Moda dünyasının güzellik anlayışıyla pek anlaşamıyor; zaten anlaşmaya da çalışmıyor. Onun elinde bir delik süslemeye, bir çıkıntı silüete, bir elbise ise bedenimiz hakkında sormaya çekindiğimiz sorulara dönüşüyor.
Bu sefer hikayemiz 1942’de, Tokyo’da başlıyor. Üç kardeşin en büyüğü ve tek kız çocuğu olan Rei, 1960’ta babasının idari görevde bulunduğu Keio Üniversitesi’nde estetik tarihi okumaya başlıyor. 1964’te mezun olduktan hemen sonra Asahi Kasei adlı tekstil firmasının reklam departmanında çalışıyor. Modayla profesyonel ilişkisi ise 1967’de freelance stilistliğe geçmesiyle başka bir boyut kazanıyor. Yani karşımızda moda okulunun sıralarından geçmiş bir tasarımcı yok. Belki de sonradan bütün kurallarla bu kadar rahat oynamasının sebeplerinden biri bu.

Bizim için asıl önemli konuya gelelim. 1969’da o hepimizin bildiği Comme des Garçons’un temellerini atıyor, 1973’te şirketini kuruyor, 1975’te ilk butiğini, doğduğu şehir Tokyo’da açıyor. Fransızca “erkekler gibi” anlamına gelen ismiyle bile kadınların nasıl görünmesi gerektiğine dair küçük bir huzursuzluk yaratmaya hazır. Fakat asıl konu, kadınlara erkek kıyafetleri giydirmekten çok daha büyük. Rei, kıyafetin bedenle kurduğu ilişkinin tamamına müdahale etmek istiyor.
Takvimleri 1981’e alalım. Rei, koleksiyonunu Paris’te sunuyor ve moda dünyasının karşısına alıştığından oldukça farklı bir kadın çıkarıyor. Vücudu saran kusursuz elbiselerin yerini bedenden uzaklaşanhacimler, simetrinin yerini dengesizlik, düzgünce bitirilmiş yüzeylerin yerini yıpranmışlık hissi alıyor. Üstelik tüm bunlara siyah renk hakim. Buradaki siyahın kokteyle yetişmek gibi bir derdi de yok; daha çok, davetin kıyafet kodunu baştan yazmaya gelmiş gibi. Herkesin bu koleksiyona bayıldığını düşünmeyelim.
Bu kıyafetler, güzellik ve iyi giyim adına kabul edilen pek çok alışkanlığı rahatsız ediyor. Japonya’da, Kawakubo’nun siyahlara bürünen takipçileri “kargalar” diye anılıyor. Bugün siyahlar içinde dolaşmayı risksiz bir tercih olarak görebiliriz; Rei’nin siyahıysa o dönemde oldukça fazla soru soruyor. Mesela bir kıyafetin güzel olması için neden bedeni olduğundan daha ince göstermesi gerekiyor? Belin nerede olduğunu anlamak gerçekten bu kadar önemli mi? Bir kadının giydiği şeyin ilk görevi neden onu başkalarının gözünde çekici kılmak olsun?


Rei’nin tasarımlarına bakarken insan bunları düşünmeden edemiyor. Elbisenin bedene nasıl oturduğundan önce, o bedenden ne beklediğimizi fark ediyoruz. 1982’de delikli trikolarıyla bu tartışmayı iyice görünür kılıyor. Normalde üretim hatası diye kenara ayrılabilecek boşluklar, kıyafetin karakterini oluşturuyor. Kusursuzluk konusunda oldukça hassas olan moda dünyasının önüne, kusur fikrinin kendisini koyuyor. Üstelik bunu düzeltmek için en ufak bir acele göstermiyor. Biz söküğü kapatmaya çalışırken Rei, neden kapatmak istediğimizi merak ediyor gibi ama onu yalnızca siyaha ve deliklere hapsetmek de biraz haksızlık. Çünkü kendi bulduğu formülü tekrar tekrar uygulamakla ilgilenen bir tasarımcıdan bahsetmiyoruz. Kawakubo’nun dünyasında güzellik kadar, bir önceki koleksiyonun doğruları da sorgulanabiliyor. Tam kendisini anladığımızı düşündüğümüz anda başka bir yerden çıkması biraz da bundan.
Gelelim 1997 İlkbahar-Yaz koleksiyonuna… Adı “Body Meets Dress, Dress Meets Body”. Podyumda pötikareli, vücudu saran elbiseler görüyoruz fakat sırtlarda, kalçalarda ve gövdelerde beklenmedik dolgular var. Koleksiyon, “Lumps and Bumps” adıyla hafızalara kazınıyor. Alıştığımız vücut oranlarını değiştiren bu çıkıntılar, elbisenin altında bambaşka bir anatomi kuruyor. Bir düşünelim: Omuzları genişletmek için vatka kullanmaya alışığız. Göğüsleri belirginleştiren, beli daraltan müdahaleler de bize tuhaf gelmiyor. Peki aynı hacim sırtın ortasına taşındığında neden huzursuz oluyoruz?
Rei’nin bu koleksiyonunu ilginç kılan biraz da bu seçici kabullenişimiz. Bedeni değiştirmeye itirazımız yok; yeter ki bize öğretilen yönde değişsin. Aynı yıl bu formlar, Merce Cunningham’ın “Scenario” adlı dans eserinde sahneye çıkıyor. Kawakubo’nun hazırladığı kostümlerle çıkıntılar bu kez hareket ediyor, dönüyor, birbirlerine yaklaşıyor. Podyumda gördüğümüz beden fikri, dansın içinde başka bir hayat buluyor.

Şimdi podyumdan biraz uzaklaşıp mağazaya girelim. 2004’te Rei ve eşi, iş ortağı Adrian Joffe, Londra’da Dover Street Market’i açıyor. Farklı tasarımcıları ve yaratıcı dünyaları bir araya getiren bu yerin temelinde, Kawakubo’nun “güzel kaos” fikri var. Burada kıyafetin yanında bulunduğu nesne, yerleştirildiği alan ve başka tasarımlarla karşılaşması da deneyimin parçası. Rei’nin bir askıda başlayan müdahalesi, bütün binaya yayılıyor. 2017’ye geldiğimizde ise Metropolitan Museum of Art, “Rei Kawakubo/Comme des Garçons: Art of the In-Between” sergisini açıyor. Yaklaşık 140 tasarım üzerinden onun arada kalan dünyasına giriyoruz; güzel ile çirkin, kıyafet ile nesne, moda ile anti-fashion. Serginin ismi, boşuna seçilmiyor.
Kawakubo’nun en rahat hareket ettiği yer, bizim kesin bir isim koyamadığımız alanlar. Schiaparelli’nin sürrealizmini, Alaïa’nın bedeni takip eden çizgilerini düşündükten sonra Rei’ye bakmak bu yüzden heyecanlı. Bu kez bedenin etrafındaki kumaş, kendi kararlarını vermeye başlıyor. Bel bazen kayboluyor, sırt büyüyor, elbise tanıdık olmaktan çıkıyor. Biz de karşımızdakine, hemen güzel veya çirkin diye ayırmadan, biraz daha uzun süre bakıyoruz.
Belki de kargaların efendisinin bize bıraktığı en kıymetli alışkanlık bu. Her gördüğümüzü, giymek istememiz gerekmiyor. Bazen bir elbisenin aklımızdaki düzgün, ölçülü, yerli yerinde dünyayı biraz bozması yeterli. Rei zaten o dünyaya sığmak için pek uğraşmışa benzemiyor.
Fotoğraflar: Getty Images Türkiye