Pink Martini’yi tek bir türe, tek bir döneme ya da tek bir dile sığdırmak hep imkansız oldu çünkü grup en başından beri dünyanın dört bir yanından topladığı melodileri bir araya getiren, kendi deyişleriyle bir tür “müzik arkeologu” topluluğu. 1994’te Portland’da kurulan ekip, yirmiyi aşkın dilde söylediği şarkılarla bir tür ortak hafıza kuruyor ve bu hafızanın içinde Türkiye’nin ayrı bir yeri var: “Üsküdar’a Gider İken”den “Aşkım Bahardı”ya uzanan, yıllara yayılmış bir sevgi bağı bu.
Yakında Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alacak grubun en enerjik seslerinden Storm Large ile değişen bir dünyada aynı kalmayı, başka kültürlerin şarkılarına elçilik etmeyi ve İstanbul’la kurdukları o yıllara yayılmış tuhaf yakınlığı konuştuk.

Otuz yılı aşkın süredir kendinizi, yarı şaka yarı ciddi, “Birleşmiş Milletler’in hiç sahip olamadığı orkestra” diye tanımlıyorsunuz. Pek çok dilde şarkı söyleyen bu kozmopolit fikir 2026’da sizin için ne ifade ediyor; Pink Martini hala başladığı gündeki proje mi, yoksa dünya değiştikçe neyi temsil ettiği de değişti mi?
Storm Large: Sanırım dünya da biz de değişmeye devam ediyoruz. Dünya bizi değiştirirken biz de dünyayı daha iyi dinlemeyi öğreniyoruz. Başlangıçta bu fikir biraz romantik gelebilir; fakat farklı ülkelerden şarkılar söyleyen bir topluluk olmak farklı kültürleri daha iyi anlamayı da yanında getiriyor. Bugün bunun çok daha derin bir anlamı olduğunu hissediyorum. İnsanların birbirini anlamaktan uzaklaştığı, çatışmaların arttığı bir dönemde diğer kültürlere merak duygusunu gittiğimiz her ülkede farklı kültürlerin hikayelerini paylaşarak çoğaltıyoruz. Hala aynı hayale inanıyoruz ama artık bunun ne kadar kıymetli olduğunu daha iyi biliyoruz. Bence Pink Martini’nin özü değişmiyor, sadece daha kucaklayıcı hale geliyor.
ABD dışında neredeyse başka hiçbir şehre gelmediğiniz kadar sık geldiniz İstanbul’a. Sizi tekrar tekrar buraya çeken şey ne ve bu seyircinin size verdiği, başka hiçbir yerde bulamadığınız bir şey var mı?
Pasion Turca ile 25 yıldır çalışıyoruz, bu nedenle Türkiye’ye çok sık geliyoruz ve bundan çok mutlu oluyoruz. İnsanların sizi uzun aralıklarla gittiğiniz yerlerde hatırlaması güzel bir şeydir ama sıklıkla gittiğiniz bir yerde sizi sahiplenmesi bambaşka bir duygu. İstanbul’da tüm ekip bunu hissediyoruz. Yıllar içinde burada konser vermek bir turne durağını ziyaret etmekten çok daha fazlası oldu. İnsanların yüzlerinde artık çok tanıdık bir sıcaklık var. Bir şarkıyı birlikte söylemekten aldıkları mutluluk çok içten. Ayrıca İstanbul’da romantizmin hala günlük hayatın bir parçası olduğunu hissediyorum. Bu şehir duygularını saklamıyor ve bence Pink Martini de biraz böyle.
“Üsküdar’a Gider İken,” Get Happy albümünden beri repertuvarınızda. Yirmiyi aşkın dilde rahatça şarkı söyleyen bir grup için, bu şarkıyı özellikle Türkçe söylemek istemenize yol açan şey neydi ve bu seyircinin büyürken içine doğduğu bir melodiyi yorumlarken siz nasıl bir yolculuğa çıktınız?
Bazı melodiler insana sanki çok eskiden beri tanıdığınız bir hikayeye ait olduğu hissini veriyor. “Üsküdar’a Gider İken” bizim için öyle şarkılardan biri. İçinde hem neşe hem de hafif bir özlem var. Üstelik dünyanın farklı yerlerinde farklı versiyonları yaşamaya devam eden bir melodi olması beni çok etkiliyor. Böyle bir şarkıyı söylerken mükemmel telaffuzdan çok samimiyetin önemli olduğuna inanıyorum. Çünkü insanlar kusursuzluğu değil, sevgiyi hissediyor.
Mutlaka konuşmadığınız dillerde şarkı söylemek, yaptığınız işin merkezinde. Bir kültürü kutlamakla ondan ödünç almak arasındaki çizgi sizin için nerede başlıyor ve bir şarkının hep ilk tarafta kalmasını nasıl sağlıyorsunuz?
