Atlantik rüzgarı bu küçük Fransız kasabasını boydan boya geçiyor ama bu sabah her şey biraz farklı. Plajın yukarısındaki Art Deco casino çevresinde siyah arabalar, teknik ekipler, çiçek aranjmanları. Bir şey olacak ve herkes bunu biliyor. Benimle Biarritz’e, Chanel Cruise 2027 defilesine gelmek ister misiniz? Belki uslu durursak denizkızlarını bile görebiliriz!
Biarritz başka türlü bir kasaba. Ne Paris’in mağrur görkemi, ne de Côte d’Azur’un kavurucu şıklığı. Burada yelkenliler balıkçı tekneleriyle aynı limanda vakit geçiriyor; sörfçüler, sokak müzisyenleri ve inci taşıyan kadınlar aynı kaldırımı paylaşıyor. Yüzyıllar boyunca Avrupalı hanedanların tatil şehriymiş ama hiçbir zaman yalnızca onlara ait olmamış. İşte bu eşitleyici hava, o herkesin aynı sahnede olduğu his, Gabrielle Chanel’in burada solumak için geldiği unsur.
1915, Paris’te şapkacı olarak adını duyurmuş, Deauville’de spor giyim satan butikler açmış genç bir kadın, Biarritz’de bir villa kiralıyor: Villa de Larralde. Casino’nun ve plajın hemen bitişiğinde. Ve burada, kuzeyin işçi sınıfı kumaşı olan jarseyi alıp biçiyor; keten ve pamuktan, günün her saatine geçen elbiseler yapıyor. Bir jarseden bir devrim başlatıyor da diyebiliriz. Biarritz’in kendisi de o yıllarda bir entelektüel kazan. Stravinsky, Cocteau, Picasso buraya geliyor; Picasso 1918’de, Olga ile balayındayken “Yüzücüler” resmini tam da burada boyuyor. Şehrin Art Deco silüeti, dalgaların ritmi, çalışan insanların yalın şıklığı; Gabrielle Chanel’in gözü bunların hepsini kaydediyor. Yüzücüleri izliyor, denizcileri, plaj kulübelerinin çizgili tentelerini… Ve gördüklerini kumaşa döküyor.
Ve tarihin katmanları o kadar ince ki: 1915’te açılan evin kapısı, bu nisan ayında yeniden aralandı.
Blazy’nin tercihi neden Biarrtiz? Neden şimdi?

Blazy’nin Chanel’e kattığı şeye yalnızca tarihsel bir sadakat demek eksik olur. O, dünyanın en ciddi, en görkemli, en dokunulmaz moda evlerinden birini bile gündelik hayatın içine çekme cesareti buldu. Derin bir erişilebilirlik anlayışı yarattı. Bu ruh, ilk kez Métiers d’art New York metro koleksiyonunda kendini açıkça ele vermişti. Şimdi ise çok daha olgunlaşmış bir biçimde sahneye çıktı. Çizgili overshirt’ler, eskimiş pamuklu drill kumaşından haki etek takımları, onlarla uyumlu çantalar… Bunlar Chanel’in alışılagelen ihtişamından çok, gardırobunuzda zaten olmasını isteyeceğiniz parçalar. Hatta, yaka fermuarlı sıradan bir çizgili kazak ve güneşten solmuş, kumdan aşınmış gibi görünen bir klasik Chanel çanta bile koleksiyona girmiş. Buraya sonra geleceğiz, şimdi hikayeyi biraz başa saralım.
