1983 Beyoğlu’nu sıfırdan kurup yatırımcıya devreden Seda Sezer Şahin, şimdi PANTO ile Copenhagen Design’ın Pantone lisanslı ürünlerinin Türkiye ve Orta Doğu distribütörlüğünü yapıyor. Kopenhag’da bir müzede başlayan hikaye, bir e-posta ve bir saatlik beklemeyle distribütörlük anlaşmasına dönüştü. İstanbul Modern’den Vakkorama’ya uzanan küratörlü bir satış ağı kuran Şahin’le marka inşa etmeyi, bırakmayı ve yeniden başlamayı konuştuk.
Seda Sezer Şahin’in CV’si ilk bakışta dağınık görünebilir: medya iletişimi, çikolata, tasarım distribütörlüğü. Ama biraz yakınlaşınca ortak bir damar beliriyor. Her seferinde sıfırdan bir marka kuruyor, onu büyütüyor ve bir sonraki şeye geçiyor. İlk girişimi 1983 Beyoğlu’ydu; 2015’te 50 metrekarelik bir alanda başlattığı çikolata markasını yurt içi ve yurt dışında 30 şubeye taşıdıktan sonra 2024’te yatırımcıya devretti. “Marka satışı benim için bir son değildi, bir sonraki adımın başlangıcıydı” diyor.
Sonraki adım Kopenhag’da geldi. Design Museum’da Pantone lisanslı ürünleri, o tanıdık renk kodlarının fincanlara, termoslara, mumlara dönüşmüş hallerini keşfetti. Türkiye’de kimsenin yapmadığını fark etti, bir e-posta attı. Tam bir saat sonra yanıt geldi. Bugün PANTO adıyla Copenhagen Design’ın Türkiye ve Orta Doğu distribütörü; ürünleri İstanbul Modern’den Vakkorama’ya, Mutlu Mikrop’tan Fifty Five Co. Store’a uzanan, küratörlü bir ağda satılıyor.
Şahin bütün bunları İstanbul’dan değil, Antalya’dan yönetiyor. “Fiziksel olarak Antalya’dayım ama operasyonel olarak İstanbul’un içindeyim” diyor. Onunla marka kurmayı, bırakmanın ne demek olduğunu ve bir renk kodunu deneyime dönüştürmeyi konuştuk.

Medya iletişiminden çikolataya, çikolatadan tasarım distribütörlüğüne… CV’ne bakan biri bu geçişlerde bir dağınıklık sezebilir belki ama ben ortak bir damar seziyorum. Sen bu üç işin kesişimini nasıl tarif edersin?
İletişim fakültesi mezunuyum. Medya iletişimi bana marka oluşturmanın arkasındaki hikaye kurma sürecini öğretti. Mezun olduktan sonra perakendeden gıdaya birçok sektörde çalıştım, markaların büyüme stratejilerini sahada öğrendim. Bugün yaptığım şey sadece ürün satmak değil, bir deneyim kurmak. Girişimci tarafım, iletişime olan yakınlığım ve risk alabilmem, bu üç işin kesiştiği yer.
1983 Beyoğlu’nu sıfırdan kurup 30 şubeye taşıdın, sonra 2024’te devrettin. Kendi kurduğun bir markayı bırakmak nasıl bir karar? O kapıyı kapatırken arkana baktın mı, yoksa zaten bir sonraki kapıyı mı görüyordun?
1983 Beyoğlu’nu 2015’te 50 metrekarelik bir alanda kurdum. Yurt içi ve yurt dışında 30 şubeye ulaştıktan sonra yatırım teklifi geldi. Kolay bir karar değildi; bir markayı kurduğunuzda o sadece bir iş değil, kimliğinizin bir parçası oluyor. Ama ben başından beri duygusal bağlılıktan çok markayı doğru noktaya taşımaya odaklandım. Sıfırdan, düşük bütçeyle başlattığım bir girişime yatırım teklifi gelmesi, doğru bir şey yaptığımın göstergesiydi. Marka satışı benim için bir son değildi, bir sonraki adımın başlangıcıydı.
Copenhagen Design’la yolların nasıl kesişti? Ulrik Nordentoft ve Søren Varming’in tasarladığı, 60’tan fazla ülkede satılan, Porsche’den Valentino’ya kadar markalarla işbirliği yapmış bir şirket. Türkiye ve Orta Doğu distribütörlüğünü almak nasıl bir süreçti?
Pantone ürünlerini Kopenhag’a seyahat ettiğimde Design Museum’da keşfettim. Türkiye pazarı için ciddi bir potansiyel gördüm; aslında Türkiye’ye renk getirmek istedim. Doğrudan markayla iletişime geçtim, bir e-posta attım. Tam bir saat sonra geri dönüş yaptılar. Potansiyeli analiz edip markaya net bir şekilde anlattım, iş planımı ve stratejimi paylaştım. Daha önce kurmuş olduğum marka da iyi bir referans oldu. Planlarıma onay verdiler ve Türkiye ile Orta Doğu distribütörü oldum.

