22 Kasım’a dek Galataport İstanbul Paket Postanesi’nde ziyaret edebileceğiniz “İkinci Bakış” sergisi, Sevan Bıçakçı’nın farklı dönemlerden eserlerini bir araya getiriyor. Ödüllü parçaların hikayelerini, İstanbul ile kurduğu bağı, sabır, adanmışlık ve deneysellikle dolup taşan atölyesini Sevan Bıçakçı’dan dinledik.
“İkinci Bakış” sergisi, Sevan Bıçakçı’nın farklı dönemlerde ürettiği eserleri bir araya getiriyor. Bu sergiyi hayata geçirme fikri nasıl ortaya çıktı? Ziyaretçilerin bu yolculukta özellikle neyi keşfetmesini istiyorsunuz?
Bu sergi, uzun zamandır içimi heyecanlandıran bir hayaldi. Bağımsız tasarımcılık yolculuğumun başından beri atölyemin cesur deneylere açık, ekibimin hayal gücünü ve teknik kapasitesini sürekli geliştirebileceği bir yer olmasını istedim. Bu sayede el becerilerimiz ve esin kaynaklarımız evrildi, bu da tasarımlarımıza yeni alanlar açtı. Yaklaşık 25 yıllık üretim serüvenimizde, şu ya da bu nedenle satmaya, hatta fiyatlandırmaya kıyamadığım pek çok parça birikti. Zaman zaman onları önüme koyarım; baktıkça ister havada uçuşan ilk hayalleri, ister üretim sürecinde yaşadığımız türlü meydan okumaları ve şakalaşmaları hatırlarım. Geçmişi tüm güzellikleriyle anar, geleceğe dair hayaller kurarım. Ailenin 25 yıllık fotoğraf albümüne bakar gibi…

Galataport’un 5. yıl kutlamaları çerçevesinde planlanan festival, nihayet bu çalışmaların kasamın ücra bir köşesindeki özel kutularından çıkıp insanlarla buluşmasına vesile oldu. Ziyaretçilerin ne keşfetmesi gerektiği üzerine açıkçası pek kafa yormadım ama sorunuza şöyle cevap verebilirim: Deneyselliğe açık bir atölye ortamı kurup ayakta tutmanın çok basit bir maliyeti var, o da zaman. Denemek ve yanılmak aynı madalyonun iki yüzü; bizim mesleğimizde meydan okuyan fikirleri hayata geçirmenin olmazsa olmazı. Dahası, insan yanılgılarından da çok şey öğreniyor ve onların ışığında yeni kapılar aralamayı hayal edebiliyor. Bu yüzden bir işe adanmış zamanı, o iş bir yerde tıkansa bile, kayıp değil kazanç olarak görmeye eğilimliyim. Ziyaretçiler bunu hissedebilirse ne ala; sergi amacına ulaşmış demektir.
Sergide ödüllü eserlerin yanı sıra markanın yaratıcı yolculuğunda önemli bir yere sahip farklı tasarımlar da bulunuyor. Bu parçaları seçerken hangi kriterleri göz önünde bulundurdunuz? Serginin hikayesini en iyi yansıttığını düşündüğünüz eserler hangileri?
Dediğim gibi, bunlar satmaya, hatta fiyatlandırmaya kıyamadığım parçalar. Çoğunun ortak özelliği, atölyemizde zaten çok yüksek seyreden ortalama üretim sürelerini fersah fersah aşmış olmaları. Örneğin, gövdesini kaplayan mikro mozaik süslemeler mümkün olan en küçük seramik parçacıklardan oluşsun diye üretimi 18 aya yakın süren bir parça var. Bitirdiğimizde geriye bakıp tüm maliyetleri üst üste koyarak bir fiyat hesaplamak hem zor hem de saçma geldi. Bazen “hayali güzel, kimse almasa da olur” deyip alışılmadık kocamanlıkta bir bilezik yarattık. Bazı işler, benim için kilometre taşı sayılabilecek müze sergilerinde yer aldı. Bazılarında ise fazla piyasa işi bulduğum için kullanmaktan imtina ettiğim bir malzemeyi, kendi yorumumuzla yalnızca bir kez denemek istedim; ortaya gurur duyduğum bir sonuç çıktı. Kol saatleri de var; onları tasarlarken amacım sabır, adanmışlık ve deneysellikle harikalar yaratmış Osmanlı saat ustalarına saygı duruşunda bulunmaktı. Sergideki tüm çalışmalar, benim nazarımda böyle bir örgünün eşdeğer ilmekleri.