Matthieu Blazy’nin Biarritz’le kişisel bir bağı var: Çocukluğundan beri geldiği bu şehri, Gabrielle Chanel’in gözüyle yeniden okumak istemiş. Verdiği röportajlarda, çocukken Biarritz kumsallarında ailesiyle geçirdiği günleri hatırlıyor. Belki de çocukken gördüğü her şey, oggi Chanel Cruise 2027 koleksiyonunun temelini oluşturuyor. Küpe olmuş deniz kabukları, mercan, denizyıldızı ve deniz şakayığı yaprakları saç örgülerine dönüşmüş; işleme sanatı bir akvaryuma çevrilmiş. Plaj şemsiyesini andıran rafya detaylı etekler, çizgili Chanel takımlar ve devasa hasır sepet çantalar. Ve bu çifte bakış, koleksiyona bambaşka bir derinlik katıyor. Karl Lagerfeld’in Biarritz’de defile yapmayı her zaman hayal edip bir türlü gerçekleştiremediği düşünüldüğünde, Blazy’nin bu adımı, sıradan bir mekan seçiminin çok ötesine geçiyor ve bir nevi miras üstlenmesine dönüşüyor.
Beni en çok etkileyen unsurlardan biri de, Gabrielle Chanel’in 1915’te sorduğu soruyu Blazy’in bugün yeniden aktarması: “Zarif olmak için kısıtlanmak zorunda mısın?” Blazy aynı zamanda, Chanel’in o dönemki metodunu da benimsemişe benziyor; gözlem yapmak. “Temelde gözlemledi. Yüzücüleri izledi. Bronzlaştı. Denizcileri izledi.” Moda tarihinin en devrimci adımlarından biri, atölyede değil, plajda başlamış. Blazy de arkasına 110 yıllık arşivi alarak aynı şeyi yapıyor.
Defileden bir gece önce, Biarritz’in Les Halles’ında tüm Chanel davetlileri bir araya geldi. Dünyanın dört bir yanından gelen editörlere tasarımcının kendisi de eşlik ediyordu; markanın yüzleri Nicole Kidman, Marion Cotillard, Tilda Swinton yanımdan geçerken küçük bir kalp çarpıntısı yaşamadım desem yalan olur. Bu defilenin en güzel yanlarından biri VIP’ler ile basın arasında hiçbir ayrımın olmamasıydı. Ve bu, tesadüf değil; Matthieu Blazy’nin alametifarikalarından biri tam da bu. Tüm sınırları, kasveti ve ciddiyeti kaldırıp daha gerçek bir şey inşa edebilme becerisi. Defile sonrası, Napolyon’un eşi Eugénie’nin sarayında düzenlenen kutlamada da atmosfer değişmedi. Chanel çalışanları, o gün defilede yürüyen modeller, A$AP Rocky, Charlotte Casiraghi, Tilda Swinton, Sofia Coppola, Marion Cotillard gibi isimler; hepsi aynı salonda, aynı gecenin içindeydi. A$AP Rocky’nin birkaç şarkılık performansının ardından sahneye Tilda Swinton çıktı ve o an, ikisi birlikte sahnedeyken, tüm salon “Killing Me Softly” şarkısını hep bir ağızdan söyledi. Sanırım defileden sonra bu deneyimin en unutulmaz anı buydu. İşte bu gerçeklik, bu samimiyet ve o ortak eğlenme hali; Matthieu Blazy’nin hem Chanel şovlarının da özünü oluşturuyor hem de markanın her noktasına yansıyor.
Gabrielle Chanel’in 1915’te sorduğu soruyu Matthieu Blazy bugün yeniden gündeme getiriyor: “Zarif olmak için kısıtlanmak zorunda mısın?”
Küçük siyah elbiseden denizkızına
Gelelim defile gününe. Plajın hemen yukarısındaki Chanel butiğin karşısında bulunan Art Deco casino çevresinde günlerdir siyah arabalar, teknik ekipler, çiçek aranjmanları var. Bir şey olacak, ve herkes bunu biliyor. Sonunda büyük gün geliyor ve casino’dan içeri adımımı atıyorum. Yerler kumsalı andıran bej halıyla kaplı, aynalı kolonlar ve Atlantik’in kendisi pencereden çerçevelenmiş. Klasik Chanel atmosferi; bejler, siyah çizgiler ve bolca ayna. Herkes yerine oturuyor, müzik başlıyor ve ilk look sahneye giriyor: 1926’nın küçük siyah elbisesi.
