İlişki İpuçları

End game’in romantizmi: Doğru kişiyi mi doğru hayatı mı arıyoruz?

End game’in romantizmi: Doğru kişiyi mi doğru hayatı mı arıyoruz?

Doğru insanı bulduğumuzda bunu anlayacağımıza dair garip bir inancımız var. Sanki bir yerlerde içimize yerleşen o kesinlik bize “işte bu” diyecek. Her şey bir anda anlam kazanacak, gelecek daha önce hiç olmadığı kadar net görünecek ve karşımızdaki insanın hayatımızın sonuna kadar yanımızda olması gerektiğini içten içe bileceğiz.

Belki de bu yüzden bir ilişkinin gerçekten doğru olup olmadığını anlamaya çalışırken sürekli işaret arıyoruz. Çok özlemek, vazgeçmemek, yıllar sonra bile aynı kişiye dönmek, birlikte geçirilen onca zaman… Hepsine bir anlam yükleyip sonunda aynı yere varıyoruz: “Demek ki o benim end game’im.”

Peki ya bazen bu kesinlik aşkın kendisinden değil de bir şeyin doğru olduğuna inanmak istememizden geliyorsa?

İlişkilerinin toksik olduğunu açıkça söyleyen ama yine de “Biliyorum, o benim end game’im” demeye devam eden insanlar var hatta bunu o kadar sahipleniyorlar ki ilişkinin kendilerine iyi gelmediğini bilmek bile kararlarını değiştirmiyor. Kulağa garip gelse de toksikliği seviyorum diyebiliyorlar. 

Bu noktada insan ister istemez durup düşünüyor; bir ilişkinin bize zarar verdiğini bilirken neden hala hayatımızın sonuna yazıyoruz? Birini çok sevmek, onun bizim için doğru kişi olduğunu kanıtlamaya yeter mi yoksa bazen bir insanı “end game” ilan etmek, ondan vazgeçemediğimizi kendimize açıklamanın daha romantik bir yolu mu?

Aslında mesele doğru kişiyi bulmaktan çok o insanın doğru kişi olduğuna neden inandığımızı anlamakta.

İşte bu hissi 

Romantik hikayeler bize doğru insanı bulduğumuzda bunu bir şekilde anlayacağımızı öğretti. Bir bakış, bir tesadüf, doğru zamanda gelen bir mesaj, hiç beklemediğimiz bir anda karşılaşmak ve daha birçok olasılık. Sanki hayat bize küçük işaretler bırakacak ve biz de onları birleştirip “demek ki bu kişi” diyeceğiz.

Gerçek hayatta ise maalesef işaretler o kadar kolay okunmuyor. Çünkü bazen bizi en çok heyecanlandıran insan bize en çok huzur veren insan olmayabiliyor. Sürekli düşündüğümüz, ayrı kaldığımızda özlediğimiz, kavuştuğumuzda bütün sorunları unuttuğumuz biri bize çok büyük bir aşk yaşıyormuşuz gibi hissettirebilir ama o yoğunluğun içinde gerçekten ne var? Sevgi mi, alışkanlık mı, kaybetme korkusu mu yoksa sadece belirsizliğin yarattığı o tanıdık heyecan mı?

Belki de “doğru kişi” ile “en yoğun hissettiren kişi” arasındaki farkı biraz daha konuşmamız gerekiyor. Bazen sakin bir ilişki bize fazla sakin gelebiliyor ve kavgasız bir gün, cevapsız bir mesaj kadar aklımızı meşgul etmeyebiliyor. Birbirimizi üzmediğimiz bir ilişki, sürekli barışıp yeniden aşık olduğumuz bir ilişkiden daha az tutkuluymuş gibi görünebiliyor. 

Peki ya biz huzuru sevgisizlik, kaosu tutkuyla karıştırıyorsak?

Bize öğretilen son

“End game” fikrinin bu kadar güçlü olmasının başka bir nedeni var. Çocukluğumuzdan beri hayatın aşağı yukarı nasıl ilerlemesi gerektiğini biliyoruz: Doğarsın, büyürsün, okula gidersin, iş bulursun ve evlenirsin. Bir evin, bir eşin ve bir ailen olur böylece hikaye aşağı yukarı tamamlanır.

Elbette bunu gerçekten isteyen insanlar var ve bunda yanlış hiçbir şey yok ama bir noktada şu soruyu sormak gerekiyor: Bunu gerçekten biz mi istiyoruz yoksa artık hayatımızın o kısmının tamamlanmasını mı istiyoruz? Tabii ki de bu ayrımı yapmak kolay değil çünkü aşkın içine gelecek planlarını, aile beklentilerini, yaşımızı, çevremizi ve yıllardır duyduğumuz o artık sıra sende cümlelerini de karıştırıyoruz. Sonra karşımızdaki insanın bizim için doğru kişi olduğuna değil de doğru hayatın kapısını açan kişi olduğuna inanmaya başlıyoruz.

Kendine dönen ilişki

Doğru kişinin nasıl hissettirdiğini sormadan önce, onun yanında bizim nasıl hissettiğimize bakmalıyız.

Kendimizden ne kadar vazgeçiyoruz? Sürekli bir şeylerin düzelmesini mi bekliyoruz? Sevildiğimizi anlamak için sürekli yeni işaretlere mi ihtiyaç duyuyoruz? Arkadaşlarımızdan, alışkanlıklarımızdan, hayallerimizden uzaklaşıyor muyuz yoksa bütün bunların içinde hala kendimiz olarak kalabiliyor muyuz?

Çünkü birini çok sevmekle onunla iyi bir hayat kurabilmek aynı şey değil. Belki de doğru kişi her zaman kalbimizi en hızlı çarptıran kişi değildir belki de bizi sürekli “Acaba?” diye düşündürmeyen, yanında kendimizi açıklamak zorunda hissetmediğimiz ve hayatımızı küçültmek yerine genişleten kişidir ancak bunun da tek bir formülü yok. Her ilişkinin dili, her insanın ihtiyacı ve her aşkın ritmi farklıdır.

Belki de asıl mesele “Bu kişi benim end game’im mi?” sorusuna bir işaret bulmak değil de “Bu insanla birlikteyken olmak istediğim kişi olabiliyor muyum?” diye sormak. Bazen bir insanı hayatımızın sonuna kadar sevmek isteyebiliriz bazen de hayatımızın belirli bir döneminde bizi çok sevmiş bir insan olarak bırakabiliriz. İkisi de bizim kendi yolumuz ve biri diğerinden daha başarısız bir aşk değil.

End game belki de birinin bizi seçmesi değil, bizim hangi hayatı seçtiğimizi bilmek.

Fotoğraflar: @thesummeriturnedpretty

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.