125 dolarlık bir çanta neden uğurlu ilan edilir? Bir oyuncu çocukken tutulduğu takımı desteklerken mesleğini icra etmekten daha mı mutludur? Bir belediye başkanı milyarder bir patronla niye kapışır? Ve bunların Knicks’in şampiyonluğuyla ne alakası vardır?
Basketbol yazısı yazacak biri değilim, yakın çevrem bilir. Bir yazıya böyle başlamak da tam benlik bir şey ama, onu sonra konuşuruz. Gelelim sorularımın nereden çıktığına: Knicks takımı, 53 yıl sonra şampiyon olup bütün NYC sokağa döküldüğünde benim gözüm tabii ki skor tablosunda değildi, o coşkunun nereden gelip nereye aktığındaydı. Çünkü bu şampiyonluğun asıl anlattığı şey, kolektif heyecanın neden bu kadar çekici olduğu. Tamam, sayılar da güzelmiş: dördüncü maçta 29 sayı geriden gelip Finals tarihinin en büyük dönüşünü yaptılar, beşincide Jalen Brunson tek başına 45 sayı atıp seriyi kapadı. Yine de beni orada tutanın bu olmadığı çok açık. Evet, bir basketbol yazısına Durkheim’la devam ediyoruz, idare edin: sosyal medyada da bolca gördüğüm üzere, bu düşünür yüz yıl önce “kolektif coşku” (collective effervescence) derken tam bunu kastediyordu. Ortaklıkları bulunan bir grup bir araya gelir ve ortak bir enerji içinde birtakım nesneleri, hatta birtakım bedenleri kutsal ilan eder. New York da bu Haziran kendine bir sürü totem seçiverdi. Ama totem seçmek masum bir iş değil şimdi: neyi kutsadığın kimi içeri alıp kimi kapıda bıraktığını da söyler.
İçindekiler
Timothée Chalamet: Gerçekten Knicks hayranı mı?

Şimdi herkesin er geç sorduğu o soruya gelelim: Timothée Chalamet sahiden Knicks fanı mı, yoksa numara mı yapıyor? Cevap can sıkıcı derecede basit: sahiden öyle. Kanıt da yıllardır internette dolanıp duruyor. 2010’da, on dört yaşında bir çocukken, Knicks’ten Landry Fields Twitter’da bir “challenge” duyurmuş; Timothée de oyuncuları Grand Central’ın orta yerinde bulup yarışmayı kazanmış. Üstüne Amar’e Stoudemire’a formasını imzalatmış, yıllar sonra da aynı pozu yeniden de vermiş. Yani courtside’a kurulması, Met Gala’yı ekip maça kaçması, dizine buz koyup “bir taraftarın bedeni de aynı şekilde yıpranabilir” diye sızlanması olabildiğince gerçek. Bu çocuk daha kimse onu tanımazken vurulmuştu bu takıma zaten. PR’ı da şansa denk gelmiş diyelim.
Hangisi daha popüler: Milyarder Jim Dolan mı? Demokratik sosyalist Zohran Mamdani mi?

Şehrin yönetimiyle ilgili de heyecanlı detaylar var: tribünlerin bir köşesinde Knicks’in milyarder sahibi Jim Dolan, öbür köşede Ocak’ta koltuğa oturan otuz dört yaşındaki demokratik sosyalist belediye başkanı Zohran Mamdani var. İkisi dördüncü maçın halka açık izleme partisinin güvenliği yüzünden takışıyor, Dolan koşulları beğenmeyip ekranları çekiyor ve çok daha eski bir soru yeniden masaya düşüyor: bu şehir kimin? Henri Lefebvre 1968’de “şehir hakkı” (le droit à la ville) derken bunu talep ediyordu; kent sermayenin değil orada yaşayanların olmalıydı. Mamdani’nin Plaza 33’te, Radio City’de, Wollman Rink’te kurdurduğu bedava dev ekranlar da işte o çığlığın etten kemikten hali gibi. Çünkü maçı MSG’nin localarından, yani Guy Debord’un “gösteri toplumu”nun en pahalı koltuğundan izlemek dururken, bu yönetim sevinci hop kapıp sokağa serpmeye karar verdi. İlan ettiği ticker-tape geçidi de zaten Durkheim’ın ritüelinin daniskası: şehrin kendi totemini caddelerde gezdirip “İşte biz buyuz” demesi yani.
Kardashian-Klan-survivor: Jordyn Woods’un turuncu çantası
Bu kutsama ekonomisinin en afili üyesi ise 125 dolarlık bir çantaydı. Karl-Anthony Towns’ın sevgilisi olarak bu sahneye giren girişimci Jordyn Woods, kendi markası Woods by Jordyn’den minik bir clutch taşıyordu; takım o 29 sayılık mucizeyi yapınca taraftarlar çantayı “uğurlu” ilan etti, Marie Claire de arkasından bir yazı döşendi. (Evet, o yazıyı da gördük; bu yazı da aynı döngünün parçası, biliyorum.) Bir aksesuar, kolektif bir inançla kutsal emanete dönüştü. Eh, bu da Roland Barthes’ın “Moda Sistemi”nde (Système de la mode) anlattığı şeyin sokak modası hali: giysi bir göstergedir, anlamı kendinden gelmez, etrafına ördüğümüz hikayeden gelir. Walter Benjamin’in “meta fetişizmi” dediği şey de belki hiçbir yerde bir “uğurlu çanta” kadar pişkin pişkin sırıtmıyor. Ama bu çantanın ağırlığı sembolün ötesinde çünkü taşıyan kadının hikayesini biliyoruz. En azından ben unutamıyorum!