Bu yıl 100. yılını kutlayan “küçük siyah elbise” yalnızca bir giysi olmasının ötesinde çok daha büyük anlamlar içeriyor. Sınıf aşımının, kadının özgürlüğünün ve sarsılmaz bir estetiğin simgesi o elbise artık. İşçi sınıfı kökenlerinden gelen Chanel, üniformaların taşıdığı işlevselliği ve sadeliği alıp onu burjuvazinin gardırobuna yerleştirdi.

Sınıflar arası bu estetik köprü, dönemin anlayışına göre neredeyse skandal sayılabilirdi; oysa sonuç, modanın seyrini kalıcı olarak değiştirdi. Met’in Kostüm Enstitüsü’ndeki bir arşiv gezisinde özgün bir örneği inceleyen Blazy ise, sırtındaki büyük fiyonkla karşılaştığında şaşkınlığını gizleyemedi. İlk Chanel Cruise defilesi için o fiyonku söküp atmak yerine, onu küçük bir el çantasına dönüştürüp devasa yeni bir fiyonkun içine gömdü; tarihsel detayı silmeden, onu yeniden icat etti. Açılış silüeti ise tam bir manifesto gibiydi: Derin V yakalı, düşük belli bir elbise; üzerindeki beyaz geometrik dikişler hem modernliği hem de o yüzyıllık mirası aynı anda taşıyordu. Koleksiyon boyunca tam da bu iki çizgi birbirini kesiyor; işlev ve miras. Bir yanda Fransız işçi tulumu mavisi, marinière çizgili triko, pratik dokuma yelekler. Öte yanda, fırfırlı denizkızı pul işlemeleri, altın balık detayları, yosuna benzeyen dantel elbiseler.

Blazy, Bask bölgesinin geleneksel çizgili kumaşlarını koleksiyonun kırmızı çizgisi yapıyor; aynı motif hem plaj çantasında hem akşam elbisesinde görünüyor. Kumaşlar ise olağanüstü; havlu dokusunu anımsatan tüylü tekstiller, güneşte ağarmış ve kumdan aşınmış gibi görünen çantalar, yüzücü bonesi silüetinde örgü başlıklar, Lesage tarafından işlenmiş turkuaz ve turuncu pul gece elbiseleri. Model Noor Khan, koleksiyonun kampanya filminde denize daldığında denizkızı kuyruğuyla çıktı; pistte de o elbiseyle kapanışı yaptı. Söz konusu aksesuarlar olduğunda, onlar da koleksiyonun ruhunu tamamen taşıyan büyük unsurlara dönüşüyor. Küçük bir bavul çanta ile dev çizgili sahil sepeti aynı koleksiyonda; su geçirmez kapaklı çanta ile sedef küpeler bir arada. Ayakkabılar, salondan plaja geçişi tam olarak somutlaştırıyor; Art Deco topukludan yalnızca topuktan ibaret o interneti sallayan tasarıma kadar uzanan geniş bir yelpaze. Piment d’espelette biberi şeklindeki küpeler ise, Bask bölgesine nazik bir selam. Bazı moda kritikleri koleksiyonlarını tamamen ticari bir yan ürün olarak görür. Blazy bunun tam aksi olduğunu gösterdi. Önceki koleksiyonlarından tanıdık imzalar olması bunun bir kanıtı.
Sanırım Matthieu Blazy’nin sırrı tam olarak burada yatıyor: Ultra lüksü giyilebilir ve gerçekçi kılmak. Moda tarihinin en ağır mirasını taşırken bile insanı bunaltmamak. Chanel’i bir müzelik nesne olmaktan çıkarıp tekrar bir kadının sırtına, metrosuna, gündelik hayatına sokmak.
