzde çok da alışık olmadığımız bir şeyle karşılaştım: hata yapabilme özgürlüğü. Hatalar üzerine düşünmeyi, onları pratik etmeyi ve hatta alkışlamayı öğrendim. Hataların korkulacak ya da utanılacak bir şey olmadığını; aksine yeni ilham noktalarına açılabildiğini gördüm. O dönemde yeni kurduğum Chromas ile bunu birlikte deneyimledik ve sahnede uygulayarak geliştirdik. Koro bir enstrüman ama aynı zamanda yaşayan bir organizma. Onu gerçekten dinlediğinizde ve tüm üyelerine kulak verdiğinizde ortaya çıkan enerjiyle yeni müzikler yaratmak, bunu da kimseyi köşelere sıkıştırmadan yapmak mümkün.

Chromas’ın konserlerini izleyenler genellikle şunu söylüyor: Bir “koro konseri” gibi başlamıyor ve klasik bir konser gibi de bitmiyor. Seyirciyi performansın içine çeken, sahnede doğaçlamaya alan açan bir yapı var. Koro müziğini böyle daha canlı, daha geçirgen bir forma dönüştürmek sizin için neden önemliydi?
Koro konserleri çoğu zaman oldukça statik bir formda ilerliyor. Ben sahnenin daha canlı ve daha geçirgen olmasını istedim. Seyircinin sadece izleyen değil, atmosferin bir parçası olduğu bir alan. Doğaçlamaya yer açtığınızda müzik gerçekten o anda yaşayan bir şeye dönüşüyor. O anın tekrar edilemez olması benim için çok değerli. Her korist kendi enerjisini sahneye taşıyor.
Geliştirdiğiniz şeflik yönteminin merkezinde Vocal Painting var. Sözsüz bir iletişim dili üzerinden anlık müzik üretmek fikri ADHD zihnim için çok büyüleyici. İlk kez bu yöntemle çalıştığınızda ne hissetmiştiniz? Bir koro için kontrol ile özgürlük arasındaki denge nasıl kuruluyor?
Bir koro şefi olarak görevim, koronun tüm unsurlarına özgürlük alanı tanımak. Kontrol etmeyi tercih ettiğim tek şey aslında bu. Vocal Painting (VoPa), Danimarka’da yaratıcısı Jim Daus Hjernøe’den öğrendiğim, yaklaşık yüz işaretten oluşan pedagojik temelli bir doğaçlama dili. Biraz önce bahsettiğim hata özgürlüğünü de içinde barındırıyor. Aynı zamanda tüm dikkatinizi işaretlere ve sürekli değişen müziğe verdiğiniz için ister istemez “an”da kaldığınız bir deneyime dönüşüyor. Bu sırada çok farklı müzikler o anda, canlı olarak ortaya çıkabiliyor. Konserlerde seyirciyi de bu sürece dahil etmeyi seviyorum. Sadece birkaç işareti öğreterek hep birlikte kendi yarattığımız melodileri söyleyebiliyoruz.
Chromas’ın repertuvarında farklı türler bir araya geliyor; caz, pop, çağdaş vokal teknikleri… Ama aynı zamanda Türkiye’den müziklerle kurduğunuz özel bir ilişki de var. Yerel müziklerle çağdaş koro estetiği arasında nasıl bir köprü kuruyorsunuz?
Repertuar oluşturmak benim için biraz derin bir kazı yapmak gibi. Araştırma sırasında kimsenin keşfetmediği müziklerin içinde kendimi bulduğum oluyor. Türkiye’den ya da dünyadan diye çok ayırmıyorum. Kulağımızda tınladığında seslerin bir titreşim yaratması ve yakın armonilerle çok sayıda insan sesine bölünerek bir bütün oluşturması benim için önemli. Bazen bir Şebnem Ferah şarkısını düzenlerken buluyorum kendimi; bazen çağdaş besteci Eric Whitacre’ın bir eserini çalışırken. Kimi zaman Coldplay’in bir şarkısı, kimi zaman birlikte sahne alma onuruna eriştiğimiz Bobby McFerrin’in bir eseri… Çok seslilik bizim müzik kültürümüzde çok yaygın olmadığı için repertuarımızda Kuzey Avrupa’dan ve farklı coğrafyalardan eserler de yer alıyor. Haitice bir şarkı da var; Mirkelam’dan Hatıralar da.

