Genel

İfşa Günü’ndeki empati çağrısı, ne kadar samimi?

İfşa Günü’ndeki empati çağrısı, ne kadar samimi?

İfşa Günü’nün hikayesi uzaylıların varlığını saklamaya çalışan Wardex şirketiyle bu gerçeği tüm dünyaya duyurmak isteyen bir grubun çatışması üzerinden ilerliyor. Film, bir yandan da insan merkezci düşüncenin ve empati eksikliğinin hem bize hem de çevremizdeki canlılara verdiği zarar üzerine oldukça düşündürücü sorular soruyor. Dünya; güçlülerin, ötekileştirilenlere reva gördükleri yüzünden yangın yerine dönmüşken İfşa Günü’ne göre çıkış yolu belli: birbirimizi dinlemek. Fakat filmin çekildiği ve gösterime girdiği bağlama baktığımızda, bu çağrının içtenliği sorgulanabiliyor. 

Steven Spielberg’ün son uzun metraj filmi İfşa Günü (Disclosure Day) Haziran ortasında gösterime girdi. Eleştirmenlerin beğendiği ancak izleyicilerin mesafeli yaklaştığı film, konusu itibarıyla Speilberg’ün birçok yapımında masaya yatırdığı felsefi soruları bir araya getiriyor. İfşa Günü’nün hikayesi ve mesajı evrende yalnız olup olmadığımız sorusunun 2026’da hala oldukça önemli bir soru olmasının önkabülüne dayanıyor. 

Filmin kötü karakterleri Wardex şirketinin yöneticileri. İnsanlığın, UFO’ların ve uzaylıların varlığından haberdar olmasının büyük bir varoluşsal kriz getireceğini savundukları için seçilmiş siyasi liderleri dahi bu bilgiden mahrum bırakıyorlar. Bu sır perdesinin bir başka nedeni de dünyaya gelme gafletinde bulunmuş uzaylıları çeşitli işkencelere maruz bırakarak onların barışçıl ve ilerleme odaklı teknolojilerini silah sanayisi için kullanmaları. Bu şirketin içinde çıkan bir isyan sonrası ifşacı bir grubun dünyaya gerçeği duyurmaya çalışması, Kansas’ta yerel bir kanalda çalışan bir hava durumu spikerinin uzaylılar sayesinde özel güçler edinmesiyle aynı güne denk geliyor. Gerçekleri tüm dünyayla paylaşmak isteyen bu grup Wardex’le gerçeği ortaya çıkarma mücadelesine girdiğinde biz de seyirciler olarak felsefi birçok soruyla baş başa kalıyoruz.

İfşa Günü neyi itiraf edecek, Firdevs Hanım?

İfşa Günü dengesiz bir film. Bu kadar büyük felsefi sorular soran bir filmin oyuncularının da iyi bir performansla bu soruları iredelemesini bekliyorsunuz. Ancak yıldızlar geçidi oyuncu kadrosunun peformanslarının ufak bir hayal kırıklığı yarattığını not etmem gerekiyor. Wardex’in foyasını ortaya çıkarmaya çalışan grubun lideri Hugo Wakefield’ı canlandıran Colman Domingo ve siber güvenlik uzmanı Daniel Kellner’a hayat veren Josh O’Connor, ortalama bir performans gösterirken filmin en kötüsü ne yazık ki Oscar ödüllü Colin Firth. Zamanında The King’s Speech gibi hitabetin önemine dair bir filmdeki performansıyla Oscar’a uzanmış Colin Firth’ün Wardex liderini canlandırırken kelimeleri yuttuğu için söylediği çoğu şeyin anlaşılmaması, kötü sürprizlerden biri. 

Firth’ün karakterine ek olarak Wardex’teki diğer “kötü” karakterlerin iki boyutluluğu da bir senaryo zayıflığı olarak göze çarpıyor. Ancak uzaylılar sayesinde telepatik güçler edinen Margaret Fairchild’a hayat veren Emily Blunt’ın performansı filmi kurtarıyor diyebilirim. Her geçen gün yıldızını daha da parlatan Blunt, hem komediyi hem de gerilimi müthiş bir inandırıcılıkla seyirciye aktardığı için, karakteri Margaret da kurgunun genelindeki iki boyutluluktan ustaca sıyrılıyor. Gücünü iyiye kullanmaya odaklanan Margaret, filmin en önemli anlarında izleyiciyi hayran olunası bir kıvraklıkla yakalayıp kendini mutlaka dinletiyor ve izletiyor. Dikkatin dağılması üzerinden işleyen medya ekosisteminde Margaret karakterinin gücü Blunt’ın ve Spielberg’ün başarısı olarak kayda geçmeli. 

