Moda Haberleri

Davide Palombo: Vitrinin ardındaki hikaye

Davide Palombo: Vitrinin ardındaki hikaye

İç mimarlık eğitimiyle başlayan kariyeri, Milano’nun moda sokaklarından Paris’in en köklü moda evlerine uzanan Davide Palombo, bugün Visual Merchandising dünyasının en deneyimli isimlerinden biri. Dolce & Gabbana, Versace, Prada, Kenzo ve Maison Margiela gibi markalarda edindiği deneyimin ardından kurduğu Queeng Studio and Craft ile Hermès’ten Moynat’ya, Cartier’den Fendi’ye pek çok moda ve lüks markasıyla çalışan Palombo için Visual Merchandising yalnızca estetik bir disiplin değil; yaratıcı vizyon ile müşteri arasındaki son ve en önemli köprülerden biri. Kendisiyle tesadüfen keşfettiği mesleğini, kariyerine yön veren isimleri, moda dünyasının perde arkasındaki kaosu ve iyi bir vitrinin neden bazen “biraz yanlış” olması gerektiğini konuştuk.

Visual Merchandiser olmadan önce ne yapıyordunuz?

Visual Merchandiser olmadan önce, doğduğum şehir Milano’daki European Institute of Design’da iç mimarlık eğitimi aldım.

“İşte yapmak istediğim şey bu” dediğiniz belirli bir an oldu mu yoksa Visual Merchandising kariyeriniz zaman içinde daha doğal bir şekilde mi gelişti?

Üniversite masraflarımı karşılayabilmek için Milano’nun moda bölgesinde, Via della Spiga’daki Cerruti mağazasında satış danışmanı olarak çalışmaya başladım. O dönemde, Visual Merchandising’in bir meslek olduğundan bile haberim yoktu. Derken bir gün, tamamen tesadüfen, Visual Merchandising Manager beklenmedik bir aksilik yaşadı ve fashion week öncesinde mağazayı hazırlayamadı. Bundan 30 yıldan fazla zaman öncesinden bahsediyoruz; o dönem izlenecek belirli guideline’lar da yoktu. Bay Cerruti’nin telaşla mağazaya girdiğini hatırlıyorum.

Yılın o döneminde Cerruti, Arte Collection’ı sunmak istediği için mağazanın yeterince “spektaküler” olmadığını ve bir çözüm bulmamız gerektiğini söyledi. Boutique Manager’a “spektaküler” derken tam olarak neyi kastettiğini sordum. Sunumu yenilemek için ürünleri yer değiştirmeye başladı ve bana en basit değişikliğin bile hem satışları hem de her şeyden önemlisi koleksiyonun algılanış biçimini nasıl etkileyebileceğini anlattı.

Ben de ona yardım etmeye başladım. Sonra nedenini artık hatırlamadığım bir şekilde o da bir anda ortadan kayboldu ve ben kendimi tamamen işe kaptırdım. Her şeyi taşıdım, her şeyi değiştirdim.

Zihnim yalnızca mağazayı “spektaküler” hale getirmeye odaklanmıştı. Bay Cerruti stüdyodan destek ekibiyle geri döndüğünde, geride bıraktığı mağaza artık yoktu. Bunu kimin yaptığını sordu. Ben de öne çıktım. Bana teşekkür etti, iltifat etti ve başkalarına ait şeyleri güzelleştirmek için yaratıldığımı söyledi. O noktada, yalnızca birkaç saat öncesine kadar varlığından bile haberdar olmadığım bir mesleğe çoktan aşık olmuştum.

Kariyerinizin ilk yılları nasıl geçti? Çalıştığınız ilk markalar ve projeler hangileriydi, bu fırsatlar karşınıza nasıl çıktı?

Daha önce de söylediğim gibi, yolculuğum tamamen tesadüfen başladı. Mezun olduğumda bu mesleğe çoktan bütünüyle aşık olmuştum ve profesyonel bir Visual Merchandiser olabilmek için eğitimini aldığım alanı bir kenara bırakmaya karar verdim. O zamanlar bu iki disiplinin aslında birbirini ne kadar kusursuz tamamladığını henüz fark etmemiştim. Bunu daha sonra keşfedecektim. Ardından Dolce & Gabbana, Versace ve Prada’da çalıştım. 2012’de, Paris’e taşınarak Kenzo’ya katıldım.