Jordyn’i 2019’dan hatırlıyoruz: Khloé Kardashian’ın o zamanki sevgilisiyle yaşanan skandalda internetin bütün öfkesi bir gecede onun üstüne yıkıldı, “huzur bozan kötü kadın” rolü de zaten hazır bekliyordu. Khloé’yi tek başına şeytanlaştırmanın bir alemi yok aslında çünkü olan şey kişisel bir dargınlıktan çok daha geniş çaplı: Moya Bailey’nin “misogynoir” dediği o refleks, yani siyah bir kadının harcanabilir görülmesi, bir beyaz kadının düzenine çomak soktuğu an bütün faturanın ona kesilmesi. Jordyn o günlerde “İlk kez bir siyah kadın olmanın ne demek olduğunu anladım” demişti.
İşin asıl ilginç yeri, onu o linçten çekip çıkaran elin nereden uzandığı: Smith ailesi. Jordyn’in rahmetli babası John Woods, Fresh Prince of Bel-Air‘de ses mühendisiydi ve Jaden’la Jordyn neredeyse doğdukları günden beri arkadaş; o yüzden Jada Pinkett Smith fırtınanın tam ortasında ona Red Table Talk’ta konuşma hakkı tanıdığında kimse şaşırmadı. Hemen “iyi aile kötü aileye karşı” diye de seviniyormuşum gibi olmasın çünkü Smith’ler de sosyalist demokrat falan değil; bu kurtarma da en az o dışlama kadar aynı parlak, dar çevrenin içinde döndü. Jordyn’i bir ünlü hanedan kapı dışarı ederken bir başka ünlü hanedan kanadının altına almıştı, hepsi buydu.
Jordyn’in bu Haziran’daki dönüşünü tatlı kılansa, eski masaya geri buyur edilmeyi oturup beklememesi. 2019’da içeride mi dışarıda mı olacağına Kardashian’lar karar veriyordu; bu kez Jordyn kendi markasıyla, kendi kazandığı görünürlükle geldi, üstelik kalabalığın totem ilan ettiği şey de onun çantasıydı. Yani affı bekleyen değil, affı dağıtabilecek konuma geçen oydu diyebiliriz sanıyorum.
Velhasılkelam, bu üç hikaye aynı kapıya çıkıyor. Bir şampiyonluk gecesi şehir kendine bir totem seçer; neyi kutsadığına karar verirken kimi içeri alacağını da seçmiş olur. Demiştim ya: totem seçmek masum bir iş değil. Bir kalabalığın kime omuz verip neyi uğur bellediği bu yüzden hiçbir zaman “sadece magazin malzemesi” olmuyor. New York bu Haziran coşkuyu locadan indirip sokağa serpti, kapıyı açanların tarafında durdu; Jordyn, sanıyorum ki “Daha renkli bir kapitalizm mümkün” deyiverdi; Timothée’nin ise A24’le Marty Supreme için yaptığı pazarlama toplantısının çıktıları hala geçerliliğini koruyor.
Fotoğraflar: New York Knicks News, Jordyn Woods.