Sinema & TV

Paris Is Burning; New York’un görünmeyen yüzüne bir aşk mektubu

Paris Is Burning; New York’un görünmeyen yüzüne bir aşk mektubu

1990 yapımı “Paris Is Burning” adlı belgesel, 80’lerin ortaları ile sonları arasında çekilmiş olup, New York şehrindeki “ballroom” kültürünün altın çağı olarak kabul edilen dönemi gözler önüne serer. Belgesel, bugün bildiğimiz ballroom kültürünün temelini atan Siyahi ve Latin topluluklarını konu alır. Tüm zamanların en iyi belgesellerinden biri olduğu söylenebilir; Amerika Birleşik Devletleri’nde, özellikle de New York’ta, ırk, sınıf ve toplumsal cinsiyet meselelerine son derece etkileyici bir bakış sunar. Bu belgeselin ele aldığı en güzel konulardan biri, ballroom kültüründeki “house” yapısıdır. Eğer ne olduğunu bilmiyorsanız kısaca: Ballroomda düzenlenen etkinliklere katıldığınızda, bir “house” yani bir aile çatısı altında yer alırsınız. Genellikle bu yapının başında, tüm balolarda gruba liderlik eden bir “house mother” ya da ev annesi bulunur. 

Yeraltının ışıltılı dünyası

Ballroom kültüründe podyum, sıradan bir yürüyüş alanından çok daha fazlasıydı. Katılımcılar realness, yani gerçeklik kategorisinde, toplumun kendilerinden esirgediği kimlikleri ve statüleri performanslarıyla yeniden yaratıyorlardı. Bir iş insanı, bir öğrenci, bir model ya da toplumun idealize ettiği herhangi biri olmak. Burada olay sadece kostümün ne kadar iyi olduğu değil, o kimliğin içinde ne kadar ikna edici olabildiğinizdi. Gerçek hayatta ulaşılması zor olan bir statü, sahnede birkaç dakikalığına da olsa sizin olabiliyordu.

Bir dünyanın içine bakmak

“Aile” derken, pek çok kişi için bu yapının o dönemde sahip oldukları tek gerçek aile olduğunu belirtmek gerekir. İnsanların bu ailelere kabul edilme biçiminin temelinde,  kimlikleri nedeniyle kendi öz aileleri tarafından evlerinden kovulmuş olmaları yatar. Bu durum, bugün hepimizin kullandığı “seçilmiş aile” kavramının hem somut bir örneğidir hem de –diyebilirim ki bizzat bu kavramın doğuşuna kaynaklık etmiştir. Belgesel; Willi Ninja, Pepper Labeija ve Angie Xtravangza’nın sıra dışı yaşamlarına odaklanıyor. Bu üçlü, söz konusu camiada son derece etkili figürler olarak; New York şehrinin yeraltı kültüründe kendini ifade etmenin, direnç göstermenin ve kıyasıya rekabetin yolunu açmışlardır. 1980’lerde New York şehrindeki ballroom, yaratıcılık ve kendini ifade etme biçimleriyle doluydu; derken her şeyi değiştiren o belgesel ortaya çıktı. Jennie Livingston tarafından yönetilen bu yapım, söz konusu kültürün renkli ve rekabetçi dünyasına bir bakış sunuyordu. Paris Is Burning, akıcı hareketlerin ve iddialı pozların harmanlandığı bu dans sanatını gözler önüne seriyordu.

Lafı giydirmek

Ballroom kültüründe ihtişam sadece kıyafetlerde ve podyumdaki yürüyüşlerde değil, kelimelerde de kendini gösteriyordu. Shade adı verilen ince ve imalı laf sokma sanatı, katılımcıların birbirlerini doğrudan aşağılamadan alt etmelerini sağlıyordu. Bazen tek bir bakış, bazen zekice seçilmiş bir cümle, uzun bir tartışmadan çok daha etkili olabiliyordu. Reading daha doğrudan bir eleştiri biçimiyken shade, söylenmeyeni hissettirme becerisine dayanıyordu. Bu sözlü atışmalar, ballroom’un rekabetçi dünyasında mizahın ve özgüvenin bir parçasıydı. Çünkü burada sadece nasıl göründüğünüz değil, kendinizi nasıl ifade ettiğiniz de önemliydi. Bazen en keskin cevap, hakaret etmeye bile ihtiyaç duymayandı.

Bu belgesel aynı zamanda, aklımdan hiç çıkmayan, zihnime kazınmış harika alıntılar da barındırıyor; örneğin Dorian Corey’nin, “Bak, sana çirkin olduğunu söylemiyorum; ama bunu söylememe de gerek yok, çünkü zaten çirkin olduğunu biliyorsun,” şeklindeki sözü ya da Octavia Saint Laurent’in, “Önümüzde, içinde pek çok güzel şeyin olduğu büyük bir gelecek olduğuna inanıyorum… Birisi olmak istiyorum; yani zaten birisiyim, sadece zengin birisi olmak istiyorum!” şeklindeki ifadesi gibi.