Kenzo’dan sonra, 2015 yılında Maison Margiela’da Fashion Coordinator görevini üstlendim. Bu uzun bir evrimdi. “Sadece” bir Visual Merchandiser olmaktan zaman içerisinde daha fazlasına dönüşmüştüm. Yıllarca neredeyse yalnızca bir kağıt parçası gibi gördüğüm diplomam ise yepyeni bir dünyanın kapısını açmıştı. Artık vitrinler, mağazalar ve showroom’lar tasarlayabiliyor; metaforumu mazur görürseniz, hem çerçeveyi hem de resmi yaratabiliyordum.

Bu vizyonu yalnızca tek bir markaya değil, birçok farklı markaya taşıyabileceğimi fark ettim. Bu nedenle, kendi ajansım Queeng Studio and Craft’ı kurmaya ve yetkinliklerimi, 20 yılı aşkın deneyimimle birlikte ihtiyaç duyanlara sunmaya karar verdim. Açık konuşmak gerekirse, başlangıçta kimse benden bir şey istemiyordu. Kendimi geliştirmeye devam etmek zorundaydım. İnsanlara ulaştım, hizmetlerimi sundum ve çalışmalarımı hem sektörün en köklü markalarına hem de bir gün onlardan biri olmayı hedefleyenlere anlattım. Yavaş yavaş; uzmanlık, adanmışlık ve bugün hala Visual Merchandiser olmaktan aldığım o değişmeyen haz üzerine kurulu profesyonel bir network oluşturdum.

Fotoğraf: Christophe Coënon

Kariyeriniz boyunca pek çok farklı marka ve moda eviyle çalıştınız. Bir Visual Merchandiser olarak sizi en fazla şekillendiren iş birlikleri hangileriydi? Bugün hala hangi markalarla çalışmaya devam ediyorsunuz?

Aslında kariyerimde en derin izi bırakan kişi Manuela Pavesi’ydi. Prada’da, Güney Avrupa Visual Merchandising Manager olarak çalışmaya başladığım dönemde kendisi markanın Fashion Coordinator’ıydı. Olağanüstü bir kadındı. Kusursuz görünen bir düzenlemeyi yalnızca birkaç hareketle altüst edebilirdi. Her zaman biraz yanlış duran, beklenmedik, hatta biraz rahatsız edici bir şey olması gerektiğini söylerdi.

Bir display’i, aksesuar duvarını ya da vitrini gerçekten hayata geçiren şeyin tam da bu olduğunu düşünürdü. Daha sonra Queeng’i kurduğumda, ki ismi “Queen G” değil, Queen + King’den gelen Queeng, Hermès ile Paris’teki Faubourg Saint-Honoré flagship mağazasının vitrinlerinin yaratılması üzerine yakın çalışma fırsatı buldum. Grup ile beş yıl boyunca çalıştım ve bugün dahi iletişimimizi sürdürüyoruz; karşılıklı olarak birbirimize duyduğumuz büyük saygı devam ediyor.

Bu iş birliği sayesinde olağanüstü bir çalışma biçimi keşfettim. Açıkçası, benzeri olmayan bir düzen, hassasiyet ve organizasyon seviyesi vardı. Üstelik bütün bunların arkasında son derece güçlü bir sanatsal vizyon bulunuyordu. Visual Merchandising gerçekten hak ettiği şekilde değerlendirildiğinde sonuçlar olağanüstü olabiliyor. Burada özellikle iş sonuçlarından ve ticari performanstan söz ediyorum.

Yıllar içerisinde LVMH ve Kering gruplarıyla da çalıştım. Bu sayede çok farklı markalarla iş birliği yapma fırsatı buldum. Ancak mesele bunun da ötesinde. Bu nedenle soruya tek ve kesin bir cevap vermem mümkün değil. Maison Margiela, Acne Studios, Cartier, Moynat, Fendi, Ferragamo ve daha niceleri dahil olmak üzere, yıllar içerisinde beni tanımış pek çok markayla hala çalışıyorum. Bazen uzun soluklu iş birlikleri, bazen kısa karşılaşmalar, stratejik danışmanlıklar ya da daha küçük projeler üzerinden yollarımız kesişmeye devam ediyor. Herkese yetecek kadar “sihir” taşıdığıma inanmayı seviyorum.

Çoğu zaman fark etmediğimiz şey şu: Visual Merchandising olmasaydı pazardan meyve almak bile gereksiz yere karmaşık hale gelirdi.

Yeni bir markayla çalışmaya başladığınızda, markanın kimliğini nasıl anlıyor ve kendi vizyonunuzu da işin içine katarak bunu bir vitrine, mağazaya, showroom’a ya da enstalasyona nasıl dönüştürüyorsunuz?