Bir koro aslında çok ilginç bir liderlik modelini de içinde barındırıyor. Ortada bir şef var ama müzik ancak herkesin sesiyle mümkün oluyor. Siz kendi liderliğinizi nasıl tanımlıyorsunuz? Yönetmekten çok yönlendirmek gibi bir şey mi bu?
Ben sahnede bir alan açıyorum. Bu alan güvenli bir alan ve herkes burada kendi gibi var olarak bütünün parçası olabiliyor. Bazen birlikte hata yapıyoruz; bazen bunu sahnede yapıyoruz. Ama hatalarımızı da sahipleniyoruz ve müziğimizi yapmaya devam ediyoruz. Koro şefinin en önemli görevi bana kalırsa bu güvenli, ilham veren ve keyifli alanı koruyabilmek.
2020’de kurduğunuz Vokal Akademi, bir eğitim alanı olarak çerçevelense de aynı zamanda bir topluluk gibi çalışıyor. Bugün genç müzisyenlerin böyle kolektif alanlara neden ihtiyaç duyduğunu düşünüyorsunuz?
Vokal Akademi çok sesli vokal müziği daha fazla genç yetişkinle buluşturmayı hedefleyen bir yapı. Aynı zamanda dünyaca ünlü eğitmenler, şefler ve korolarla bağlantı kuran; bu insanlar arasında bilgi paylaşımı sağlayan bir platform. Bu çatı altında benim yönettiğim iki koro var: 11 yıllık Chromas ve 6 yıldır faaliyet gösteren Vibe. Bunun yanında farklı ve pek karşılaşılmayan konularda atölyeler düzenliyoruz. Bazen yurt dışından eğitmenler getiriyoruz, bazen de VoiceUp gibi büyük bir festival düzenleyip yirminin üzerinde ülkeden müzisyenleri ve koristleri İstanbul’da buluşturuyoruz. Genç yetişkinler bilgiye her zaman kolay ulaşamıyor; özellikle de bu bilgi yurt dışındaysa. Benim arzum Vokal Akademi’nin bu bağları kolaylaştıran bir ekosistem yaratması.
Kurucusu olduğunuz VoiceUp A Cappella Festival de bu topluluk fikrinin bir uzantısı gibi görünüyor. Bu festivali başlatırken nasıl bir boşluğu doldurmak istediniz?
VoiceUp’ı iki yılda bir düzenliyoruz ve bugüne kadar iki kez gerçekleştirdik. Şimdiden bir sonraki edisyon için yurt dışından talepler gelmeye başladı. Türkiye’de çok sesli müzik üzerine bir festival yapmak idealist bir fikir gibi görünse de hem ülkemize farklı seviyelerde müzisyenlerin ilgisini çekiyor hem de gençlere yeni bakış açıları kazandırıyor. A cappella müzik çok farklı türlerle buluşabilen bir alan; içine girdikçe bunun ne kadar geniş bir dünya olduğunu daha iyi görüyorsunuz.

Uluslararası festivallerde ve yarışmalarda Türkiye’yi temsil ediyorsunuz, Dünya Koro Konseyi’nde yer alıyorsunuz. Bugün dünyada koro müziği sahnesine baktığınızda Türkiye nerede duruyor sizce?
Son yıllarda Türkiye’de koro müziği üzerine, özellikle yerel yönetimlerin desteklediği festivaller yapılmaya başladı. Farklı türlerde vokal kullanımının da arttığını görüyoruz. Sosyal medyada vokal teknik “challenge”larının da popüler hale gelmesi bu alanın görünürlüğünü artırıyor. Ama yine de yeterli değil. Koronun bir sahne sanatı olarak algılanması ve bir koronun bireylerden oluşan yaşayan bir organizma olduğunun anlaşılması önemli.
Dünyaya baktığımızda Raye ya da repertuarımızda da yer verdiğimiz Yebba gibi sanatçıların çok sesli vokali müziklerinin doğal bir parçası olarak kullandığını görüyoruz. Bizim kültürümüzde ise koro dendiğinde daha çok TSM ya da halk müziği koroları akla geliyor. Biz biraz da bu algıyı kırmaya çalışıyoruz. O yüzden sahnede farklı bir dil kuruyoruz; koristlerin mikrofonlandığı, ışık ve görsel olanakların hikaye anlatımına dahil olduğu bir performans dili. Yani şunu fark etmeliyiz: bir koro da star’ın ta kendisi olabilir, yıldızlık kavramı sadece tekil bir egonun sahip olabileceği bir şey değil!
Müzik dünyasında sahnede liderlik hala çoğunlukla erkek figürlerle ilişkilendiriliyor. Siz hem bir koro şefi hem de bir topluluk kurucusu olarak kadınların müzikteki liderliğini destekleyen bir pozisyondasınız. Bu alanda nasıl bir değişim görüyorsunuz?
Koro şefliği de pek çok liderlik rolünde olduğu gibi uzun süre erkek figürlerle tanımlandı. Bu yüzden işinizi yaparken ya daha “erkeksi” olmanız ya da aşırı anaç bir tavır sergilemeniz beklenebiliyor. Net ve kararlı olduğunuzda ise bu kolayca “öfke” olarak yorumlanabiliyor. Bugün bunların konuşulabildiği ve hatta eleştirilebildiği bir dönemdeyiz. Ama hala gidilecek yol var. Bana kalırsa en önemli şey kendi bildiğin doğruyla ilerlemek. İşine odaklanıp üretmeye devam etmek en güçlü direnç biçimi.
Ayrılmadan bir de prova anını merak ediyorum. Dışarıdan bakınca sahnede ortaya çıkan şey neredeyse sihirli bir an gibi görünüyor. Ama o anın arkasında nasıl bir çalışma süreci var? Bir koro gerçekten “aynı anda nefes almayı” nasıl öğreniyor? Ve bütün bunları pratik ederken kendinizi nasıl önceliklendiriyorsunuz?
Sahnede gördüğümüz o an aslında uzun bir prova sürecinin sonucu. Birlikte dinlemeyi öğrenmek, birbirinin nefesini duymak, aynı anda hareket edebilmek, gerektiğinde farklı yerlerde nefes alıp tek bir nefesmiş gibi söyleyebilmek… Bunların hepsi zamanla oluşan güven ilişkisi ve düzenli çalışmanın sonucu. Korolarımızdaki herkes farklı mesleklerde çalışıyor ama her hafta prova saatinde orada oluyor. Son derece ciddiyetle ama keyif alarak üretmeye odaklanıyoruz. Düzenli olarak bir araya gelmek ve birlikte çalışmak sahnedeki uyumu yaratan en önemli şey.
Fotoğraflar: Burcu Karadeniz, Üstündağ Salih, Hakan Bintepe