ABD hükümetinin Epstein belgeleri hakkındaki tartışmaları söndürmek için tüm tuşlara bastığı malum. Bunun etkilerini özellikle Ortadoğu’da bir başlayıp bir kesilen, binlerce insanın hayatına son veren ve küresel ekonomiyi altüst eden savaşta veya Beyaz Saray’ın bahçesinde düzenlenen güreş müsabakalarında görmek mümkün. ABD hükümeti, bunlara ek olarak da son yıllarda peyderpey UFO’lar hakkında kimi belgeleri kamuoyuyla paylaşmakta. Bu zamana kadar neredeyse her UFO filminde sorulan “İnsanlık evrende yalnız olmadığını öğrenmeye hazır mı?” sorusuna bir cevap bu “resmi” açıklamalara verilen tepkilerde ortaya saçıldı aslında. 

İnsanlık, dünyanın kötüye gidişi nedeniyle çoktan büyük bir varoluş kriziyle karşı karşıyayken, UFO’ların varlığı neredeyse kimseyi sarsmamış durumda. Hatta kimileri uzaylılar için “O kadar akıllılarsa dünyaya gelip kendilerini tehlikeye atmasınlar” ya da “Gelsinler de insanlığın kendi kendini yok edişine bir son versinler” bile diyebiliyor. Bu nedenle filmin ana gerilim ekseni olan “evrende yalnız olmadığımız gerçeğinin öğrenilmesi” o kadar da hayati bir önem artık taşamıyor. Ancak İfşa Günü’nün sorduğu bir başka felsefi soru var: “öteki” olarak gördüklerimize neden empati duymuyoruz? Bizden farklı olanlara neden sadece bizi ileriye götürdükleri kadar tolerans gösterip işimize yaramadıkları anda onları yok etmeye çalışıyoruz? 

Bu soruların insanlık tarihi boyunca sorulduğunu biraz sanat ve kültür tarihi bilen herkes bilir. Ancak empati eksikliğinin 2026’da Steven Spielberg tarafından dert ediliyor olması oldukça ilginç. Spielberg’ü hasılat rekorları kıran ve birden fazla kuşağın hayal dünyasını şekillendiren E.T. veya The Hook gibi filmlerden ya da kültür endüstrisinin içinde milyar dolarlık alanlar açan Jurrasic Park veya Indiana Jones gibi franchise’lardan tanısak da yönetmenin filmografisinde Schindler’in Listesi, Münih ve Lincoln gibi vizyona girdikleri dönemde süregelen politik tartışmalara doğrudan katkıda bulunan filmler de mevcut. 

Spielberg’ün politik tavrını sanatı dışında da gösteren birisi. 1990’larda Yahudi Soykırımı’nın hatırasının İsrail ve ABD’de korunması ve yaşatılması için gelmiş geçmiş en kapsamlı sözlü tarih çalışmasının masrafını bizzat üstlenmişti. Ayrıca Kuzey Amerika’da Yahudi Soykırımı İnkarcılarına karşı gösterilen direnişin önde gelenlerinden biri. Empati ve ötekileştirmeye dair taşın altına elini korkmadan koyan yönetmenin 7 Ekim 2023 sonrası İsrail’in Gazze’de hızlandırdığı soykırıma dair çok konuşmadığı, konuştuğunda da ise her iki tarafı da memnun etmeyen “İki taraf da haksız gibi duruyor” tavrını takındığını biliyoruz. Özellikle 1990’larda Yahudi Soykırımı’nın ABD’deki kamu vicdanında yer edinmesi için bu kadar çalışmış birisinin, o soykırımın bir benzeri Gazze’de yaşanırken aynı çabayı göstermemesi İfşa Günü’ndeki empati çağrısını biraz güçsüz kılmıyor değil. Ancak bu argümanı tersine çevirmek de mümkün. Spielberg İfşa Günü’nde tüm dünyanın gördüğü bir acının artık saklanamayacak ya da haklı bulunamayacak seviyeye gelmiş olduğunu ve bizi sadece empatinin kurtaracağını iddia ediyor da olabilir. “Bu gerçekleri gizleyemezsiniz” çağrısı ve empatiye davet, doğrudan güçlüye yöneltilen bir eleştiri de olabilir. Bu konuda Spielberg kesin bir tavır takınmadığı sürece biz izleyiciler ve yorumcular olarak tahmin yürütmeye devam edeceğiz. 

