Birinden hoşlanmak diye bir his, birinden hoşlanman gerektiğini düşünmek diye bir olay var. Ve çoğu insan, ikisi arasındaki farkı hayatının bir noktasında, bazen çok geç bir noktasında fark ediyor. Düşünelim: ‘Doğru’ kişiyle birliktesin, herkes mutlu, aileler tanışmış, planlar yapılmış ama içinde bir yerde ses kısık. Kötü bir ilişkide olduğun için değil. Karşındaki insanla bir sorunun olduğu için de değil. Sadece o ses, tamamen sana ait olmadığı için gelen bir yabancılaşma durumunun içinde olmadan geliverir. Sana öğretilmiş bir sesin peşinden gidersin ve bunu fark etmen yıllarını alır çünkü kimse sana arzunun öğretilen bir şey olabileceğini söylememiştir.
Adrienne Rich, 1980’de bu duruma bir isim koydu; zorunlu heteroseksüellik. Heteroseksüel olmak bir tercih değil de bir varsayılandır, bilirsiniz. O kadar derinden işlenmiştir ki kendi arzunu tanıman bazen ancak ondan sapınca mümkün olur. İnternet aynı terimi 40 yıl sonra ‘comp het’ diye kısalttı. 2018’de @cyberlesbian rumuzlu bir Tumblr kullanıcısı, Angeli Luz, 30 sayfalık bir Google dokümanı yazdı: “Am I a Lesbian?” başlıklıydi efsane. Pandemiyle birlikte doküman daha fazla kişiye ulaştı, sonrasında evlerine kapanan milyonlarca kişi de o checklist’te kendini buldu ya da en azından soruyu sordu. “Compulsory homosexuality” aramaları 2020 yazında zirve yaptı.
Ben de o meşhur soruyu kendime o zamanlarda sordum. O sırada biseksüel olarak kimliklendiriyordum kendimi ve yanlış da sayılmazdı ama yetmiyordu çünkü arzu bazen bir spektrumda durmak yerine bir yere yerleşmek istiyor. Lezbiyenlik bana o yerleşmişliği verdi; ev hissini, iç huzuru ve hatta güveni. Sonradan öğrendim ki, dokümanı yazan Angeli Luz da benzer bir yolculuktan geçmiş, tam tersi yönde; lezbiyenden biseksüele. Herhangi birimizde “yanlış” bir şeyler olduğunu katiyen düşünmüyorum. Zaten kategoriler yanlıştı demiyorum, kategorilerin arzuyu anlatmaya her zaman yetmeyebileceğini söylüyorum.

“Sapphic” kelimesinin bugün lezbiyenden daha çok tutmasının sebebi de bu. Lezbiyen bir kimlik, kapısı olan bir oda; ya içindesin ya dışında. Türkçe’de Sapfik olarak kullanmayı tercih ettiğim terim ise daha çok bir cazibe alanı, kadın+’lara ve kadın+’lıkla ilişkilenen çekilen herkesi alıyor; lezbiyen, bi, pan, kuir, trans, nonbinary, henüz emin olmayan. Bu arada, Sapfik terimi M.Ö. 630’da Lesbos adasında yaşamış şair Sappho’dan geliyor; şaşırır mısınız, şiirlerinin çoğu yakılmış ya da kaybolmuş, geriye fragmanlar kalmış. Kadın+ arzusu da uzun süre böyle varoluşunu sürdürdü; parçalı, eksik, başkaları tarafından yakılmış. Sapfik bugün tutuyorsa antik referans yüzünden değil de kimlik polisliğine ihtiyaç duymadan, “Ben de buradayım!” demenin yolunu sunduğu için. Ama bu genişlemenin bir bedeli de var: Medya her şeyi ‘sapphic’ diye paketlediğinde, lezbiyen kelimesi bulanıklaşabiliyor ve zaten tarih boyunca silinmeye maruz kalmış bir kimliğin bir kez daha görünmezleşme riski doğuyor. Sapfiklik bir şemsiye görevi görüyor olabilir ama lezbiyenliğin altından çekilmiş bir halıya dönüşmemeli diye düşünüyorum.
