Toplumsal Konular

Geri dönüş yok, gerileme olabilir

Geri dönüş yok, gerileme olabilir

Bize her şeyin daha iyi olacağı söylenmişti. Oldu da, bazen. Kuir rönesansların birinde büyümüş bir lezbiyen ve pek çok çöküşe tanık olmuş bir gay erkeğin popüler kültür tarihinden çıkardığı not şu: İki ihtimalden fazlasını hak ediyoruz.

2010’ların başında lubunyalar olarak bizlerin dünyada ve ülkemizdeki başarılarından biri olumlu bir görünürlük dalgası yaratmamız oldu. Popüler kültürde kuir temsil artıp çeşitlenirken, sokaktaki hak mücadelesi katılımcı ve destekçi sayısını gün geçtikçe artırıyordu. Glee ya da Orange is the New Black gibi diziler LGBTİ+’ların şaka malzemesi değil de hikayenin baş kahramanları olabileceğini önerirken, 2013’teki Onur Yürüyüşüne 100,000 kişi katılıyordu. ABD’de başlayıp dünyanın pek çok yanına yayılan ‘It Gets Better’ kampanyası akran zorbalığına uğrayan genç kuirlere her şeyin daha iyiye gittiğini, başkalarından destek alarak hayallerindeki insan olduklarında her türlü engeli aşabileceklerini müjdeliyordu. Büyük şirketlerin Onur Ayı’nda lubunyalara yönelik kampanya yapması geri döndürülemez bir ilerleme sanrısı yaratıyordu.

Oysa bugün, kolektif dayanışma ve ilerleme yerine bireysel ve tüketime dayalı bir zafer inşa etme projesi büyük bir gürültüyle çöküyor. Şimdilerde dünyanın dört bir köşesinde siyasetçiler, yasama ve yargı organları, uluslararası organizasyonlar ve medya patronları kuirler olarak on yıllardır süren mücadelemiz sonunda kazandığımız haklarımızı geri almak için adeta birbirleriyle yarışıyor. Bunun nedenlerine bu yazıda girmeyip daha güzel bir şey yapacağız. Tüm bu baskıya ve durduğumuz noktanın ‘gerileme’ gibi görünmesine rağmen, anayasal haklarını kullanan dostlarımız her Haziran gözaltına alınırken, derneklerimiz yargılanırken kuir direnişe, hem de neşeyle, neden devam ettiğimizi popüler kültür tarihine bakarak anlatacağız.

Bir öyle bir böyle

‘Pose’ dizisinin pilot bölümünde, ‘Royalty’ kategorisi için müzeden çalınan kıyafetlerle piste
çıkılıyor. Yapım: Ryan Murphy, Brad Falchuk, Steven Canals; FX, 2018-2021.

90’larda büyürken kafam sadece kuir bir çocuk olduğum için karışık değildi çünkü dünyayı anlamaya çalıştığım, kendimi bulmaya çalıştığım medya ekolojisi iki yüzlüydü. Zeki Müren ülkenin en büyük ses sanatçısıydı ve herkes onun önünde el pençe divan dururdu. Bülent Ersoy ülkede yasaklı olmaktan ekranların sevgilisi statüsüne beş sene gibi kısa bir sürede gelmişti. Fakat Zeki Müren gibi giyinen başka sanatçılarla alelade dalga geçilir, binbir çeşit şiddete maruz kalan transların kendilerini savunmaları ‘travesti terörü’ diye haber yapılırdı. Emel Müftüoğlu, bir kadınla bir sandalda hülyalı bakıştıkları Korkuyorum klibinde lezbiyen bir hikaye anlatıldığını şiddetle reddederken, Gece, Melek ve Bizim Çocuklar filmi Kültür Bakanlığı’nın desteğiyle çekilip vizyona giriyordu. Bu karmaşaya rağmen ülkede, 80’lerde filizlenmeye başlayan hak mücadelesi, 1993’te İstanbul’da ilk Onur Yürüyüşü’nü düzenledi ve bu yürüyüş yine o sene valilik tarafından yasaklandı.

90’lardaki karmaşadan bir şekilde kurtulup, 2000’lerde üniversite okuyan birisi olarak ilerlemenin her zaman tek yönlü olmadığını birebir yaşadım. 2000’lerde medyada kuirlere hala ucube veya şakası yapılacak insanlar muamelesi yapılsa da kuir oluşumları, seslerini ve mücadele alanlarını hız kesmeden artırıyorlardı. 2015’teki yasağa kadar Onur Yürüyüşü’ne her sene daha fazla insan katılmıştı. Bir yandan yürüyüşler yasaklanıyordu ama bir yandan ülkenin dört bir yanında lubunyaların haklarını savunan yeni öğrenci kulüpleri ve dernekler açılıyordu. 2010’ların özellikle ikinci yarısında ise, adeta bir kuir rönesans yaşadık. Küresel çapta Looking, Transparent, Pose ekranları domine ederken, Türkçe popun yükselen yıldızı Mabel Matiz olmuştu mesela. Baskı artıyordu ancak Tumblr ve Instagram, dünyadaki ve Türkiye’deki kuirlerin görünürlük ve üretim potansiyelini her saniye herkese kanıtlıyordu.

