70 yıl boyunca tek bir gözün, donmuş bir anın bakışına karşı durdu; havuzlarını, sevgililerini ve baharlarını hep her açıdan birden gördü. 11 Haziran’da kaybettiğimiz David Hockney’yi, mektuplarını imzaladığı o iki kelimeyle uğurluyoruz: “Hayatı sev.”
David Hockney mektuplarını yıllarca “Love life” diye imzaladı, yani “Hayatı sev” diye. 11 Haziran’da Londra’da 89. doğum gününe bir ay kala son güne kadar çalışarak öldüğünde, geriye dönüp baktığınızda bu imzanın aslında onun bütün işini özetlediğini fark ediyorsunuz çünkü 70 boyunca yaptığı şey hep bir biçimde bakmanın ve baktığını sevmenin savunması oldu. Sergi açılışlarına tekerlekli sandalyeyle süzülen, kasketini başından hiç eksik etmeyen, hırkalarının birbirini tutup tutmamasını umursamayan o yaşlı adam sonuna kadar inadına pek neşeliydi. Benim için pandemi zamanı renklere heyecanlanma sebebiydi!
Bradford’da, kendi deyişiyle radikal bir işçi sınıfı ailesinin çocuğu olarak büyüdü ve daha 1957’de, henüz yirmisindeyken babasının portresini Yorkshire’daki bir sergide on sterline sattığında belli olmuştu ki bu çocuğun işi bakmak ve baktığını göstermek olacaktı. Kuzey İngiltere’nin o kapalı gri göğünün altından çıkıp 1964’te Los Angeles’a taşındığında ise asıl konusunu buldu: ışık. California’nın havuzları, palmiyeleri ve o tuhaf parlak gündelik konforu Hockney’nin elinde bambaşka bir şeye dönüştü çünkü o ışığı resmederken bir yandan da resmin kendisine dair çok daha kurnaz bir soru soruyordu.
Bu sorunun cevabını sanıyorum ki en iyi A Bigger Splash (1967) anlatır. Yüzeyde gördüğünüz şey gayet sakin: modernist bir ev, bir tramplen ve sudan henüz yükselen bir sıçrayış. Oysa o sıçrayışın altında küçük bir skandal yatıyor. Hockney evin geniş düz alanlarını bir rulo ile, akrilikle, tek bir günde sürmüştü; o iki saniyede gelip geçen sıçrayışı ince fırçalarla, bir fotoğrafa bakarak tam iki hafta boyunca işlemişti. Bu tersliği bilerek yapıyordu, hatta bundan açıkça keyif alıyordu çünkü bir sıçrayış gerçek hayatta görülemeyecek kadar hızlı olur, onu ancak fotoğraf dondurur ve Hockney o donmuş anı elle yeniden kurduğunda ortaya fotoğraftan bile tuhaf, gerçeklikle alay eden bir şey çıkar. Tablonun kenarındaki o boyanmamış beyaz çerçeve de tesadüf değil; resme bir Polaroid görüntüsü süsü vererek bize bunun bir resmin içine yerleştirilmiş bir fotoğraf fikri olduğunu fısıldıyor. Yani daha 1967’de, havuz manzarası diye baktığımız şeyin içine Hockney’nin ömür boyu sürecek asıl kavgası gizlenmişti: fotoğrafla, yani tek bir gözün, tek bir andan ibaret, donmuş ve yalancı bakışıyla olan kavgası.
Bu kavga onun bütün kariyerini bir arada tutan iplik bence. 1980’lerde çektiği yüzlerce Polaroid’i birleştirerek yaptığı o “joiner” kolajları, bir yüzü ya da bir manzarayı onlarca farklı açıdan aynı anda gösterir çünkü Hockney insanın aslında öyle bakmadığını düşünüyordu; biz iki gözle, başımızı çevire çevire, hareket ederek ve en önemlisi hafızayla bakarız, oysa Rönesans’ın tek kaçış noktalı perspektifi de fotoğraf makinesi de bizi tek bir noktaya çakılı, kıpırtısız bir göz gibi davranmaya zorlar. Bu yüzden 1981’de Çin’e gidip oradaki rulo resimlerin “gezen gözü”nü, yani izleyiciyi tek bir yere sabitlemeyen, metrelerce boyunca dağlardan ve sokaklardan akıp giden o bakışı kendine örnek aldı. 2001’de yayımladığı tartışmalı Secret Knowledge kitabında ise eski ustaların daha 15. yüzyılda mercek ve aynalardan yardım aldığını öne sürerek aynı saplantıyı sürdürdü; resmin nasıl yapıldığı, elin makineyle ne zaman ortaklık kurduğu sorusu onu hiç bırakmadı. Hockney’nin bütün derdi, dünyayı görmenin tek bir resmi yolu olmadığını ısrarla göstermekti.
