Sanat

Kadrajın ötesinde bir hafıza

Kadrajın ötesinde bir hafıza

Londra The Photographers’ Gallery’de açılan ‘Japanese Women Photographers: From 1950s to Now’ sergisi, bir kirpiğin gölgesinden Tokyo sokaklarına uzanan görüntüler aracılığıyla Japonya’nın görsel hafızasını kadın fotoğrafçıların gözünden yeniden kurarken, tarihin hangi görüntülerle ve kimin bakışıyla yazıldığını sorguluyor.

Bir ülkenin hafızası yalnızca büyük olaylarla, tarih kitaplarıyla ya da resmi arşivlerle kurulmaz. Bazen çok daha küçük, neredeyse fark edilmeden geçip giden görüntülerde saklanır: Bir kirpiğin gölgesi, yürüyen merdivende uykuya yenilmiş bedenler, karanlıkta parlayan balıklar, kaldırımda kol kola yürüyen iki kadın. Fotoğrafın gücü belki de tam burada başlar. Sadece neyin görüldüğünü değil, kimin gördüğünü de kaydeder.

The Photographers’ Gallery’nin bu yaz açılan Japanese Women Photographers: From 1950s to Now sergisi, Japonya’nın görsel hafızasına bu soruyla yaklaşıyor: Bir toplum kendini hangi görüntülerle hatırlar ve bu görüntüleri kim üretir? 1950’lerden bugüne uzanan 27 Japon kadın fotoğrafçıyı bir araya getiren sergi, yalnızca fotoğraf tarihinin eksik bırakılmış isimlerini görünür kılmıyor; aynı zamanda fotoğrafın tarih yazımıyla, kimlikle, bedenle ve gündelik hayatla kurduğu ilişkiyi de yeniden düşündürüyor.

Japon fotoğrafı Batı’da uzun süre savaş sonrası travma, şehir, sokak, erotizm, deneysel yayın kültürü ve çoğunlukla erkek fotoğrafçılar üzerinden okundu. Oysa aynı dönemde kadınlar da bakıyor, geziyor, kaydediyor, sahneliyor, deniyor ve kendi zamanlarının ruhunu bambaşka yerlerden yakalıyordu. Bu sergi tam da bu yüzden yalnızca bir “kadın fotoğrafçılar” seçkisi değil; daha ziyade eksik kalmış bir albümün sayfalarını açıyor.

Fotoğraf: Yanagi Miwa

Rinko Kawauchi’nin the eyes, the ears serisinden seçilen göz fotoğrafı, serginin belki de en güzel başlangıç noktalarından biri. Çünkü bu sergi aslında yalnızca Japonya’ya bakmıyor; bakma eyleminin kendisini sorguluyor. Mavi bir boşluğun içinde beliren kirpikler ve gözün kenarı, ilk bakışta son derece sade bir görüntü gibi görünüyor. Ancak Kawauchi’nin pratiğinde hiçbi sıradanlık yok.

Sanatçı yıllardır ışığın, mevsimlerin, çocukluğun, hayvanların, yemek masalarının ve gündelik hayatın neredeyse görünmez detaylarının peşinden gidiyor. the eyes, the ears kitabında fotoğraflarına kendi yazdığı kısa metinler de eşlik ediyor. Kawauchi için fotoğraf bir şeyi açıklamanın değil, ona yaklaşmanın yolu. Bazen bir kelebek, bazen bir masa örtüsü, bazen de yalnızca ışığın bir yüzeye düşüşü, dünyanın bütünü hakkında düşündürebiliyor. Bir ülkenin görsel hafızası yalnızca neye baktığımızla değil, nasıl baktığımızla da şekilleniyor.

Miwa Yanagi’nin Elevator Girl House 1F adlı işinde ise bireysel bakışın yerini kolektif bir performans alıyor. Kırmızı üniformalı kadınlar, yapay ve neredeyse steril bir mekanda, yürüyen bir bant üzerinde oturur ya da uzanır pozisyonda yakalanıyor.

İlk bakışta renkli, teatral, hatta biraz oyunbaz görünen bu sahne, uzadıkça daha rahatsız edici bir hal almakta. Yanagi’nin Elevator Girl serisi, Japon tüketim kültüründe kadın bedeninin nasıl sunulduğunu, üniforma, hizmet, makyaj ve tekrar üzerinden nasıl standartlaştırıldığını sorguluyor. Buradaki kadınlar bireysel portreler gibi değil, bir sistemin içinde çoğaltılmış imgeler gibi görünüyor. Yorgunlukları bile koreografik. Sanki modern şehir, kadın bedenini hem görünür kılıp hem de kişiliksizleştirmekte.

Fotoğraf: Katayama Mari

Mari Katayama’nın bystander #014 işi, serginin bedenle kurduğu ilişkiyi en güçlü biçimde açan imgelerden biri. Deniz kıyısında yan yatmış bir figür ve etrafına yayılmış yapay uzuvlar görüyoruz. Katayama, doğuştan gelen bir gelişim farklılığı nedeniyle çocuk yaşta ampute edilen bedenini, protezlerini ve kendi ürettiği nesneleri çalışmalarının merkezine yerleştiriyor.

Ancak bu işler bedeni bir eksiklik hikayesi olarak sunmuyor. Aksine, sanatçının kendi deneyimlerinden yola çıkarak kurduğu kişisel bir evrenin parçası haline geliyor. Fotoğraflarında beden, bulunmuş nesneler, kumaşlar ve el yapımı formlar iç içe geçerek yeni bir görsel dil oluşturuyor. Bu görüntüde beden pasif bir nesne değil; kendi temsilini üreten, kendi sahnesini kuran aktif bir özne.