Pantone deyince tasarımcılar renk kodu düşünüyor ama senin ilgilendiğin şey aslında o kodun günlük hayata dönüşmüş hali: bir fincan, bir termos, bir mumluk. Distribütör olarak bu ürünleri seçerken neye bakıyorsun? Bir rengin ya da bir objenin “Bu Türkiye’de çalışır” dedirten şeyi ne?
Bir rengi alıp insanların her gün kullandığı işlevsel bir objeye dönüştürmek beni heyecanlandırıyor. Ürün seçerken görsel çekiciliğe, kullanım alışkanlığına ve hediye potansiyeline bakıyorum. Ürün ilk bakışta “ben buradayım” demeli. Türkiye pazarında çay ve kahve bardağı, termos çok kullanılıyor; seçtiğim ürünler hayatın içinde. Baktığım şey “Bu Türkiye’de satar mı?” değil aslında, “Bu ürün Türkiye’de hikayesiyle yaşar mı?” sorusu.
Ürünlerin İstanbul Modern’den Mutlu Mikrop’a, Hipicon’dan Peppyspace’e kadar çok spesifik noktalarda satılıyor, bunların hepsi küratörlük nosyonuyla ilerleyen, kitlesi daha niş mekanlar. Kitlesel perakendeye girmemek bilinçli bir pozisyon mu?
Tamamen bilinçli bir konumlandırma. Başlangıçta niş noktalarda yer almak, markanın doğru kitleyle buluşmasını sağlıyor. Önemli olan her yerde olmak değil, marka algısını doğru inşa etmek. Şimdi aynı dili koruyarak daha geniş kitleye hitap eden perakende ortaklarla büyüyoruz; Vakkorama, vitruta, Bebek’teki Fifty Five Co. Store da bunların arasında.
Antalya’dan yönetiyorsun bu işi. İstanbul’da olmamak bir dezavantaj mı yoksa tam tersine mesafeyi avantaja çeviren bir şey mi var?
Tüm markalarımı evlilik dolayısıyla taşındığım Antalya’da kurdum ve büyüttüm. İstanbul sektörün merkezi ama aynı zamanda kalabalık ve gürültülü. Antalya bana daha odaklı düşünme alanı yaratıyor. İstanbul’da doğdum, uzun yıllar orada çalıştım; fiziksel olarak Antalya’dayım ama operasyonel olarak İstanbul’un içindeyim. İş toplantılarında Antalya’da yaşadığımı söylediğimde genelde şaşırıyorlar. Ama iş söz konusu olduğunda mesafe benim için hiçbir zaman bariyer olmadı.

Pantone’un bir “yılın rengi” geleneği var, tasarım dünyasının nabzını tutuyor. Senin kendi hayatında bir renk kartelin olsa, bugünün Sedasını hangi Pantone rengi tanımlar?
Pantone 16-1546 Living Coral. Canlı ama dengeli. Şu an hayatımda hem hareket hem tasarım var. Enerjisi yüksek ama kontrollü bir renk; bana yakın hissettiriyor.
Marie Claire Türkiye okurlarına bir öneri listesi bırakalım: şu an evinde en çok sevdiğin tasarım objesi, tekrar tekrar döndüğün bir kitap ya da bir mekan, Antalya’dan ya da dünyanın herhangi bir yerinden.
Evimde en sevdiğim objeler Pantone fincanlarım ve mumluklarım. Fincanları o günkü ruh halime göre seçiyorum, akşama doğru mumluklarla evin atmosferini değiştiriyorum. Kitap olarak Zero to One uzun zamandır favorim; Peter Thiel, sıfırdan farklı bir iş nasıl kurulur çok akıcı anlatıyor. Mekan olarak Viyana’da dört yıl önce keşfettiğim Palmenhaus Brasserie; doğanın renkleriyle iç içe, kendine has bir enerjisi var. Hala en sevdiğim kaçış noktalarımdan biri.
Bir sonraki adım ne? PANTO’yu nerede görüyorsun ve Seda Sezer Şahin’i?
Pantone’u Türkiye’de sadece perakende değil, müzelerde ve tasarım mağazalarında da deneyimlenebilir bir marka haline getirmek istiyorum. Seda olarak ise yeni nesil markaları keşfeden, Türkiye’ye kazandıran ve onları deneyime dönüştüren bir girişimci olmaya devam etmek istiyorum.