Yıllarca kıskançlığın üstesinden gelmem gereken bir şey olduğunu düşündüm. Sonunda, aslında bana ne istediğimi gösterdiğini fark ettim.
“Bir duygunun içinde durabilenleri, her şeyi analiz etmeden hissedebilenleri kıskandım, ta ki beni durmadan bir şeyler yapmaya iten o amansız dürtü yatışmaya başlayana kadar… ”
Akşam yemeği niyetine pasta yedim ve üç saat sonra herkese eve gitme vaktinin geldiğini söyledim. Sanırım kafam ne kadar doluysa, midemi de o kadar dolduruyorum. Yazın başından beri kuvvet antrenmanı ile formda kalmaya kararlıydım ancak kaydolduğum üç dersten neredeyse ikisini iptal ediyorum. Aslında onlarca yılımı masadaki yerimi kazanmak ve korumak için geçirdim. Yalnız kendim olmanın yeterli olduğuna hiç inanmayarak…
Hayatım boyunca davranışlarımı senaryolaştıran iç anlatıyı analiz etmek, sorgulamak ve hatta fark etmek için zaman ayırmayı erteledim. Bunları fark ettikten sonraki son birkaç yılımı, kendimi olduğum gibi kabul etmeye çalışarak geçirdim ama yine de beklentilerimin biraz olsun gerisinde kaldığım anda kendimi eleştirmeye başlıyorum. Kimi arayacak olursam olayım, telefonu elime alıp birini aramanın hala zor gelmesi, sırf yapmam gerektiğini düşündüğüm bir şeyi yapmadığım için duyduğum utanç, kendime savunmasız olma izni vermemem…
Otuzlu yaşlarımın başlarında, banyomdaki fırçalanmış nikel armatürlerin soğuk tonunu, açık damarlı doğal taş ve sıcak meşe detaylarla dengelemeye çalışıyordum, acısı tam kararında olan jambalaya’m ve onun sek Grüner Veltliner ile ne kadar güzel eşleştiğiyle fazlasıyla gurur duyardım. Ufak şeylerin peşine neredeyse takıntılı şekilde düşerdim çünkü sonunda bana hayatımın yolunda gittiğine dair gözle görülür bir kanıt sunuyorlardı. Keşke gerçekten öyle olsaydı. Peki burada kim geceleri hiç uyumuyor?
İnsan olmak karmaşık bir iş. Huzursuz edici gerçekleri görmezden geliyoruz ve itiraf etmek istediğimizden çok daha sık şekilde kolay yolu seçiyoruz. Hayatın bu dağınık, karmaşık tarafına duyduğum tutku, beni yazmaya daha çok itiyor. Kendimiz hakkında bildiklerimizle, gerçekte hayatımızı nasıl yaşadığımız arasındaki mesafe beni her zaman büyülüyor. Aslında sonunda her şeyin güzelce çözüme kavuştuğu, derli toplu dönüşüm hikayeleri aramıyorum.
Beni asıl ilgilendiren, hayatın o dağınık ve belirsiz orta yerinde yaşamanın gerçekte nasıl bir şey olduğu. Çünkü görebildiğim kadarıyla çoğumuz zamanımızın büyük bir bölümünü orada geçiriyoruz ama sonra er ya da geç çoğumuz gibi ben de daha fazla anlam ve amaçla dolu bir hayat yaşayabilmek için bir zamanlar önemli olduğunu düşündüğüm şeyleri bir kenara bırakmaya çağrıldım. Bu çağrı hepimizde çok farklı biçime bürünebilir.
Depresyon. Öfke. Kariyer kaygısı. Bitmiş bir ilişki. Kıskançlık. Can sıkıntısı…
‘Özlem’ bende kendini ‘kıskançlık’ duygusunun içine saklamıştı. Hayatımı boşa harcamama saplantım yüzünden, hayatı benden daha kolay yaşayanları kıskandım. Bir duygunun içinde durabilenleri, her şeyi analiz etmeden hissedebilenleri, kendilerini sürekli daha iyi bir versiyonlarına dönüştürmeye çalışmadan yaşayabilenleri kıskandım, ta ki beni durmadan bir şeyler yapmaya iten o amansız dürtü yatışmaya başlayana kadar…
Kıskandığımı sandığım şeylerin çoğunu aslında özlüyorum. Kalbim derin, sonsuz ve sakin bir özlemle dolu. Nikel musluklu kadını kıskanmıyorum, duygusunu nikel musluk saplantısına dönüştüren, doğru armatürü, doğru kitabı, doğru hayatı seçerse kendisini de doğru hissedeceğine inanan ama aslında gerçekten kim olduğunu arayan kadına özlemim…
Zaten ben bir hayatın sonunda neye varması gerektiğine inanıyordum? Bir itibara mı? Üzeri tek tek işaretlenmiş kutulardan oluşan uzun bir listeye mi? Ölümün beni bulamayacağı kadar büyük, görkemli bir şeye mi? İyi bir hikayeyi, ne iyi yapıyordu? Neden kendi hayatımdan daha fazlasını bekliyordum?
Yazar: Dr. Sevil Bali
Fotoğraflar: Getty Images Türkiye