Arzunun sınırlarını kimin çizdiği sorusu yeni değil. 1969’da Betty Friedan feminist hareketteki lezbiyenleri “lavanta tehdidi” (lavender menace) diyerek nitelediğinde, bir grup lezbiyen o ismi lavanta rengi tişörtlere basıp sahneye çıktı. 80’lerde politik lezbiyenlik arzuyu ideolojik bir seçimle ilişiklendirdi. Rich, zorunlu heteroseksüelliği yazdı. 50 yıldır aynı soru farklı kılıklarda dönüyor: Kadın+ arzusunun haritasını kim çiziyor?
Sınırda yaşamak

2024’te oyuncu Jasmin Savoy Brown kendini ‘panseksüel lezbiyen’ olarak tanımladığında tahmin edilen şey oldu: Bir kısım insanlar “Bu iki kelime yan yana gelmez” dedi, bir kısmı alkışladı, bir kısmı da Brown’ın lezbiyenliği sulandırdığını düşündü. Ama Brown bir şey daha söyledi ve bana kalırsa bu cümle hepsinden daha çok iz bıraktı: “Eğer bir trans erkekle yattığım için hala lezbiyenim diyorsanız ama bir cis erkekle yattığım için artık değilim diyorsanız, aslında trans erkeklerin erkek olmadığını söylüyorsunuz.” Dikkat edin: Brown lezbiyenliği yeniden tanımlamaya çalışmıyordu, mevcut tanımın kendi içindeki çelişkiyi gösteriyordu. Lezbiyenliğin kapısını kim açıp kapatıyorsa, o kapının menteşesi bedenlere takılıydı ve Brown menteşeyi 72 punto hale getirdi.
Ben de benzer bir yerde duruyorum. Trans erkeklerle ilişkileniyorum ve bu ilişki, kendimi lezbiyen olarak tanımlamamla çelişmiyor çünkü kimliğimi yaşanmış deneyimden çıkarıyorum, bir kurallar kitabından değil. Bu arada, savunma yapıyor gibi duyuluyorsam diye ekleyeyim; vallahi yapmıyorum. Savunmam gereken bir şey yok. Lezbiyen topluluklar tarih boyunca trans erkeklerle beraber büyüdü, beraber dans etti, beraber direndi. Yani bu tartışmayı yeni yapan toplulukların kendisi değil, topluluklar hakkında fikir üreten platformların hızı. Maggie Nelson, The Argonauts’ta (2015) bunu güzel anlatıyor: Partnerinin bedeni dönüşürken ilişkileri de dönüşürdü ama Argonautlar’ın gemisi gibi, parçalar değişse de gemi hala aynı gemiydi. Etiketler de bazen böyle çalışıyor: İçindeki deneyim değişiyor, isim kalıyor ve bu internetten birinin “Çelişkini yakaladım!” naralarıyla uğraşamayacak kadar biricik.
Bir de ilişki biçimlerinin kendisi var tabii. “Lavender marriage” (lavanta evliliği) denen kavram zorunluluktan doğdu ve dünyanın birçok yerinde hala zorunluluktan yapılıyor: Kuir insanlar, güvenlik için heteroseksüel görünen bir hayat kuruyor. Ama aynı yapı artık gönüllü olarak da ortaya çıkıyor; bambaşka sebeplerle. Gay bir erkekle biseksüel bir kadının romantik olmayan ama derinden bağlı bir ortaklık kurması; kuir platonik ilişkiler; bir aseksüel kişiyle beraber yaşam inşa etmek… Hepsi herkesi şaşırtıyor, “İyice abarttınız” dedirtiyor ama farkında mıyız, ikili sistemden seçeneklerin sığlığı yüzünden bıkmıştık. Adrienne Maree Brown ‘haz aktivizmi’ dediği şeyde buna benzer bir damar var: İyi hissetmek politik bir eylemse, iyi hissetmenin tek bir formatı olmak zorunda değil. Şurası net: İnsanlar arzuyu zaten etiketlerin çizdiği haritanın dışında yaşıyorlardı ama kuir harita mühendisleri yeni yetişiyor.
