Genel

Edebiyatın kadınlarından ilhamla: Beatriz de los Mozos ile Flabelus’un ‘yaşayan kütüphane’ yaklaşımı

Edebiyatın kadınlarından ilhamla: Beatriz de los Mozos ile Flabelus’un ‘yaşayan kütüphane’ yaklaşımı

Karantinada bir sırt ağrısından doğan İspanyol ayakkabı markası Flabelus, beş yılda 54 ülkeye ulaştı. Her ayakkabı bir edebi kadın karakterden esinleniyor, her koleksiyon tek bir hikayeye adanıyor. 2026’nın karakteri Oz Büyücüsü’nün Dorothy’si. Kurucusu Beatriz de los Mozos ile İstanbul’da buluştuk; eğer ipucunu doğru anladıysam, bir sonraki karakter için verdiği cevap Chevalier Théodore de Sérannes hayranlarını heyecanlandıracak cinsten.

Flabelus’u geçen yıl Paris’te buldum. Gönderme yaptığı karakterleri bilmiyordum, koleksiyonları bilmiyordum; bir mağazanın rafında dikkatimi çeken bir ayakkabıyı denedim, aldım. Hikaye sonra geldi: her siluetin bir edebi kadından esinlendiğini, markanın kendine “Yaşayan Kütüphane” dediğini, kurucusunun hukuk okumuş bir İspanyol olduğunu sonradan öğrendim. Karşılaştırmalı Edebiyat mezunu biri olarak bu, beni tabii ki yakaladı.

Beatriz de los Mozos, Flabelus’u 2020’de kurduğunda ortada büyük bir vizyon yoktu. Londra’da avukat olarak çalışıyordu, ciddi sırt problemleri vardı ve zarif görünen ama destekleyici hissettiren bir ayakkabı bulamıyordu. Karantina günlerinde geleneksel İspanyol espadril tekniğini Venedik furlane’sinin zarafetiyle birleştiren bir tasarım yaptı; ilk siparişleri Madrid’de ailesinin oturma odasında elden teslim etti. İlk ayında, Londra’da avukat olarak bir yılda kazandığını kazandı. Beş yıl sonra durum şu: Flabelus 54 ülkede 700’den fazla mağazada satılıyor, Elche’de kendi fabrikası var ve Beatriz şirketin yüzde yüzüne sahip.

Ama Flabelus’u rakamlarla anlatmak bir şeyleri eksik bırakıyor. Marka, her sezon tek bir edebi ya da sinematik kadın karakter etrafında bütün bir dünya kuruyor: Jo March, Daisy Buchanan, Mulan, Alice, Sissi… Bu yıl sıra Oz Büyücüsü‘nün Dorothy’sinde. Tek tek siluetler de aynı kütüphaneden besleniyor: Celie Alice Walker’dan, Lyra Philip Pullman’dan, Matilda Roald Dahl’dan geliyor. Bildiğimiz üzere buna “storytelling” deniyor; Flabelus’un yaptığı, hikayeyi ayakkabının kendisine yerleştirmek.

Türkiye’deki ilk buluşma haziran başında Zeyrek Çinili Hamam’da gerçekleşmişti, marka Beymen ve Vakko raflarında çoktan yerini almıştı. Beatriz’le İstanbul’da oturup markanın “yaşayan kütüphane”sini, bağımsız büyümenin bedelini ve edebiyatla moda arasındaki bağı konuştuk. Bu arada, son soruya verdiği yanıtı mutlaka okuyun: bir kuir karakter önerime “bir şövalyeye aşık” diyerek karşılık verdi. Bence bu, büyük olasılıkla Mademoiselle de Maupin; Théophile Gautier’nin 1835 tarihli romanı. Madeleine de Maupin, erkek kılığına giriyor ve kendini “Chevalier Théodore de Sérannes” olarak tanıtıyordu. Kuir edebiyatın kurucu metinlerinden biri, üstelik gerçek bir tarihi figürden esinleniyor: kılıç ustası, opera şarkıcısı ve hem erkeklerle hem kadınlarla ilişkileriyle bilinen Julie d’Aubigny, namıdiğer La Maupin. Haklı mıyım, göreceğiz!

Flabelus’u geçen yıl Paris’te buldum, karakterleri ya da koleksiyonları hakkında hiçbir şey bilmeden. Ayakkabı etkilenmem için yeterliydi, hikayesinin derinliği sonradan geldi. Önce nesne, sonra anlatı sıralaması hakkında ne düşünüyorsun?

Senin deneyimlediğin sıralama aslında markanın doğuşuna çok yakın. Her şey çok kişisel bir ihtiyaçtan başladı; sırt problemlerim vardı ve destekleyici hissettiren ama bir yandan da zarif görünen bir şey bulamıyordum.

