Kadın Sorunları

Kadınlar neden hala bir hikayenin değil, bir bakışın konusu?

Kadınlar neden hala bir hikayenin değil, bir bakışın konusu?

Bir reklam düşünün. Kamera önce bir kadının bacaklarına, sonra beline, ardından yüzüne odaklanıyor. Ürün birkaç saniyeliğine görünüyor. Reklam bittiğinde markanın ne anlattığını tam olarak hatırlamıyorsunuz ama kadının nasıl göründüğünü hatırlıyorsunuz. Bu sahne bize o kadar tanıdık ki artık üzerinde düşünmüyoruz bile.

Üstelik yalnızca reklamlarda değil. İzlediğimiz dizilerde, filmlerde, müzik kliplerinde, hatta sosyal medyada kadınların nasıl gösterildiğine baktığımızda benzer bir görsel dilin tekrarlandığını görüyoruz.

Kadın çoğu zaman hikayenin merkezinde. Ama hikayeyi gerçekten o mu yönetiyor?

Male gaze: Kimin gözünden bakıyoruz?

1975 yılında feminist film teorisyeni Laura Mulvey, Visual Pleasure and Narrative Cinema adlı makalesinde bugün hala tartıştığımız bir kavramı ortaya koydu: Male gaze, yani erkek bakışı.

Mulvey’nin teorisi temelde sinemanın izleyiciyi çoğu zaman heteroseksüel bir erkeğin bakış açısına yerleştirmesini anlatıyor. Erkek karakter hareket eden, karar veren, hikayeyi yönlendiren kişi olurken kadın karakter sıklıkla izlenen, arzulanan ve değerlendirilen bir görüntüye dönüşüyor.

Burada mesele bir kadının güzel, çekici veya seksi olması değil. Mesele, kameranın ve hikayenin onu yalnızca bu özellikleri üzerinden tanımlaması. Bir kadın karakterin ne istediğini, ne düşündüğünü, neden belirli kararlar aldığını bilmeden onun ne kadar güzel olduğunu öğrenebiliyoruz.

Ve bu bakış açısı yalnızca erkek izleyicilerle sınırlı değil. Kadınlar da yıllarca aynı görsel dili tüketerek kendilerini dışarıdan değerlendirmeyi öğrenebiliyor.

Türkiye’de bu bakış bize hiç yabancı değil

Türk televizyonlarının romantik dramalarını düşünün.

Zengin, güçlü ve çoğu zaman sorunlu bir erkek karakter. Onun hayatına giren, güzelliğiyle dikkat çeken bir kadın. Hikayenin önemli bir kısmı erkeğin kadını nasıl gördüğü, ona nasıl aşık olduğu, onu nasıl kıskandığı veya korumaya çalıştığı üzerinden ilerliyor. Kadın karakterin kendi arzuları ve hedefleri elbette olabiliyor. Ancak çoğu zaman onun değerini belirleyen şey, erkek karakterin hayatında yarattığı etki. Üstelik Türkiye’de bunun başka bir boyutu daha var.

Kadın karakter hem güzel ve çekici olmalı hem de toplumun uygun gördüğü sınırları aşmamalı. Bir yandan arzu nesnesine dönüştürülürken diğer yandan nasıl giyindiği, nasıl davrandığı ve kimlerle ilişki yaşadığı üzerinden yargılanabiliyor. Yani kadından hem bakılmaya değer olması hem de kendisine yöneltilen bakışın sorumluluğunu taşıması bekleniyor. Bu çelişki yalnızca televizyon ekranlarında kalmıyor.

Reklamcılık gerçekten değişti mi?

Bir dönem otomobil, parfüm, saat ve hatta teknolojik ürün reklamlarında kadın bedeninin ürünle doğrudan ilgisi olmasa bile görsel bir çekim unsuru olarak kullanılması son derece yaygındı.

Bugün reklamcılık kendisini çok daha kapsayıcı, özgürlükçü ve kadın odaklı bir dille anlatıyor. Artık kampanyalarda güçlü kadınlardan, bireysellikten, özgüvenden ve kendi seçimlerini yapabilmekten söz ediliyor. Fakat bazen görsel stratejiye baktığımızda eski reklamcılıkla aradaki farkın düşündüğümüz kadar büyük olmadığını görüyoruz. Bunun yakın dönem örneklerinden biri Sydney Sweeney’nin spor odaklı tahmin platformu Novig için hazırladığı kampanyaydı.

Sweeney, reklamda spor ekipmanlarıyla vücudunun belirli bölgelerini kapatarak poz verdi. Kampanya kısa sürede büyük bir tartışma yarattı. Özellikle bazı kadın sporcular, kadın bedeninin sporun kendisinden daha fazla öne çıkarılmasına tepki gösterdi. Ancak bu örneği yalnızca kadın bedeninin cinselleştirilmesi üzerinden okumak eksik olur. Çünkü Sweeney bu kampanyada yalnızca ücret karşılığında kamera karşısına geçen bir oyuncu değildi. Aynı zamanda şirketin hissedarlarından biriydi ve kampanyanın yaratıcı sürecine katıldığını da anlatmıştı. Bu ayrıntı önemli.