Bütün bu örnekleri yan yana koyunca ortaya çıkan tablo güzel ama karmaşık, ve velev ki hepsini ‘tercih’ diye özetleyelim. Sara Ahmed, cinsel yönelimdeki ‘yönelim’ kelimesine dikkat çekiyordu; arzu, bir yöne doğru hareket ediş haliyse ve o yön her zaman sabit olmak zorunda olmamalı. Tercih ettiklerimiz ya da yöneldiklerimiz güzel, rahatlatıcı, hatta biraz da özgürleştirici olsun, yetmez mi? Ama tabii her genişleme bir görünürlük sorusu da getiriyor ve bu soruyu sormak gerekiyor çünkü ‘Herkes, her şey, her yerde’ yaygınlığı söylemi, bazen tam da en çok görünürlüğe ihtiyacı olan sesleri belirsizleştirmek için kullanılabiliyor. İnsan arzusu konusunda dengeyi tutturmak kolay değil. Kolay olduğunu iddia eden birine de pek güvenmem açıkçası.
Bifobi, kimin silahı?

2025’in Pride ayında üç kadın pop yıldızı peş peşe natrans erkeklerle birlikte görüldü ve kuir internetin bir kısmı bu açıklamaları kişisel aldı. Önce JoJo Siwa, Celebrity Big Brother UK’de “Artık lezbiyen değilim, kuirim” dedi ve erkek arkadaşı Chris Hughes’la çıktığını açıkladı, üstelik bunu Lezbiyen Görünürlük Haftası’nda yapası geldi. Sonra Fletcher, (evet, 2021’de Katy Perry’nin ‘I Kissed a Girl’ünü lezbiyenlerin marşı olarak yeniden yorumlayan Fletcher), yine Onur Ayı’nın ilk haftasında “Boy”u çıkardı: ‘I kissed a boy / And I know it’s not what you wanted to hear / And it wasn’t on your bingo card this year’ (‘Bir oğlanı öptüm / Ve biliyorum duymak istediğin bu değildi / Ve bu yılın bingo kartında da yoktu’). Instagram’ını sıfırladı, hayran kitlesi ikiye bölündü. Sonra Billie Eilish: Bir yıl önce Charli XCX’le ‘Guess’ remix’inde sapfik bir anthem yapmıştı, ‘LUNCH’ta kadınlara olan arzusunu açıkça söylüyordu ama Venedik’te aktör Nat Wolff’la öpüşme fotoğrafları çıktığı an bütün bunlar ‘queer baiting’ ilan edildi. Riley Mac, Interview Magazine’de bu üçlüyü ‘Lezbiyen ünlülerin ölümü’ başlığıyla çerçevelediğinde Pride 2025’in ana tartışması resmen oturmuş oldu.
Şunu kabul edeyim: Bu haberleri ilk gördüğümde içimde bir ‘yine mi?’ refleksi vardı. Lezbiyenlik zaten görünmek için savaşıyor ve her ‘ama erkeklerle ilişkileniyor’ hikayesi o görünürlüğü biraz daha aşındırıyor gibi gelebiliyor. Hannah Gadsby, performanslarından biri Nanette’te şunu anlatıyordu: Marjinal bir insansan ve kendinle dalga geçiyorsan, seyirci gülerken sen iki kez acı çekiyorsun, bir kez espri yüzünden bir kez de o esprinin doğru olduğuna inandığın için. Topluluk kaynaklı hayal kırıklığı da böyle bir şey; dışarıdan gelenden daha çok batıyor çünkü o gerçeğe inanabiliyorsun. Ama o ‘Yine mi?’nin üzerine iki saniye düşününce görüyorsunuz ki asıl sorun bu kadın+’ların ne yaptığı değil, bu kadın+’ların ne yaptığının neden bu kadar önemli olduğu. Kuir kadınların arzusu bu denli yoğun denetleniyorsa bunun sebebi heteroseksüel dünyanın arzuyu hala sabit, tek yönlü ve kanıtlanması gereken bir şey olarak kurması. Biz birbirimizin arzusunu sorguladığımızda o sistemin dilini konuşmuş oluyoruz ve bu, patriyarkanın en sinsi başarısı belki de; bizi birbirimizin polisi yapmak. Lezbiyen kimliğini özgürleştirmek istiyorsak bunu başka kadınların arzusunu sınırlayarak yapamayacağımızla tanışıyorum. Fletcher’ın ‘Boy’u bana kalırsa büyük bir PR kazasıydı, zamanlama berbattı ve patriyarkada yaşarken bir oğlanı öpmek pek de devrimci bir hareket sayılmaz açıkçası ama herkese hesap verişi üzerine biraz daha fazla konuşmak gerek. Patriyarka, birbirimize yönelttiğimiz sorulardan daha sinsi.