Burada çok kısa durup ilerleme dediğimiz şeyin kaynağına ve özüne bakmak gerekir. ABD’li trans aktivist Marsha P. Johnson, genelde 1969’daki Stonewall İsyanı’nın liderlerinden biri olmasıyla bilinir. Ancak Marsha P. Johnson’ın bize bıraktığı esas miras, onun Sylvia Rivera ile kurduğu Street Transvestite Action Revolutionaries, kısaca adıyla STAR’ın mirasıdır. Ömrü kısa olsa da, örgütün ev sahipliği yaptığı somut dayanışma pratikleri birçok başka örgüte model ve ilham oldu. Aslında ilerlemenin doğrusal olmadığını bize kendi tarihimiz anlatıyor. Bu yüzden, 2010’lardaki kuir rönesansı yaşadığım için 90’lar ve 2000’lere boş zamanlar ya da şimdi yaşadıklarıma felaket diyemiyorum. Bunlar ilerlemenin özünde olan şeyler. Biz kimi zaman neşemizi ertelesek de, gün geldiğinde onu coşkuyla ortaya saçıyoruz. Onlar bizim geleceğimizi ve bugünümüzü redderken, biz varlığımızı 16. yüzyılda yazılmış bir Divan şiirinde ya da bugün yazılan Türkçe bir romanda kanıtlayarak geleceğe bakıyoruz. Coşkuyla hüsranı yan yana yaşamayı çok iyi biliyorum. Ancak yine de merak ediyorum, acaba o rönesansın içine doğmak nasıldı? LGBTİ+’ların görünürlüğü ve kazanımlarının en şaşalı dönemlerinde kendini keşfedip bugün olanları görmek insana neler hissettiriyordu. Bu noktada kalemi, Alara, sana devrediyorum.

Lezbiyen nedir ve nerede bulunurlar?

O kadar hızlı bir trende yol alıyoruz ki rönesanslar da bir hafta içinde altın çağını yaşayıp çöküşe geçebiliyor. O yüzden istediğin vagonu hareket halinde yakalamak için hep biraz daha fazla çaba harcamak, biraz daha fazla kazmak, biraz daha fazla aramak gerekiyor.

1996 doğumlu bir kuir olarak Sims 2 oyununda iki kadını evlendirebildiğimi fark ettiğimde, bana ait olmasını isteyebileceğim bir hayat versiyonunu oyunla deneyimlemiştim bile.

Heteroseksüel olmadığımı 11 yaşında keşfettim ve gerçekten de rönesanslardan biriyle büyüdüm. Yola haritasız çıkmadım ama takdir edersiniz ki her yer aydınlatılmamıştı da. Ancak 14 mum sonra ‘lezbiyen’ kelimesini seçtiğimde, annemlerle yaptığım konuşmalardan çoğunu şöyle bitiriyordum: ‘Nasıl hiç lezbiyen arkadaşınız yoktu ya?’ Gay erkekler biraz var da lezbiyenler neredeydi? Medyada hiç temsil yoktu demiyorum ama menüde seçenekler küründen orada gibiydi. Büyük boy bir The L Word’ün orta üst sınıf, Los Angeleslı karakterlerini mi tercih edecektim? Yoksa Katy Perry’den ‘I Kissed a Girl’ şarkısıyla doyar mıydım? Zaten aynı medya Blue is the Warmest Color, Cannes’da Altın Palmiye aldığında ‘Nihayet, büyük çapta ses getiren bir lezbiyen filmi!’ demişti ama filmin yazarı Julie Maroh bile seks sahnelerini ‘soğuk bir erkek fantezisi’ olarak niteliyordu.