Bir kadın kendi bedenini nasıl göstereceğine karar verdiğinde, onu otomatik olarak başkalarının bakışının pasif kurbanı olarak değerlendirmek de başka bir sorun yaratıyor. Ama aynı anda şu soruyu sormak mümkün: Bir kadının bu görsel dili bilinçli olarak kullanması, o dilin dayandığı geleneksel erkek bakışını ortadan kaldırıyor mu? Bence reklamcılığın bugün karşı karşıya olduğu en ilginç çelişkilerden biri bu.

Peki sosyal medyada ne değişti?

Eskiden bir kadının nasıl gösterileceğine büyük ölçüde yönetmenler, fotoğrafçılar, reklam ajansları ve medya kuruluşları karar veriyordu.

Bugün kadınlar kendi görüntülerini üretiyor, kendi hikayelerini anlatıyor ve kendi markalarını yaratabiliyor. İlk bakışta bu çok büyük bir değişim. Fakat sosyal medya, görünürlüğü ve beğenilmeyi ölçülebilir hale getirdi. İzlenme sayıları, etkileşim oranları ve algoritmalar, hangi görüntülerin daha fazla dikkat çektiğini sürekli bize gösteriyor.

Dolayısıyla artık yalnızca bir başkasının bizi nasıl gösterdiğini değil, görünür olmak için kendimizi nasıl göstermeyi seçtiğimizi de konuşmamız gerekiyor. Bu durum kadınların kendi fotoğraflarını paylaşmasını veya çekici görünmek istemesini problemli hale getirmiyor. Ancak özgürce yaptığımızı düşündüğümüz seçimlerin ne kadarının içinde yaşadığımız görsel kültürden etkilendiğini sorgulamak ilginç. Çünkü bir görüntünün kontrolünün bizde olmasıyla o görüntünün hangi beklentilere göre değer kazandığı aynı şey değil.

Edebiyatta da bir bakış açısı var

Male gaze kavramını sinemadan çıkarıp edebiyata taşıdığımızda da benzer sorularla karşılaşıyoruz. Bir romanda kadın karakteri kimin anlattığı, onun hakkında neyi öğrenip neyi öğrenemediğimiz, en az kamera açıları kadar belirleyici olabiliyor.

Örneğin Türk edebiyatının en çok konuşulan romanlarından Aşk-ı Memnu‘yu düşünelim. Bihter yıllardır güzelliği, tutkusu, yasak ilişkisi ve trajik sonuyla hatırlanıyor. Televizyon uyarlamasının da etkisiyle popüler kültürde çoğu zaman kıyafetleri, çekiciliği ve Behlül’le ilişkisi üzerinden yeniden gündeme geliyor. Oysa Bihter’i yalnızca erkeklerin arzuladığı bir kadın olarak okumak, karakterin hırslarını, sıkışmışlığını, annesiyle ilişkisini ve kendi hayatına dair beklentilerini arka plana itiyor. Üstelik roman, Bihter’in iç dünyasına da yer veriyor. Bu yüzden burada mesele eserin bütünüyle erkek bakışıyla yazılmış olması değil; bizim yıllar içinde karakteri hangi özelliklerine indirgediğimiz.

Belki de en ilginç nokta bu: Bir eser kadın karakterine derinlik kazandırsa bile popüler kültür onu yeniden yalnızca güzelliği ve ilişkileri üzerinden hatırlayabiliyor.

Güzel görünmek mi, yalnızca güzel görünmek için var olmak mı?

Male gaze tartışmalarında zaman zaman iki uç arasında sıkışıyoruz. Bir tarafta kadın bedeninin her türlü cinselleştirilmesini sorunlu bulanlar, diğer tarafta kadının kendi tercihinin her şeyin üzerinde olduğunu savunanlar var. Oysa ikisi aynı anda tartışılabilir.

Bir kadın güzel görünmek isteyebilir, cinselliğini özgürce yaşayabilir, bunu kariyerinin veya kişisel markasının bir parçası haline getirebilir. Aynı zamanda medya ve reklamcılığın neden bazı kadın görüntülerini diğerlerinden daha fazla ödüllendirdiğini sorgulayabiliriz. Bunun için kadınların seçimlerini yargılamamız gerekmiyor.

Aslında belki de son elli yılda değişen en önemli şey, kadınların artık yalnızca kameranın önünde değil, arkasında da daha fazla söz sahibi olması. Ama kameranın arkasındaki kişi değiştiğinde, bakış açısı da otomatik olarak değişmiş oluyor mu? Bugün bir reklam izlerken, bir dizi karakterini değerlendirirken veya sosyal medyada bir fotoğrafa bakarken bu soruyu kendime daha sık soruyorum.

Bir kadını görüyor muyuz, yoksa görmeye alıştığımız kadın imgesini mi? Belki de üzerinde düşünmeye değer olan tam olarak bu ayrım.

Fotoğraflar: @lifeisamovie_cobos, @americaneagle

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.