Kadının adı var, arzunun tek bir haritası yok
Bu yazıyı yazarken ‘heterofatalizm’ diye bir kavram dolaşıyordu internette: Heteroseksüel ilişkilerin yorucu, eşitsiz ve tuhaf bir şekilde kaçınılmaz olduğunun kolektif kabulü. Kavram ilk bakışta heteroseksüellerin derdi gibi duruyor ama aslında bu yazıdaki herkesin çoktan bildiği bir şeyi tarif ediyor; kiminle ilişkilendiğin pek de hayatını kolaylaştırmıyor. Arzu bir kurtuluş planı değil. Olmayı beceremiyor.
Duydunuz mu bilmiyorum ama ‘LGBTİ+ içerikle mücadele yılı’ ilan edilen ülkeler var ve ‘Diziler çocuklarımızı eşcinsel yapıyor’ söylemi hala resmi ağızlardan çıkabiliyor. Bu yazının başında Rich’in zorunlu heteroseksüelliğinden bahsetmiştim; sevgili Romalılar, toplum arzuyu yönlendirebilseydi, zaten herkes heteroseksüel olurdu çünkü bütün sistem bunun için kurulu. Demek ki bir dizi, bir film, bir TikTok kimseyi kuir yap(a)mıyor. Bu engellendiğinde kimsenin arzusu değişmiyor, sadece o arzuyla yalnız kalma süresi uzuyor. Ama sahi, neden bu kadar rahatsız ediyor ki bir ‘Aa, ben!’ anı? Sesli düşüneyim: Belki de kadın+’ların arzusunu kendi başlarına keşfetmesi, onları ücretsiz ev içi emek ve kuluçka makinesi olarak planlayan sistemi bozuyor da, ondan. Tanrılar arzuyu değil düzeni istiyor; tercih değil atamayla ilgileniyorlar.
Her neyse. Bu yazıyı yazan kişi, Antik Yunan tragedyasına sıkıştırılmayı reddeden kuirlerle el ele ilerliyor. İstanbul Onur Haftası’nın teması ‘Açık S’açık’ ve ben de saklanmayı reddetmekle ilgileniyorum. Bu cümleleri bu kadar rahat yazabiliyorsam, bunun sebebi benden önce çok daha zor koşullarda aynı şeyleri söylemiş kuirler ve açıkçası, bu yazı her şeyden önce onlara bir aşk mektubu olma niyetiyle ilerliyor. Bir de bu Pride, lezbiyenlik geleneğini sürdürmekle pek içli dışlıyım; kendime patriyarkal değerlerin dışında, kendimce bir hayat kurmakla. Apaçık; açık saçık. Olabildiğince de yargısız, tahakkümsüz ve çoğunlukla da erkekliksiz! Yarın fikrimi değiştirirsem haber edeceğim; internetten ricam ise öyle bir durumda kendimde olup olmadığımdan emin olun, olur mu?
Fotoğraflar: Getty Images
Kapak Fotoğrafı: Fotoğrafçı ve aktivist Donna Gottschalk’ın 1970’lerde radikal lezbiyen hareketi belgelediği arşivi.