İçgüdü. Aslında bir markanın alanına adım attığım anda DNA’sını özümsemeye başlıyorum. Müşteri yeni de olsa daha önce çalıştığım biri de olsa, projeyi tarif eden ilk kelimeleri duyduğum anda zihnimde bir şey tetikleniyor; bir tür yaratıcı Big Bang. Ana fikir çoğu zaman saniyeler içerisinde şekilleniyor. Bundan sonrası ise ihtiyaç duyduğu zamanı alıyor. Müşterinin vizyonu, zamanlama, bütçe ve sayısız başka faktör fikrin gelişimini şekillendiriyor.

Fotoğraf: Benoit Linero, Marcello Abanno

Moda ve lüks dünyası perde arkasında zaman zaman oldukça kaotik olabiliyor. Bir projede karşı karşıya kaldığınız en çılgın ya da en beklenmedik durum neydi?

Böyle sayısız hikaye var. Yaşandığı anda neredeyse dramatik hissettiren ama bugün geriye baktığımda gülümseyerek hatırladığım anlar. Dışarıdan bakıldığında doğru, zaman zaman profesyonellerden çok son derece iyi giyinmiş bir sirk kumpanyasına benziyor olabiliriz.

Örneğin, yalnızca bir vitrindeki çantayı değiştirebilmek için Milano ile New York arasında üç kez gidip gelmek zorunda kalan bir meslektaşımın yaşadığı eziyeti hatırlıyorum. Bir de, çok sevdiğim Madame Donatella Versace’nin bir showroom’da bütün bir ayakkabı duvarını aşağı indirmesini asla unutmayacağım. Sebebi de kendi sözleriyle şuydu: “Ben evde bile 3 santim topuk giymem!”

Ne yazık ki diğer maceraların çoğu isim ve soyisim vermeden anlatılamıyor. Dolayısıyla şimdilik Visual Merchandising’in o muhteşem küçük sır kasasında güvende kalmaya devam edecekler.

Kariyerinizde asla unutamayacağınız bir vitrin, enstalasyon, mağaza açılışı ya da proje var mı? Özellikle gurur duyduğunuz veya arkasındaki hikaye nedeniyle sizin için özel olan bir iş?

Hayata geçirdiğim her projeyle gurur duyuyorum ancak Moynat için yaptığım çalışma benim için özellikle anlamlı. Yalnızca dört ay içerisinde markanın Milano’daki ilk boutique’ini Via Montenapoleone 3 adresinde tasarladım ve hayata geçirdim. Mekan daha önce Fendi’ye aitti. Bu nedenle o adrese geri dönen herkesin, içeri girdiği anda tamamen yeni bir dünyaya adım attığını hissetmesi son derece önemliydi. Çok kısa bir süre içerisinde Moynat’nın kimliğini gerçekten yansıtan ve güzel çanta koleksiyonuna hak ettiği sahneyi sunan bir alan yarattık.

Bugün de markanın display çalışmalarını yönetmeye devam ediyorum. Başka bir deyişle, en sevdiğim şeyi yaptım; hem çerçeveyi hem de resmi yarattım ve bu, bugün hala bana büyük bir mutluluk ve gurur veriyor.

Bugüne kadarki kariyerinize baktığınızda insanların Visual Merchandising hakkında en fazla neyi yanlış anladığını düşünüyorsunuz? Bugün sizin izlediğiniz yola benzer bir yol izlemek isteyen birine ne tavsiye ederdiniz?

Çoğu zaman fark etmediğimiz şey şu: Visual Merchandising olmasaydı pazardan meyve almak bile gereksiz yere karmaşık hale gelirdi. Her şeyin kaliteli olduğu ama her şeyin birbirine karıştığı bir tezgahın önünde durduğunuzu düşünün; meyveler, sebzeler, et, deterjanlar, hediyelik eşyalar ve kim bilir daha neler…

Bir Visual Merchandiser’ın görevi yalnızca bir mağazayı daha güzel göstermek değildir. Elbette güzellik önemlidir ancak bu rolün asıl işlevi çok daha derindir: Visual Merchandising, creative direction ile müşteri arasındaki son köprüdür. Bir fikri, koleksiyonu ya da marka evrenini anlaşılır, arzulanır, tanınabilir ve kolaylıkla okunabilir bir şeye dönüştürür. Dolayısıyla bu işi yapmak isteyen herkese tavsiyem çok basit; yalnızca gerçekten ve derinden seviyorsanız seçin. Bu, yarım yamalak sevilebilecek bir meslek değil. Her gün sizden tutku, içgüdü, sabır ve biraz da delilik ister.

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.