1999’da kuirler tarafından, kuirler için çekilen But I’m a Cheerleader, cinsel yönelim ve cinsiyet kimliklerini ‘düzeltilmesi gereken bir durum’ olarak gören sahte bilimsel işkence yöntemi ‘dönüştürme (onarım) terapisi’ni absürt bir neşeyle yerle bir etmişti mesela. 2025’in son aylarında Rachel Reid’in Game Changer serisi de Kuzey Amerika’nın buz hokeyi diyarlarından geldi ve altı yüz elli bin kopya satarak, Harry Potter’la sahalardan çekilen kuirlerin fandom kültürünü yeniden canlandırdı. Ilya Rozanov ve Shane Hollander çiftini ‘öfori’ kelimesiyle niteleyecek kadar derinde olsam da algoritmamdan düşemeyen bir soru var: İki gay erkek yerine iki lezbiyen kadın olsaydı, bu hikaye aynı kitleye ulaşır mıydı?

Kaydedilen tarih boyu kadın+ arzunun parçalı kaldığını, başkaları tarafından yakıldığını, silindiğini, üstünün kapatıldığını düşününce vereceğim cevap beni tatmin etmiyor. Ana akımın uygun gördüğü seçeneklerden fazlasını tüketip raydan çıkanlar bilir: Antik Yunan’ın en ünlü şairlerinden Sappho’nun kadınlarla ilişkilerini konu eden çoğu şiirin kayıp olması elbette bir tesadüf değildir.

Şahsen bu düzenin, Stephen King’in Carrie’sini anlayalım diye evren tarafından yapılmış kötü bir şaka olduğunu düşünüyorum.

Halbuki ait olmadığımı hissettiğim bir dünyada hep kendim gibilerin yaşadığını bilsem şahane olmaz mıydı? 1918’de ressam Gluck, doğum adı Hannah Gluckstein’ı bırakıp ‘cinsiyetsiz,’ tek bir isim alıyor, o zaman için erkeklere ait olduğu varsayılan kıyafetleri giyiyor ve sevgilisi Romaine Brooks’la karşılıklı portreler yapıyordu; Brooks ise 1920’ler Paris’inde lezbiyen kadınları androjen bir ihtişamla tuvaline taşıyan ilk sanatçılardandı. Radclyffe Hall, aynı dönemde smokiniyle, monokülüyle dolaşıyor ve Yalnızlık Kuyusu’nu yazıyordu; kitap Birleşik Krallık’ta yasaklandı, yakıldı ama yok edilemedi.

Moda dünyasında da benzer sismik hareketler vardı ama Coco Chanel’in kadınlarla olan ilişkileri biyografilerde ancak 2011’de yazılabildi. Diane von Furstenberg, ‘ilk aşkım’ diyerek bahsettiği iki kişiden ‘birinin kız, birinin oğlan’ olduğunu söyledi; tasarım dili bedensel özgürlükle ilişkilendirilen bir tasarımcının cinsel akışkanlığı ise bu deklarasyona rağmen, kariyerinin elli yılına iki yıl öncesine kadar dipnot bile olamadı.

Karabinalılar, öne!

Moral bozup kaçamam: 2024’te müzisyen Chappell Roan, drag estetiğinden beslenen sahneleriyle Lollapalooza’nın tarihindeki en kalabalık izleyici kitlesini topladı ve bunu makul olmaya hiç niyeti olmayan bir lezbiyen olarak yaptı. Erdem, aynı yıl Londra Moda Haftası’nda SS25 koleksiyonunu demin andığımız Radclyffe Hall’dan ilham alarak tasarladı: Böylece sansasyonel monokül ve yakılan o kitabın ilk sayfası, manşetlere dikilip haute couture oluverdi.

TikTok’ta ‘dyke’ estetiği karabinalardan hareketle kendi dilini yeniden kuruyor; Eleanor Medhurst, yüz otuz bin takipçiyi lezbiyen moda tarihini anlatarak ediniriyordu ve camp, nihayet Sontag’ın iddia ettiği gibi apolitik bir estetiktense, normali sahneye koyarak yapaylığını ifşa eden politik bir dil olarak kabul ediliyordu. Bu rönesans kalıcı mı yoksa endüstrinin bir sonraki sezon terk edeceği bir trend mi?

Ayrıcalıklar hayaletlere benzer ancak varlıklarını kabul ettiğinizde hortlak olmaktan vazgeçerler. O yüzden şöyle devam edeyim: Gördüğünüz üzere, sevgili yolcularımız, İYİYE-GİDİYOR-MUYUZ? isimli tren taklidi yapan rollercoaster’ımız bol iniş çıkışa sahip. Yolculuk bittiğinde sırayı bozmadan çıkışa doğru ilerleyelim, hanımefendiler, beyefendiler ve theyfendiler! Çünkü resmi olarak rollercoaster analojimizin sıktığı yere geldik ve raylardan çıkıyoruz.