Bence cevap niyetin içinde saklı. Eğer bir kültürü hiç merak etmeden, şarkıların hikayelerine heyecan duymadan sadece şarkıyı ilginç olduğu için kullanıyorsanız, insanlar bunu hemen hissedebilir. Ama önce farklı bir kültürün şarkısıyla o kültürün hafızasına ve insanlarına saygı duyarsanız işler değişiyor. Biz hiçbir zaman bir şarkıyı “sahiplenmeye” çalışmıyoruz. Tam tersine, o şarkıların elçisi oluyoruz. Bu ayrım bizim için çok değerli.
Googoosh albümü nihayet geliyor; milyonlarca İranlı için neredeyse hafızanın kendisi sayılabilecek bir sanatçıyla tam uzunlukta bir işbirliği bu. Proje nasıl başladı ve bu kadar politik ve duygusal ağırlık taşıyan bir sesle çalışmak nasıldı?
Böyle projeler öncelikle büyük bir incelik gerektiriyor. Çünkü bazı sesler sadece müzikten ibaret değil; insanların hayatlarına, anılarına ve kimliklerine dokunuyor. Googoosh da böyle bir isim. Bir efsaneyle karşı karşıya olduğumuzu biliyorduk. Şarkıların da sanatçıların da büyüsü hikayelerinde…
Geçen ilkbaharda anti-faşist bir şarkı olan “Bella ciao”yu single olarak yayınladınız. Pek çok grup bu tür bir tavırdan kaçınır. Pink Martini’yi politik bir grup olarak mı görüyorsunuz, yoksa politika bütün bu kültürlerin aynı sahnede yer almasında ısrar etmenin doğal bir sonucu mu?
Storm Large: Biz slogan peşinde bir topluluk değiliz. Ama şarkıların hikayeleriyle hissettirdikleriyle ilgilenen bir grubuz. Ve bazen şarkıların hikayeleri bazen özgürlükten, bazen umuttan, bazen de dayanışmadan söz ediyor. Bence Pink Martini’nin tavrı, insanları birbirinden ayıran çizgilerden çok onları birbirine bağlayan şeylerle ilgilenmek. Eğer bir şarkının içinde biraz cesaret ya da biraz umut varsa, bundan mutluluk duyuyoruz. Çünkü sanatın bazen sadece insanlara birbirlerini hatırlatması yeterlidir.
China Forbes bir süredir sahnelere ara verdi ve siz dönüşümlü solistlerle turne yapıyorsunuz. Öndeki ses değiştiğinde sabit kalan ne oluyor; bir grubun kimliği, solistinde değilse asıl nerede yaşıyor?
China çok özel bir sese sahip, onun zarafeti bambaşka ama kendi adıma 16 yıldır Pink Martini ile şarkı söylerken benim de Pink Martini ve seyirci ile farklı bir bağım farklı bir ilişkim oluştu, büyüdü ve gelişti…Elbette sesler önemlidir, çünkü insanlar anılarının bir kısmını belirli seslerle ilişkilendirir. Ama Pink Martini’nin özü her zaman şarkılara, meraka ve birbirimizi dinleme biçimimize dayanıyordu. Hepimiz farklı karakterleriz; farklı hikayeler, farklı geçmişler getiriyoruz. Ama aynı güzelliğin peşinden gidiyoruz. Bir tablo düşünün… Çerçevesi aynı kalıyor ama günün ışığı değiştikçe renkleri farklı görüyorsunuz. Bence Pink Martini’nin hikâyesi biraz böyle. Seçtiğimiz hikayeleri kendi enerjimizle heyecanla yaşıyoruz…
Müziğiniz doğal olarak tek bir döneme ait değilmiş gibi geliyor; içinde bilinçli biçimde zaman dışı bir şey var. Algoritmaların ve on beş saniyelik şarkıların çağında, bugüne direnen bir şey yapmak başlı başına sessiz bir direniş sayılır mı?
Belki de öyledir ama bunu bilinçli bir başkaldırı olarak düşünmüyorum. Daha çok, acele etmeyi reddetmek gibi. Özellikle Thomas bu konuda çok özenli… Her şeyin çok hızlı yaşandığı bir çağda insanların hala üç dakikalık bir melodide kaybolmaya, yavaşlamaya ve gerçekten hissetmeye ihtiyaç duyduğunu düşünüyorum. Bence zarafet biraz sabır gerektiriyor. Romantizm de öyle. İyi bir şarap gibi, bazı şeyler zaman ister. Eğer buna küçük bir direniş deniyorsa, ben bundan da bence ekip olarak memnuniyet duyarız…
İstanbul tüm tarihi boyunca “Doğu’nun Batı’yla buluştuğu yer” diye anlatıldı; şehir bu tanımdan muhtemelen yorulmuştur. Müzikte tam da bu kavşaklarda yaşayan bir grup olarak bu çerçeve sizin için hâlâ bir doğruluk taşıyor mu, yoksa daha karmaşık bir şeyi yassılaştırıyor mu?