Mika Ninagawa’nın Liquid Dreams serisinden gelen balık fotoğrafı ise, serginin renk ve duygu alanını bambaşka bir noktaya taşıyor. Kırmızı, turuncu, sarı ve mavi balıklar siyah bir fonda neredeyse gerçek dışı bir parlaklıkla yüzüyor. Ninagawa, 1990’larda Japon fotoğraf dünyasında büyük etki yaratan Girly Photo hareketinin önde gelen isimlerinden biri. Genç kadın fotoğrafçıların gündelik hayatlarını, arkadaşlıklarını ve kendi deneyimlerini merkeze alarak geliştirdiği bu yeni görsel dil, uzun süre erkeklerin belirlediği fotoğraf geleneğine güçlü bir alternatif sundu.

Japon kültüründe uzun bir görsel geçmişi olan Japon balığı da Ninagawa’nın elinde nostaljik ya da dekoratif bir motif olmaktan çıkıp yoğun ve baş döndürücü bir renk evrenine dönüşüyor. Sanatçının fotoğraflarında renk çoğu zaman yalnızca estetik bir tercih değil, duygusal bir baskı unsuru. Bu balıklar güzel oldukları kadar tuhaf da. Sanki pop kültürün, arzunun ve görsel aşırılığın içinde yüzüyorlar.

Fotoğraf: Ninagawa Mika

Tamiko Nishimura’nın Mitaka, Tokyo fotoğrafında ise, siyah beyaz bir sadelikle karşılaşıyoruz; kaldırımda yürüyen iki kadın, arkadan görülüyor. Yüzlerini bilmiyoruz, nereye gittiklerini bilmiyoruz. Ama tam da bu belirsizlik fotoğrafı güçlü kılan unsur. Nishimura, 1970’lerde Japon avangard sahnesinin içinde yer almış; bedenin ifade gücüne duyduğu ilgiyle, yolculuklar ve gündelik karşılaşmalar üzerinden kendi görsel dilini kurmuş bir fotoğrafçı.

Gençlik yıllarında deneysel tiyatro çevreleriyle kurduğu ilişki, insan bedenine ve gündelik hareketlere bakışını şekillendirmiş gibi görünüyor. Bu nedenle onun fotoğraflarında sıradan bir yürüyüş, bir bekleyiş ya da sokakta karşılaşılan bir figür bile sessiz bir performansa dönüşebiliyor. My Journey serilerinde seyahat yalnızca bir yer değiştirme değil, bakışın hareket etme biçimi gibi işliyor.

Fotoğrafın bize mesajı şu: Bazen bir dönemin ruhu, yüzünü bile görmediğimiz insanların beden dilinde saklıdır.

Bu beş imge yan yana geldiğinde, serginin gücü daha iyi anlaşılıyor. Çünkü burada tek bir Japonya yok. Tek bir kadın deneyimi, tek bir estetik, tek bir kuşak ya da tek bir hikaye de yok. Kawauchi’nin fısıltıya yakın gündelik şiirselliği, Yanagi’nin tüketim kültürüne bakan teatral eleştirisi, Katayama’nın beden ve kimlik üzerine kurduğu evren, Ninagawa’nın pop duyarlılığı ve Nishimura’nın yolculuk hissi taşıyan siyah beyaz sokak görüntüsü birbirinden çok farklı dünyalar açıyor.

Fotoğraf: Nishımura Tamiko

Tam da bu yüzden sergi, “kadın bakışı” gibi kolay bir ifadeye sığmıyor. Kadınların fotoğrafı daha yumuşak, daha mahrem ya da daha içe dönüktür demiyor. Aksine, kadın sanatçıların birbirinden ne kadar farklı bakabildiğini gösteriyor. Buradaki ortaklık estetikte değil, tarihe müdahale etme biçiminde. Her biri, Japonya’nın görsel hafızasına başka bir kapıdan giriyor.

Bu sergiyi yalnızca Japonya’ya dair bir sergi olarak okumak da yeterli değil. Aslında çok daha geniş bir soruya dokunuyor: Ülkelerin görsel hafızası kimler tarafından kuruluyor? Hangi fotoğraflar müzeye giriyor, hangileri aile albümünde kalıyor? Hangi bedenler temsil ediliyor, hangileri uzun süre dışarıda bırakılıyor? Hangi bakışlar sanat tarihi içinde kanonlaşıyor, hangileri sonradan keşfediliyor?

Fotoğraf bu anlamda bir karşı- hafıza biçimidir. Bazen resmi tarihin büyük cümlelerinin arasından sızan küçük bir itirazdır. “Ben buradaydım” demenin sessiz ama kalıcı bir yoludur.

Sergi, 24 Haziran – 27 Eylül 2026 tarihleri arasında The Photographers’ Gallery, Londra’da görülebilir. Sergi, Lesley A. Martin, Takeuchi Mariko ve Pauline Vermare küratörlüğünde hazırlanan I’m So Happy You Are Here: Japanese Women Photographers 1950s to Now başlıklı yayınla bağlantılı olarak düzenleniyor. Kitap, Aperture tarafından 2024 yılında yayımlanmıştır ve aperture.org/books üzerinden temin edilebilir.

Fotoğraf: Kawauchi Rinko

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.