İstanbul’un tarihi, mimarisi ve kültürel dokusu, tasarımlarda önemli bir yer tutuyor. Şehirle kurulan bu bağın yıllar içerisinde eserlere nasıl yansıdığını düşünüyorsunuz? Sergide bu ilişkiyi özellikle öne çıkaran parçalardan bahseder misiniz?
Çocukluğumdan beri kendiliğinden gelişen bir bağdan söz ediyoruz. Samatya’da, yani tarihi surların içinde büyüdüm. Oyun alanımız çoğu zaman civardaki tarihi yapıların kalıntılarıydı; oralarda kendimizce geçmişi hayal ederek türlü oyun senaryoları kurardık. 12 yaşımda Kapalıçarşı çevresinde başlayan çıraklık dönemim de aynı merakı ve hayalciliği beslemeye devam etti. Bunun tasarımlara yansımasını şöyle özetleyebilirim: Ortaya çıkardığımız işler İstanbul’u çağrıştırsa da geçmişte var olmuş bir tarzın devamı değil. Üzerlerinden tarih geçmiş gibi görünen dokularına rağmen günümüze ait bir hayalin meyveleri. İstanbul sahnesinde görülmüş bir rüyadan akılda kalan tortuyu cisimleştirme çabası da denebilir. Sergide bu yaklaşımı temsil eden epeyce parça var. Haliç’in İki Yakası adlı bilezik; Süleymaniye, Samatya Balıkçısı ve Sultanahmet’te Yağmur adlı yüzükler ve Ada Sahilleri adlı kol düğmeleri bunlardan birkaçı.
Tasarımlarda geleneksel zanaatkarlık ve farklı sanat disiplinleri bir araya geliyor. Özellikle ters oyma gibi oldukça zahmetli tekniklerin kullanıldığı eserlerin üretim sürecinden biraz bahsedebilir misiniz? Bu yaklaşımın markanın tasarım anlayışındaki yeri nedir?
Sanırım sabrın zirve yaptığı noktalardan biri burası. Bu tekniğin perde arkasında, işlem sırasında delinen, kırılan ya da istediğimiz sonucu vermeyen nice değerli taş var. Elbette hiç arzu etmediğim, üretim süreçlerini çok uzatan bir durum bu; ancak buna katlanmaya gönüllüyüm, çünkü yeterince denersek eninde sonunda yüzümü güldürecek bir sonuç çıkaracağımızdan şüphem yok. “Gülü seven dikenine katlanır” derler; ben ise dikeni de gül kadar sevmeyi öğrendim. Başka türlüsü, herhalde herkesin yaptığını yapmak olurdu.
Günümüzde mücevher çoğunlukla estetik ve değerli malzemeler üzerinden değerlendirilirken Sevan Bıçakçı eserlerinde hikaye anlatıcılığı ve özgünlük ön plana çıkıyor. Sizce bu yaklaşım mücevherle kurduğumuz ilişkiyi nasıl değiştiriyor? “İkinci Bakış” sergisinin ziyaretçilere bu anlamda nasıl bir perspektif sunmasını umuyorsunuz?
Mücevher dünyasını kabaca ikiye ayırmak mümkün. Bir yanda taşıyanın güzelliğini pekiştirmeye yönelik, dekoratif diyebileceğimiz işler var. Öbür yanda ise mitolojilerdeki tanrı ve tanrıçaların simgeleri gibi, taşıyanın hayattaki duruşunu, inandığı değerleri ve kişiliğini yansıtan eşsiz ya da tek örnek çalışmalar. Ben ikincisinden yanayım: Her mücevher, sahibi gibi özgün ve eşsiz olmalı. Ziyaretçilerin üşenmeden ikinci, hatta üçüncü bir bakışa zaman ayırmasını umuyorum. İzledikleri parçaların türlü katmanlarını keşfettikten sonra her birinin bir bütün olarak zihinlerinde yer etmeye, duygu ve düşünce uyandırmaya devam etmesini diliyorum.