Onun kuir kimliğini de bu çerçeveye koyduğunuzda yakın okuma bir anda yerine oturuyor çünkü tek meşru bakışı reddeden bir adamın tek meşru sevme biçimini de reddetmesi gayet tutarlı. Peter Schlesinger, 1966’da bir çizim dersinde tanıştığı genç adam, hem sevgilisiydi hem de en çok bilinen tablolarından birinin tam ortasındaki figür oldu; Portrait of an Artist (Pool with Two Figures) 2018’de Christie’s müzayedesinde 90,3 milyon dolara satılıp Hockney’yi dünyanın yaşayan en pahalı ressamı yaptığında, o rakamın altında aslında iki adamın bir havuz başındaki gayet sıradan bir anı duruyordu. Hockney bu mahremiyeti, eşcinselliğin İngiltere’de hala suç sayıldığı yıllarda hiç şifrelemeye çalışmadan resmetmeye başlamıştı bile; We Two Boys Together Clinging’de (1961) Walt Whitman’ın dizelerini ve pop yıldızı Cliff Richard’a olan zaafını aynı tuvalde birleştirirken bile keyfinden hiçbir şey kaybetmiyordu. En çok da Kavafis bağı bir karşılaştırmalı edebiyatçının içini gıdıklar: 1966’da İskenderiyeli şairin aşk şiirlerini gravürle resimlemek için ta Beyrut’a gitmesi, o şiirlerin atmosferini yakalama çabasıydı. Çünkü Kavafis’in bütün şiiri zaten hafızayla, geçmiş bir bedeni geri çağırarak kurulur ve Hockney’nin “hafızayla bakış atmak” dediği o teori, Kavafis’in arzuyu hep bir anımsama olarak yazmasıyla şaşırtıcı biçimde aynı yere bakıyordu. İki adam, biri kağıtta biri bakırda, aynı şeyi söylüyordu: bir bakış, asla tek bir andan ibaret değildir.
Bütün bunları yaparken kendini hiçbir zaman bir dava adamı yerine koymadı, daha çok meraklı bir çocuk gibi davrandı. İdolü (benim gibi post-woke bir Gen-Z’ye oldukça garip gelen şekilde, pedofilik bakışıyla ünlenen) Picasso’ydu ve tıpkı onun gibi tek bir teknikte uzun süre oyalanmadı; akrilikten suluboyaya, fotoğraf kolajından en sonunda iPad’e kadar eline ne geçtiyse denedi. Seksenli yaşlarında parmağıyla tablete bahar çizmesi, çoğu ressamın çoktan kendini tekrar etmeye başladığı bir yaşta yeni bir oyuncağa çocuk gibi sarılması, bana onunla ilgili en çok şeyi anlatan ayrıntı belki de. Geçen yıl Paris’te Fondation Louis Vuitton’da hayatının en büyük retrospektifini açarken bile yeni işler üretiyordu, ki şu sıralar Londra’da Serpentine’de görülen A Year in Normandie, Bayeux Tapestry’den ilham alan o upuzun mevsim güncesi, gezen gözün nihayet bir manzaranın içinde huzura erdiği son büyük jest gibi orada duruyor; bir duvar boyunca akıp giden, sizi tek bir noktada durmaya hiç bırakmayan bir frieze, yani ömür boyu savunduğu bakmanın tam da kendisi.
Türkiye’den bakınca Hockney uzaktan duyduğumuz bir efsane de değildi üstelik. Sakıp Sabancı Müzesi onun pandemi günlerinde iPad’le resmettiği Normandiya baharını İstanbul’a getirmişti, Pera Müzesi ise daha geçen sezon, bu yılın ocağına dek süren Feelings in Common sergisinde yapıtlarından birini karşımıza çıkarmıştı. Yani ölüm haberini aldığımızda onunla yeni vedalaşıyor değildik, bu şehirde daha yeni karşılaşmıştık.
Geriye o iki kelime kalıyor. Hockney yetmiş yıl boyunca bahçedeki suya, sevdiği insanlara ve değişen mevsimlere bakmanın başlı başına bir sevinç olduğunu, hem de bunu tek bir açıdan değil her açıdan bakarak savundu. “Love life” diye imzaladığı mektupların ardından geriye bıraktığı baharlara bakınca, adamın gerçekten de ne dediyse onu yaptığını görüyorsunuz. Kendine iyi bak, sevgili Hockney. Özleneceğine eminiz.
Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.