İstanbul bu ifadede açıklanandan çok daha karmaşık ve çok daha büyüleyici nitelikleri olan bir yer. Bence mesele sadece Doğu ve Batı’nın buluşması değil. İstanbul aynı anda birçok duyguyu, birçok zamanı ve birçok hikayeyi taşıyor. Bir şehrin hem melankolik hem canlı, hem zarif hem kaotik olabilmesi beni büyülüyor. Belki de Pink Martini’nin bu şehirle kurduğu bağın nedeni bu. Çünkü biz de müzikte tek bir kimliğe sığmayan şeyleri seviyoruz. İstanbul bana her zaman yaşayan bir roman gibi geliyor.
Thomas, bu şarkıları çoğu zaman bulan kişi: 1930’lardan bir Küba parçası, bir Japon aşk şarkısı, bir Türk türküsü… Bir şarkı sete girmeyi nasıl hak ediyor; bir şey seni durdurduğunda aslında neyi dinliyor acaba?
Thomas’ın bu konuda çok özel bir kulağı var. Ama şunu söyleyebilirim: Beni durduran şey genellikle mükemmellik değil, samimiyet oluyor. Bazen çok basit bir melodi geliyor ve dinlediğimizde bizi içine çekiyor. Çünkü o şarkının içinde gerçek bir duygu hissediyorsunuz. Biraz eski bir fotoğraf albümüne rastlamak gibi… Kime ait olduğunu bilmeseniz bile size bir şey hatırlatıyor. İşte o an, o şarkının uzun bir yolculuğa çıkacağını anlıyoruz.
Sürekli olarak samimi kulüp sahneleriyle koca senfoni orkestraları arasında gidip geliyorsunuz. Bir şarkı, arkanızda kaç kişi olduğuna göre sizin için farklı bir anlam taşıyor mu ve İstanbul, Pink Martini’nin hangi versiyonunu dinleyecek?
Kesinlikle değişiyor. Bir şarkıyı küçük bir kulüpte söylediğinizde kabare gibi hissediyorsunuz. Büyük orkestralarla ise aynı hikaye bambaşka renklerle açılıyor. Ama özü değişmiyor. İstanbul’da dinleyiciler hem Pink Martini’nin romantik tarafını hem de daha enerjik, daha teatral yüzünü görecek. Yaz gecelerinin kendine özgü bir coşkusu var. Harbiye’de müzik biraz daha geniş nefes alıyor diyebilirim. En son 2024 yılında sahneyi hatırlıyorum adeta bir kutlama gibiydi…Bir kez daha Pasion Turca ile 22 Temmuz’da İstanbul’dayız.
Hep neşe ve bağ üzerine müzik yaptınız, ama bu hiçbir zaman saf ya da naif durmadı. Dünyanın bu kadar çok yerinin birbirinden koptuğu bir anda, kimsenin bilmediği bir dilde hep birlikte şarkı söyleyen bir salon size, eğer bir şey kanıtlıyorsa, neyi kanıtlıyor?
Bana insanların düşündüğümüzden daha az yalnız olduğunu hatırlatıyor. Hepimiz farklı hayatlar yaşıyoruz ama aynı anda bir melodinin içinde buluşabiliyoruz. Bence bu çok dokunaklı bir şey. Çünkü kimse bir şarkıyı sevmek için o dili mükemmel konuşmak zorunda değil. Kalp bazen çeviriye ihtiyaç duymuyor. Dünyanın bütün sorunlarını çözemeyiz, bunu biliyorum. Ama aynı salonda yabancı insanların birlikte gülümsemesi, dans etmesi ya da aynı nakaratı söylemesi bana hala umut veriyor. Belki de bütün mesele bu; birbirimizi tamamen anlamak değil, birbirimize yaklaşmaya devam etmek. İstanbul izleyicisi ile yakınlığımızdan da hiç şüphemiz yok…
Editörün notu: Pink Martini, Pasion Turca organizasyonuyla 22 Temmuz 2026 Çarşamba akşamı saat 21.00’de Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu’nda sahne alıyor. Storm Large’ın sahne performansı eşliğinde, Samurayların aşk şarkılarından 1930’ların Küba müziğine, Fransız şansonlarından Brezilya sokak şarkılarına ve “Üsküdar”a uzanan bir repertuvar İstanbullu hayranlarıyla buluşacak.
Tarih: 22 Temmuz 2026, 21.00
Yer: Harbiye Cemil Topuzlu Açıkhava Tiyatrosu, İstanbul