Herhangi bir hikaye yokken ortada bir ayakkabı vardı. Venedik furlane’sinden ilham alan ama İspanyol tabanının yapısını ve dayanıklılığını taşıyan bir melez yaratmaya çalıştık. Bu doğru hissettirdiğinde hikaye anlatımı çok doğal geldi. Ama bizim için gidişat her zaman ayakkabının nasıl çalıştığıyla başlıyor: nasıl hissettiriyor, günlük hayatın bir parçasına nasıl sorunsuzca dönüşüyor?

Her yıl bütün bir koleksiyon tek bir edebi ya da sinematik kadın etrafında inşa ediliyor: Jo March, Daisy Buchanan, Mulan, Alice, Sissi ve şimdi Dorothy. Karşılaştırmalı Edebiyat okudum, sormak zorundayım: seçimi gerçekte nasıl yapıyorsunuz? Karakterin yolculuğu mu belirleyici, estetiği mi, kültürel ağırlığı mı, yoksa daha içgüdüsel bir şey mi?

Aslında içgüdü ve yapının bir karışımı. Genellikle çok kişisel bir yerden başlıyor; bir şey okuyor ya da bir karakterle yeniden bağ kuruyor oluyorum ve neredeyse her zaman önce duygusal bir bağlantı oluyor. Oradan, onun neyi temsil ettiğini düşünüyoruz; trendler açısından değil, daha zamansız ve kalıcı bir şey açısından. Daisy’de o özlem duygusu var; Jo March derin bir bağımsızlık hissi veriyor, Mulan tamamen cesaretle ilgili, Alice içe bakışla! Her biri tamamen farklı bir enerji, dünyada farklı bir hareket biçimi getiriyor.

Bir de onları bugünün dünyasında hayal etmeyi seviyoruz. Nasıl yaşarlardı, nasıl hareket ederlerdi, şu an Madrid’de, İstanbul’da ya da Paris’te olsalar ne giyerlerdi? Onları bize canlı hissettiren ve bugüne çok doğal bir şekilde taşımamızı sağlayan da bu.

Dorothy, genişleme modundaki bir marka için özellikle yüklü bir tercih gibi. Gücün başından beri ayakkabılarda olduğunu öğrenen karakter o. Bu rezonans bilinçli miydi, yoksa Dorothy’ye bağlandıktan sonra mı netleşti?

Dorothy’nin rezonansı bilinçliydi ancak tam anlamı küresel olarak genişledikçe daha da belirginleşti. Dorothy Gale, hareketi kendini keşfetmenin bir yolu olarak temsil ediyor. Bizim için hayatının gelişme, genişlemeye açık kısmındaki bir kadını yansıtıyor: coğrafi, duygusal ve profesyonel olarak. Ayakkabı bu yolculuk boyunca bir yol arkadaşı oluyor; dünyanın neresinde olursa olsun konfor ve güven sunuyor. Sonuçta Dorothy bize, dışarıda aradığımız şeyin aslında en başından beri içimizde taşıdığımız bir şey olduğunu hatırlatıyor.

Edebi konsept koleksiyon isimlerinin ötesine geçiyor; tek tek siluetlere Celie, Matilda, Lyra, Mina, Mafalda gibi isimler verilmiş. Bunlar rastgele seçimler değil! Celie Alice Walker, Lyra Pullman, Matilda Dahl… Hangi karakterin hangi ayakkabı olacağına kim karar veriyor ve bunun işlemesi için neyin örtüşmesi gerekiyor?

Siluetlerimizin isimlendirilmesi “Yaşayan Kütüphane”mizin kalp atışı aslında. Ayakkabılarımızı sadece birer nesne olarak görmüyoruz, neredeyse karakterler için yaratılmış giysiler olarak düşünüyoruz. Her eşleştirme içgüdüsel ama aynı zamanda çok hassas. Matilda gibi bir model tasarlarken onun entelektüel cesaretini ve oyunsu gücünü düşünüyoruz; Lyra’nın keşifçi hissettirmesi, neredeyse dünyalar arasında hareket edebilecekmiş gibi olması gerekiyor. Celie ruhani bir sadelik çağrıştırıyor; Mina ise daha rafine, neredeyse Viktorya dönemi zarafetine yaslanıyor.

Bu kararlar çok küçük bir yaratıcı çevrede alınıyor; her zaman karakterin ruhuyla tasarım arasında gerçek bir uyum arıyoruz. İşlemesi için ayakkabının neredeyse görsel bir kısaltma gibi hissettirmesi gerekiyor: biçim, doku ve detay anında bir kişiliği çağrıştırmalı. Bu anlamda her çift, bir hikayeye adım atmak için küçük bir davet işlevi görüyor aslında.

