Moda, popüler kültür ve performansı harmanlayan sürreal, sinematik ve zaman zaman rahatsız hissettiren görselliğiyle tanınan İngiliz fotoğrafçı, model, film yapımcısı ve kreatif direktör Nadia Lee Cohen; kendine has, stilize bir bakış açısıyla moda, editoryal ve sanat dünyasını etkileyerek çağdaş görsel hikâye anlatıcılığını yeniden tanımlıyor. Kendisi en çok, sürrealizm ve ihtişam unsurlarını harmanlayan sinematik fotoğrafçılık ve film çalışmalarıyla tanınır. Bu yaklaşım, Nadia’nın her zaman daha rafine, klasik, sıra dışı ve zamansız görünümlerle sergilediği ve ihtişamı cesurca benimsediği stilinde de açıkça görülür; zira bu stil, büyük ölçüde altmışlı ve yetmişli yıllardan ilham almaktadır. Nadia’nın altmışlı ve yetmişli yıllara dair genel kavramsal yaklaşımı; kendi sanatının, sürreal rüya alemleri ile sinemadaki kostüm tasarımı sanatının iç içe geçişinin mükemmel bir örneğini teşkil eder.
Karakterlerin içinde bir fotoğrafçı
Yaklaşık bir yıl önce Kim Kardashian’ın “Santa Baby” şarkısı için bir klip yayınladığını ve tüm internetin neye uğradığını şaşırdığını hatırlıyor musunuz? Eğer o video size ateşli bir rüya gibi geldiyse tebrikler; Nadia Lee Cohen’in o kendine has atmosferinin büyüsüne kapılmışsınız demektir. Hikâye anlatıcılığını yeniden tanımlayan ve “kitsch”i sinematik başyapıtlara dönüştüren Nadia; bir motel halısı ya da bir paket sigara gibi sıradan nesneleri alıp onları birer sanat eserine dönüştürebilen türden bir sanatçı. Peki, gerçekten kim bu Nadia Lee Cohen? Bunu tam olarak bilen yok ve işin aslı da biraz bu. O; retro bir cazibe ve sürrealist bir havanın içine gizlenmiş, insanı merak içinde bırakmaya yetecek kadar gizem barındıran bir muamma. Kendini sadece başka bir dönemin yıldız adayı gibi giydirmekle kalmıyor, o havayı bizzat yaşıyor ve yansıtıyor. Marilyn Monroe ile David Lynch’in buluştuğunu, buna bir tutam da hiciv eklendiğini hayal edin. Kulağa çok tuhaf bir kokteyl gibi gelebilir ama sonuç kesinlikle işe yarıyor.


Amerikan Rüyası, yeniden sahnelendi
Ondan bir şeyler duyduğumuzda; keskin ve odunsu bir havası vardır, pek fazla açık vermez; sanki o aşırı doygun renklerle bezeli rüya âlemi gerçekliğinin dışında var ettiği, bizzat kendi kurguladığı karakterlerden biri gibidir. Nadia Lee Cohen başlı başına bir başyapıttır; belki de bu yüzden böylesine çekici ve davetkârdır. Bugün olduğu ikonik kimliğiyle tanınmadan önce, İngiliz kırsalındaki izole bir çiftlikte dünyaya gelmiş; fotoğraf projeleri için garajlarında dekor hazırlarken anne ve babasından destek almıştı. London College of Fashion’da moda fotoğrafçılığı eğitimi aldıktan sonra Los Angeles’a taşındı. Hollywood Bulvarı’nı ve oradaki “kırık hayaller” atmosferini yansıtan o bayağı dükkanlardan birini ziyaret etmesiyle birlikte, bu hüzünlü ama gerçekçi manzara fotoğrafları için yeni bir ilham kaynağına dönüştü; ortaya çıkan filmler ve görseller ise kentsel çevrenin hem aşikâr hazlarını hem de görsel dehşetini yakalayan; karakter odaklı, birbirine eklemlenmiş ve gerçeküstü düşsel manzaralardan oluşan bir vizyonu yansıtıyordu.

Renkli bir dünyada rahatsız edici gerçekler
Cohen yalnızca durağan görüntülerle sınırlı kalmıyor; yeteneği hareketli görüntülere de kusursuz bir şekilde yansıyor. Gucci ve Saint Laurent gibi markalar için çektiği müzik videoları ve reklam kampanyalarında, kendine has tarzını yüksek modanın ve popüler kültürün hızlı dünyasıyla harmanlıyor. Hareket halindeyken bile çalışmaları, o kendine has gerçek üstü ve sıra dışı atmosferin enerjisini koruyor. Ancak Cohen’in eserlerinin o göz alıcı yüzeyinin ardında daha derin bir anlatı yatıyor; bu, mükemmeliyet, şöhret ve kimlik takıntılarımızı sorgulatan bir anlatı. Güzelliğiyle sizi içine çeken ama aynı zamanda neden bu denli büyülendiğinizi sorgulatarak içinizde bir huzursuzluk uyandıran türden bir sanat bu; işte Nadia Lee Cohen’in dehası da tam burada yatıyor: Yüzeysel olanı eleştirirken onu karşı konulmaz kılıyor.


Gerçekliğin fazla kusursuz hali
Nadia, kusursuz fotoğraf çekimleriyle şekillendirilen ünlülerin tam tersini yapmalarını sağlıyor ve onlara ‘çirkin’ görünme ayrıcalığını tanıyor. “Sheds”, dünyanın en klasik anlamda çekici insanlarından bazılarını yeni ve sıra dışı karakterlere dönüştürüyor; üstelik bu durum, onları bir şekilde çok daha havalı gösteriyor. Robert Pattinson ve Zendaya’ya palyaço makyajı ve peruklar taktırıp, birbirlerine tekinsiz bir şekilde sarılmalarını sağlamak, insanlar zaten güzel olduğunuzu bildiğinde kuralları yıkma lüksüne sahip olursunuz; fotoğrafçı Nadia ise o “çirkinliği” bilinçli, sanatsal ve ikonik bir havaya büründürme konusunda ustalaşarak ortaya son derece özgün bir sonuç çıkarıyor.
Fotoğraflar: @nadialeecohen