Kabul görmediğin dünyada efsane olmak

En etkili evlerden biri, Willi Ninja tarafından kurulan House of Ninja’ydı. Genellikle “godfather” olarak anılan Willi Ninja; dansçı, koreograf ve kültürel bir ikondu; etkisi, ballroom kültürünü ve bizzat moda endüstrisini dönüştürdü. Moda dergilerinden ilham alan Willi, poz vermeyi bir performans sanatına dönüştürdü. Ancak Willi’nin etkisi sadece ballroom dünyasıyla sınırlı kalmadı. 80’li ve 90’lı yıllarda efsanevi tasarımcı Thierry Mugler ile iş birliği yaparak, ballroom kültürünün hareketlerini ve görsel dilini yüksek moda dünyasına taşıdı. Bugün bu etkiyi; podyum gösterilerinden editoryal kampanyalara ve çağdaş moda görsellerine kadar her yerde görmek mümkün; ballroom, modanın günümüzdeki görünümünü ve hareket biçimini şekillendirmeye devam ediyor. Bir dahaki sefere podyumda dramatik bir poz gördüğünüzde, sadece modaya değil, aynı zamanda kültürel bir mirasa baktığınızı hatırlayın.

Görülmek, sevilmek, var olmak

Venus Xtravaganza, ballroom kültüründe iddialı bir performans sanatçısı, gururlu bir  kadın ve House of Xtravaganza grubunun bir üyesiydi. Venus, bir belgesel aracılığıyla ulusal çapta dikkat çekti. Filmde; model olma hayallerinden, aşkı bulma arzusundan ve bir kadın olarak özgürce ve güven içinde yaşama isteğinden bahsediyordu. Aralık 1988’de, belgeselin çekimleri sürerken, Venus’ün hikayesi trajik ve gizemli bir şekilde sona erdi. Manhattan’daki Duchess Oteli’ndeki bir odada cansız bedeni bulunduğunda henüz 23 yaşındaydı. Bir otel çalışanı tarafından keşfedilen bedeni, birkaç gün boyunca fark edilmeden saklanmış bir halde bulunmuştu. Günümüze dek ölümüyle bağlantılı olarak kimse tutuklanmadı ya da suçlanmadı. 

İki yıl sonra gösterime giren film, onun sesini ölümsüzleştirdi ve insanların o dönemde de bugün de maruz kaldıkları şiddet ve dışlanma sorunlarına ışık tuttu. Birçok belgeselde, bir süredir izlediğimiz birinin aslında ölmüş olduğu, daha doğrusu, çoktan ölmüş olduğu gerçeğinin gün yüzüne çıktığı bir an olur. Genellikle, bu konuda kendisiyle röportaj yapılan kişi gözyaşlarına boğulur. Bu kişiye yakınlık duymuşuzdur; kamera aracılığıyla onun yaşamına dahil olmuş, hayatının kısa bir kesitinde dünyasının bir parçası haline gelmişizdir. Bu filmde ise, kendisiyle röportaj yapılan kişi ağlamıyor. Onu ne kadar özlediğini, onun kendisi için ne kadar önemli olduğunu ve gidişinin ne denli acı verdiğini çok net bir şekilde ifade ediyor. Ancak ağlamıyor. “Bu, hayatın bir parçası. New York şehrinde var olma ve hayatta kalma mücadelesinin bir parçası.” Günün sonunda, o hala hayatta kalmayı başarıyor. Aslına bakılırsa, herkesin istediği de tam olarak bu.

Işıltının ardındaki insanlık

Şimdiye dek izlediğim en güzel filmlerden biri diyebilirim. Sadece estetik bir açıdan değil, ruhsal açıdan; bu harika insanların, kendileri için yarattıkları o güvenli alanda hem oldukları gibi hem de hayalini kurdukları o en ideal halleriyle böylesine özgür, güvende ve neşe içinde yaşamalarını izlemek, adeta ruhani bir deneyim gibi. Kendilerini aşağı çekmek isteyen bir dünyada, insanların kendilerini dünyanın zirvesindeymiş gibi hissetmelerini izlemekten daha muhteşem bir şey olamaz. Filmin büyük bir kısmında gülümsemekten aynı zamanda da ağlamaktan kendimi alamadım; içim sıcacık ve sevgiyle dolu. Hem yürek burkan hem de umut veren bir yapım. Korkunç bir zulme maruz kalan bir topluluğun inanılmaz bir tasviri. İşin en iyi yanı ise, film yapımcılarının araya girmeye ya da anlatıyı bariz bir şekilde yönlendirmeye çalışmaksızın, söz hakkını doğrudan konunun öznesi olan kişilere bırakması.

Fotoğraflar: Paris Is Burning

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.