Flabelus Türkiye’ye Beymen ve Vakko aracılığıyla girdi ki bu burada önemli bir perakende referans noktası. İstanbul neredeyse anlatı katmanlarıyla düşünen bir şehir: Bizans, Osmanlı, modern hatlar… hepsi aynı sokaklarda sıkıştırılmış. Böyle bir pazara girdiğinizde hikaye anlatımı değişiyor mu, yoksa hikaye aynı kalıp şehrin onun etrafında yeniden yazılmasına mı izin veriyorsunuz?

İstanbul, dünyanın en Flabelusvari şehirlerinden biri çünkü üst üste binmiş anlatılardan oluşuyor. Türkiye’ye Beymen ya da Vakko üzerinden girmek, bizi kürasyon, güzellik ve hikaye anlatımını derinden anlayan bir bağlama yerleştiriyor.

Hikayemizi pazardan pazara değiştirmiyoruz; karakterlerimiz evrensel. Ama her şehir kendi anlam katmanını ekliyor. İstanbul anlatıyı değiştirmiyor, kendi tarihi, ritmi ve enerjisiyle onu güzelce zenginleştiriyor.

Flabelus’u karantina döneminde kurdun, hukuk ve teknoloji dünyasından geldin ve beş yıl içinde 120’den fazla ülkede, Elche’de kendi fabrikanla buradasın! Büyüme dramatik, ama ben ölçeklemenin editorial tarafını merak ediyorum: operasyon bu kadar büyüdüğünde hikaye anlatımını nasıl keskin tutuyorsunuz?

Hukuk ve teknolojiden Elche’deki bir fabrikaya geçiş beklenmedik görünebilir ama benim için her zaman şaşırtıcı derecede doğal hissettirdi. Her zaman bir şeyler inşa etmeyi sevdim ve Flabelus bunun daha yaratıcı, daha duygusal bir yolu oldu.

Büyüdükçe bizim için en önemli şey markanın ruhunu sağlam tutmak. Hikaye anlatımının, zanaatkarlığın ve ürünün birbirine bağlı ve dürüst hissetmeye devam etmesini sağlamak çok özel bir şey.

Kendi fabrikamızı açmak büyük ve çok heyecan verici bir adımdı. Sürecin her aşamasına, ilk numuneden son ayakkabıya kadar yakın kalmamızı sağlıyor; bir yandan da yaptığımız işe çok fazla güzellik ve karakter katan muhteşem İspanyol zanaatkarlarla çalışmaya devam ediyoruz.

Bizim için hikaye anlatımı üretimden ayrı yaşamıyor, aynı dünyanın parçaları. Bir şeyi yaratma biçimimiz, etrafında anlattığımız hikaye kadar düşünceli ve keyifli hissetmeli.

Marka dosyası Flabelus’u Sézane ile Isabel Marant arasına konumlandırıyor: yüksek arzu, tam olarak lüks değil ama kesinlikle kitlesel pazar da değil. Bu, marka dilinin çok ağır kaldırdığı bir alan. Flabelus’un bu haritadaki yeri konusunda ne kadar bilinçlisiniz ve premium hat (Pierre, Mae, Sophie, Ginevra, Claire) devreye girince bu kayıyor mu?

Flabelus’un nerede durduğunun çok bilincindeyiz ama bunu bir kategoriden ziyade kendi küçük dünyası olarak düşünme eğilimindeyiz. Bu özgürlük, aynı anda duygusal, kültürlü ve hafifçe beklenmedik hissettiren bir şey inşa etmemizi sağlıyor.

Sézane ve Isabel Marant gibi markalar, estetikleri etrafında güçlü topluluklar yaratma biçimleriyle harika referanslar ama bizim dilimiz çok daha fazla edebiyattan, sinemadan ve hikaye anlatımından besleniyor.

Premium hat, yani Ginevra, Mae, Pierre, konumumuzu gerçekte değiştirmiyor; evrene başka bir katman ekliyor. Bu parçaları sık sık kütüphanemizdeki ciltli baskılar olarak düşünüyoruz: biraz daha detaylı, biraz daha koleksiyonluk ama tamamen aynı ruhla dolu.

Ayakkabı, kıyafet, aksesuar ve ev ürünleri satan ama kendini hala karakterler üzerinden tanıtan bir markada ilginç bir şey var. Kategori genişleten çoğu marka yaşam tarzı markalaşmasına yaslanır. Bunun üzerinden gidip duruyorum zaten: siz kurguya yaslanıyorsunuz. Bu çerçeve tüketiciyle nasıl konuşuyor?

Yaşam tarzı yerine kurguya yaslanıyoruz çünkü kurgu evrensel ve zamansız hissettiriyor. Yaşam tarzları bazen dışlayabiliyor ya da hızla eskiyebiliyor ama hikayeler açık, duygusal ve sürekli evrilen kalıyor.