Bu nedenle İfşa Günü’nün empati mesajı ne kadar güçlü olursa olsun samimiyeti ve inandırıcılığı bağlamsal bir eksiklikle mücadele ediyor. Buna ek olarak İfşa Günü’nün hikayesinde televizyonların en önemli medya organı olarak yansıtılmasının, filmin argümanını zayıflattığına dair kimi fikirlere internette denk geldim. İnternetin bu kadar çok kullanıldığı bir dönemde, karakterlerin internet yerine geleneksel medyayı kullanma ısrarı, kimi izleyiciler tarafından “dönemin gerçeklerini görmezden gelmek” olarak yorumlanmış. 

Ben bu yoruma katılmıyorum. Filmde Speilberg bir gerçeğin yayılmasında interneti görmezden gelmiyor. Ancak İfşa Günü’ne göre gerçeğin oluşturulmasında televizyon hala oldukça önemli bir medya organı. Zira yapay zekanın bu kadar ilerlediği bir dönemde artık internette her gördüğümüz şeye inanmıyoruz ve bir şeyin gerçekliğinin onaylanması gerektiğinde yine geleneksel gazetecilik ilkeleriyle çalışmaya özen gösteren televizyon, gazete ve dergilere başvuruyoruz. Bir uçak kazası videosu ancak CNN veya BBC’nin TikTok hesabında paylaşırsa “gerçek” özelliğini kazanıyor. Bu tip kurumlarda çalışan kariyer gazetecileri hala bir bilginin “gerçekliğini” onaylayan figürler. Bu nedenle İfşa Günü belki de internetin gücüyle değil, bugünlerde görmezden geldiğimiz ya da artık önemsemediğimiz ancak hala önemli bir işlev gören medya organlarının gücüyle alakalı bir mesaj veriyor. İfşa Günü, bir anlamda alternatif gerçekler ve gerçek-ötesi döneminde bağımsız medyaya duyulan ihtiyacın altını çiziyor. Medyanın tamamen iktidarın kontrolü altında olmaması, bu sebeple önemli. 

Sonuç

İfşa Günü mükemmel bir film değil. Yönetmeninin samimiyetine, hikayesinde kullandığı anlatı araçlarının geçerliliğine ve oyuncularının performansına dair kimi sorunlar mevcut. Ancak bunların yanında İfşa Günü’nün sorduğu kimi soruların hayati bir önem taşıdığını düşünüyorum. Ötekileştirdiklerimize sadece yıkımla yaklaşmamız, işbirliği yerine rekabeti ön plana çıkarmamız, birbirimizi dinlemememiz, yapılan zulme karşı edilgen kalmamız artık kabul edilebilecek şeyler değil. Biz bir azınlık olarak tekrar tekrar bunları birbirimize söylerken insanlığın çoğu kulaklarını kapamış, yıkımın ve felaketin onlara huzur ve zenginlik getireceği sanrısıyla yangın yeri bir dünyanın ortasında hayatına devam ediyor. Herkesin sarsılıp kendine gelmesi için illa göklerden birilerinin gelip “Dinleyin!” demesi mi gerekiyor yoksa bunu inatla tekrar tekrar gerçekleri görmezden gelenlerin suratına bağırmamız mı gerekiyor? İfşa Günü, ikinci seçeneğin bir de Hollywood yoluyla denenmesi olarak karşımızda duruyor. Sırf bu yüzden bile izlenmeyi ve üzerine düşünülüp tartışılmayı hak ettiğini düşünüyorum. 

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.