Maison Margiela Fall 2026 Ready-to-Wear, Glenn Martens’ın evdeki ilk koleksiyonu değil. Ama defileyi izledikten sonra son da olmamasını diliyoruz. Martens, ilk olarak Ocak 2025’te kreatif direktör olarak açıklandı. İlk koleksiyonu Fall 2025 Artisanal couture, ardından Spring 2026 Ready-to-Wear geldi. Bu defile ise onun bu ev için yaptığı üçüncü büyük koleksiyonu ve ikinci ready-to-wear koleksiyonu. Aynı zamanda Shanghai’da gerçekleşmesi de önemli. Markanın Paris dışındaki ilk defile gösterisi ve ready-to-wear ile Artisanal parçaların birlikte sunulduğu bir defile.

Maison Margiela’yı anlamadan bu koleksiyonu doğru okumak çok zor. 1988’de Martin Margiela tarafından kurulan ev, başından beri klasik moda anlayışının dışında hatta karşısında bir duruş sergiledi. Hiçbir zaman güzel ve estetik kıyafet üretmeye odaklanmadı. Kıyafetleri ters çevirdi ve bize bitirmeden defileye çıkardığı izlenimini verdi sürekli. Anonimliği merkeze aldı. Kıyafetlerin oluşum sürecini sürekli sorguladı. Kusurlar neden saklanır, yüz neden gözükmek zorunda, lüks neden kusursuz olmak zorunda? Bugün hala evin temeli Artisanal, Anonymity, Tabi ve Bianchetto üzerinden okunuyor ve bu koleksiyonda da hepsi aktif.

Martens’in tarafında ise tarihsel referanslarla barındıran ama onları bozarak kullanan bir vizyon var. Y/Project’ten beri gördüğümüz drape oyunları ve trompe l’oeil etkilerini burada da gördük. Giysi ile aksesuar arasındaki sınırları bu koleksiyonda da kaldırıyor Martens. Parçalarda bedenin üstünde normal durmayan konstrüksiyonlar kullandığını fark ediyoruz. Tasarımlarında güzelliği hep biraz kırarak ve dağıtarak oluşturmuş. Kusursuz olanı bozup, bozuk olanı olduğu gibi bıraktığını görüyoruz. Bu da Margiela ile Martens’e doğal bir ortak alan yaratmış.
Bu koleksiyonun çıkış noktası kendilerinin de belirttiği gibi materyal ve konstrüksiyon. Silüetten önce bu gözümüze çarpıyor. Ama kullanılan Edwardian silüetler yine de belirgin bir referans noktası. Formlar kontrollü kullanılmış. Yüksek yaka kullanımı da dikkatimizi çekiyor. Paris bit pazarlarından toplanan eski parçalar kullanılmış çoğunlukla. Kırılmış objelerden ilham alınmış. Dokulara baktığımızda vintage kumaşların alınıp üzerlerinde yeniden çalışıldığını görüyoruz. Özellikle mavi elbiseden oluşan bir lookta kullanılan porselen bebek referansı önemli. Defilenin genelinde silüetler ya çok net ve dik, ya da tamamen sert bir formda karşımıza çıktı. Tailoring tarafında omuzları güçlü, formları temiz ama yüzeyi bozuk gördük. Kirli gibi duran kumaşlar kullanarak o klasik iyi dikilmiş görüntüsünü kırılabilinmiş. Elbiseleri ise yine net formlarda çalışmış. Balmumu, kaplama ve katmanlama kullanılarak belirlik looklarda formlar sabitlenmiş. Yani bu koleksiyonda silüetler aslında looklara seçilen yüzeyler tarafından belirlenmiş.

Renk paletinin de aynı mantıkta olduğunu fark ediliyor. Kırık beyaz, kirli gri, soluk bej ve koyu tonlar var. Bu renklerin hepsi genelde kirletilerek kullanılmış. Hepsi müdahale görmüş. Bu yüzden renkler hep looktaki doku ile birlikte çalışıyor Arada parlak renkler de kullanılmış. Mat yüzeyler ve çatlamış efektlerlerinin çokça kullanıldığını gözlemledik. Koleksiyonda sıradan veya sıkıcı hiçbir detay yok.
Vintage kullanımı bu koleksiyon için kritik diyebiliriz. Ama nostaljik bir şekilde kullanılmamış. Parçalar restore edilmemiş ve oldukları gibi bırakılıp üzerinde oynamalar yapılmış. Sökülmüş ve yarım kalmış hissi korunuyor yine de. Kıyafetlerin silüetlerini daha katmanlı ve derin algılıyoruz bu yüzden. Bu yaklaşım tapestry kumaşlarda ve eski elbiselerde de var. Parçalar onarılmadan oldukları halleriyle, izleri ve yaşanmışlıkları korunarak kullanılmış. Maskeler ve yüz aksesuarları zaten Margiela klasiği olmaları ile birlikte bu koleksiyonun da tamamlayıcıları olmuş. Yüzü kapatmak bu defilede basit bir estetik kaygıdan çok daha derin bir anlama sahip. Margiela’yı yakından takip ediyorsanız biliyorsunuzdur. Dikkati tamamen kıyafete çekiyor. Bugünün moda sisteminde sürekli öne çıkan kimlik, yüz ve persona’ya karşı, burada anonimliği tekrar merkeze almış Martens. Ama o da clean değil tabii ki. Formları hep sarılmış, farklı malzemeler ile kaplanmış veya bozulmuş.

Genel olarak 76 lookta birbirine benzeyen silüetler olsa da yüzey ve materyalin sürekli olarak değiştiğini görüyoruz. Silüet tekrar ediyor ama her look’ta farklı bir oynama ile bambaşka bir şeye dönüştürülmüş. O yüzden koleksiyonu incelerken güzel parçalar üzerinden okuyup geçmek zor. Üstüne düşünülmüş, ve Margiela’nın çizgisi ile birebir örtüşen pek çok detay var koleksiyonda.
Martens bu koleksiyonda kendi yaratıcı dilindeki tarih, çürüme, drape ve yüzey yaklaşımını ve vizyonunu, Margeila’nın zaten var olan anonimlik ve Artisanal hafızasıyla çok başarılı bir şekilde birleştirmiş. Ortaya çıkan şey de olarak bu yüzden bizi bu kadar etkiliyor. Hem Martens, hem de evin arşivinden çok belirgin izler görüyoruz. Bu koleksiyon kusurlu, pürüzlü ve çok gerçek. İki tarafın da bize aktarmak istediği gibi.