Sadece 2025’te, ABD’de kırk dokuz eyalette, bin yirmi iki anti-trans yasa tasarısı sunuldu. Sağlık hakkından kimlik belgelerine, okullardan tuvaletlere kadar transların varoluşunun her santimetrekaresi yasal saldırı altına alındı. Dernekler yargılandı, kitaplar yasaklandı, yürüyüşlerde insanlar gözaltına alındı. Hiçbiri ilk defa başımıza gelmiyor; her şey, her yerde, aynı anda, süratle yaşanıyor.

Velhasılkelam, 2010’lardaki ‘It Gets Better’ kampanyasını düşünmeden edemiyorum. Ve ‘Her şey çok güzel oldu mu?’ sorusunu cevaplıyorum: Olmadı. Oldu da ama bazen. Ve bana sorarsanız iki ihtimalden fazlasını hak ediyoruz. Rönesansların birinde büyümüş ve pek çok çöküşe de tanık olmuş bir lezbiyen olarak, 2026 Onur Ayı’nı psüdo-brat bir cümleyle hatırlayacağım: ‘Gorp core’un popüler olduysa boşa değil. Karabinalılar, öne!

Git gelli bir iyileşme

Yazıda yakılan kitabından ve Erdem’in SS25 koleksiyonuna ilham vermesinden bahsettiğimiz Radclyffe Hall, smokini ve monokülüyle, partneri heykeltıraş ve çevirmen Una Troubridge ile birlikte, 1927 civarı. Fotoğraf: Fox Photos Ltd.

Tarih (tüm unutkanlıklarına rağmen) ilerlemenin yavaşlayabileceğini ama geri döndürülemeyeceğini kanıtlıyor. 2026 yılında bu hızla her türlü iyiliği ve kötülüğü bir arada yaşayan lubunyalar olarak bizim fark ettiğimiz bir şey var: Mücadele hiç kolay bir şey değil. Sürekli önümüze gerçeklikle alakası olmayan engeller konuyor. Yaktığınız bir şarkı, çektiğiniz bir dizi, yazdığınız bir şiir, ‘LGBTİ+ lobisinin eseri’ diye damgalanınca kendinizi ifade etmeniz başkasını etkilemeye çalışmak olarak algılanabiliyor. Oysa, lubunların arasından sesleniyoruz: lobi denen şey, kuir dostu bir otelin lezzetli kahve ve renkli kokteyl ikram ettiği lobisinden başka bir şey değil. İnsanların kendini ifade etmesi, bunu popüler kültürün herkese bahşettiği özgürlük alanında yapması, kendi gibi olan insanlara neşe sağlaması, kendi gibi olmayanlara farklılığın zenginliğini göstermesi büyük bir komplonun değil sadece insan olmanın bir parçası.

Bu tarihin, bu mücadeleyi sürdürenlere başka bir dersi daha var: Aranızdan kimseyi yarı yolda bırakmayın. ‘It Gets Better’ söyleminin yetersizliğiyle yüzleşmemiz bu yüzden önemli. Sadece kendini kurtararak elde ettiğin zaferler gün geliyor büyük bir hüsrana dönüşebiliyor. Kimse tek başına mutlu değil. Kayda değer ilerleme, mücadeleyi tek bir grubun birkaç hakkına indirgemediğinde gerçekleşiyor. Geriye düşülebiliyor, ama gerilenmiyor.

Bu yazıyı neşe ve üretkenlikle bitirelim. Luke Evans’ın hayran olduğumuz 2026 Met Gala look’u, üzerimizden çıkarmadığımız ‘I’m coming to the cottage’ tişörtü, tekrar tekrar okuduğumuz ‘Umami Öykü Antolojisi,’ Amber Glenn’in 2026 Kış Olimpiyatları’ndaki altın madalyalık performansı bizi nasıl mutlu ediyorsa, önyargıyla muayene etmeyen bir jinekolog, haklarımızı savunan bir avukat, eşimizin cinsiyetini sorgulamayan bir kuru temizlemeci, sevgilimizle romantik bir yemek yerken masamızdaki mumu yakan bir garson da bizi o kadar mutlu edebiliyor. Neşe bizi sadece popüler kültürde takip etmiyor, birlikte yaşamanın hiç de zor olmadığını anladığımız anlarda bizi yakalayıp kendini hatırlatabiliyor. Bu yüzden, baskının çirkin yüzü kendini ne kadar gösterirse göstersin, 2026 Onur Ayı göründüğü kadar yaşanan, sevindirdiği kadar hayat kurtaran, insanları ayırmak yerine birbirine bağlayan bir ay olacak. Bizden söylemesi.

Yazı: Alara Demirel ve İlker Hepkaner

Fotoğraf: 1982 New York Pride Yürüyüşü. Fotoğrafçı: Barbara Alper

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.