Her ürün bir karakterin dünyasının parçası haline geliyor. Bu çerçeve, müşterilerin bir imajı benimsemek yerine bir kimliğe dahil olmasını sağlıyor. Modayı özentiden katılıma dönüştürüyor ki bu bize çok daha insani, duygusal ve keyifli geliyor.

Flabelus’un etrafındaki ünlü yörüngesi, Alexa Chung, Billie Eilish, Leighton Meester, Tatiana Santo Domingo, çok spesifik bir havalılık türü bu: açıkça influencer güdümlü değil, daha çok markayı kendileri bulacak kadınlar gibi. Bu küratörlü mü yoksa gerçekten organik mi?

Flabelus etrafındaki görünürlük hiçbir zaman ağır mühendislikle kurduğumuz bir şey olmadı. Bazı ilişkiler çok organik gelişti, bazıları doğal tanıştırmalar ya da marka etrafındaki ortak yakınlıklar üzerinden oluştu.

Flabelus giyen kadınların hepsi evle belirli bir duyarlılığı paylaşıyor. Onları geleneksel influencer’lardan çok markanın dostları olarak düşünüyoruz. Bizi duygusal hissettiren biçimlerde destekliyorlar. Görünürlükten çok ortak bir dil meselesi bu: bağımsızlık, merak ve asla fazla performatif hissettirmeyen bir kişisel stil duygusu.

Kendi fabrikanıza sahipsiniz, geri dönüştürülmüş kauçuk taban kullanıyorsunuz, kontrollü miktarlarda üretiyorsunuz. Ama bazı rakiplerin yaptığı gibi sürdürülebilirliği bir kimlik işareti olarak öne çıkarmıyorsunuz. Neden bu kadar alttan alıyorsunuz?

Sürdürülebilirlik doğal olarak yaptığımız her şeyin parçası ama bunun bir slogan ya da pazarlama egzersizi gibi hissetmesini hiçbir zaman istemedik. Bizim için bu, markanın en başından beri inşa edilme biçimi. Bahsettiğin her şey bize çok içgüdüsel geldi. Şeyleri özenle, güzellikle ve uzun ömürlülük duygusuyla yaratmak önemli hissettirdi.

Birinin önce ayakkabıya aşık olması, sonra arkasındaki özen ve zanaatkarlığı yavaşça keşfetmesi fikrini seviyoruz. Bunun çok daha samimi ve kalıcı bir tarafı var. Bizim için etik, her şeyde sessizce var olmalı; markanın dokusuna doğal bir şekilde işlenmiş halde.

Madrid Moda Haftası’nda Dorothy temalı bir performansla Teatro Real’de sahneye çıktınız, Agatha Ruiz de la Prada ile iş birliği yaptınız. Geleneksel bir defileden ziyade dans performansı olarak yapılandırılmış bir moda gösterisi: bu format, bir podyumun söyleyemeyeceği neyi söylemenizi sağladı?

Bu bize çok doğal geldi çünkü Flabelus gerçekten hareket halindeki hayat için tasarlandı. Ayakkabılar ancak hareket ettiklerinde, dans ettiklerinde ve birinin hikayesinin parçası olduklarında tam anlamıyla canlanıyor; bu yüzden onları statik sunmak hiçbir zaman doğru hissettirmedi.

Dans sayesinde her şey aniden çok daha duygusal ve ifade edici hale geldi. Ayakkabılar artık podyumdaki nesneler değildi, anlatının kendisinin parçası oldular; harekete eşlik ediyor, neredeyse onu şekillendirmeye yardımcı oluyorlardı. Sadece nasıl göründüklerini değil, arkalarındaki neşeyi, özgürlüğü ve duyguyu göstermemizi sağladı.

Bunu daha da güzel kılan, Agatha Ruiz de la Prada ile iş birliğinin performansa o harika renk, sürrealizm ve oyunculuk duygusunu getirmesiydi; Dorothy temasıyla ve Yaşayan Kütüphanemizle çok güzel uyum sağladı. Günün sonunda gösterinin duygusal, hayal gücüne dayalı ve çok insani hissetmesini istedik; neredeyse bir süreliğine bir hikayenin içine adım atmak gibi.

Flabelus “yaşayan bir kütüphane”yse, ki siz öyle tanımlıyorsunuz, henüz uyarlamadığın ama düşünmekten kendini alamadığın kitap hangisi? Bir kuir karakter beni çok heyecanlandırırdı!

Ne güzel ifade ettin! Her zaman geri dönüp durduğum karakterler var ve aslında takıntılı olduğum biri var: bir ipucu vereyim, bir şövalyeye aşık.

Fotoğraflar: Flabelus

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.