Shakespeare referansları, Pop Mart kuyrukları ve banka hesabımı hedef alan bindbox furyası… Pop Mart’ın ‘it girl’ü Skullpanda’nın “Petals in Four Acts” serisi, yüksek kültür ile tüketimcilik arasındaki sınırları saydamlaştırıyor.
Sanat tarihçi kimliğimle art-toy-lover kimliğimin çakıştığı o yazıya hoş geldiniz. Geçtiğimiz yıllarda banka hesabıma yönelik planlanmış bir komplo girişimi olarak Avrupa pazarına giriş yapan Pop Mart, mağazaları önünde oluşan uzun kuyruklar ve Labubu etrafında büyüyen küresel çılgınlık art toy dünyasını mainstream bir hale getirdi. Bu figürler (içinde benim de olduğum) bir kesim tarafından büyük bir heyecanla karşılanırken diğer bir kesim tarafından da ortaya çıkan tüketim bağımlılığı ve ardında bıraktığı atık miktarı odağında eleştirilerek sürdürülebilirlik ekseninde tartışmalara yol açtı. Ancak art-toy dünyası tüm eleştirilerden sıyrılarak etkisini giderek arttıran bir kültürel fenomen olarak varlığını sürdürmeye, hatta bunu popüler kültür referanslarının daha katmanlı hale geldiği bir anlatı üzerinden yapmaya devam ediyor.

Nedir bu “art toy” meselesi?
Türkçeye doğrudan “sanat oyuncağı” olarak çevrilse de art-toy kavramının tam bir karşılığı yok. Genel olarak iki farklı form öne çıkıyor: aksesuar olarak da kullanılabilen peluş figürler (plushies) ve daha çok sergilenme nesneleri olarak tasarlanan figürler. Ancak bu objeleri klasik oyuncaklardan ayıran temel nokta tam da burada başlıyor. Çünkü bu pazar, müşterilerini çocuklarla kısıtlı tutmamakla birlikte, genç yetişkinlere ve yetişkin koleksiyonerlere hitap ediyor. Yani odak oyun değil de biriktirmek, sergilemek ve belirli bir estetik dünyanın parçası olmak. En azından ben durumu böyle yorumluyor ve etrafıma böyle anlatıyorum ki hala 30 yaşında utanmadan oyuncak alıyorsun ithamlarını çürütebileyim.
Bu koleksiyonlar çoğunlukla farklı karakter evrenleri etrafında şekilleniyor. Art-toy jargonunda bu evrenler “IP” yani intellectual property olarak adlandırılıyor. Her IP, belirli bir illüstratör ya da sanatçı tarafından yaratılıyor ve çoğu zaman Pop Mart veya Finding Unicorn gibi kitlesel üretim yapan markaların çatısı altına girmeden önce bağımsız fuarlarda, butik etkinliklerde ve koleksiyoner topluluklarında görünürlük kazanıyor.

Kavramsal ve soyut bir sanat dili: Skullpanda
Xiong Miao tarafından tasarlanan Skullpanda figürleri, Pop Mart evreninde oldukça öznel bir yerde duruyor. Labubu gibi daha makul, oyunbaz ve çocuksu estetiğine yakın karakterlerin aksine Skullpanda, daha kavramsal ve soyut bir görsel dile sahip. Bu yüzden “art-toy” tanımının içini en çok dolduran IP’lerden biri olarak öne çıkıyor. Kısacası Skullpana “o kız” fenomeninin ta kendisi ve bunun farkında.
Skullpanda’lar neden sürekli kask takıyor diyorsanız, bu astronot kaskları sanatçı tarafından aslında koruma ve sonsuz keşif fikrini temsil edecek şekilde tasarlanmış. Kaskın iki yanında yer alan küreler ise kozmik denge ve uyum fikrine gönderme yapıyor. Serilerin teması ve görsel dili değişse de bu semboller, Skullpanda evreninin değişmeyen kodları arasında kalmaya devam ediyor.
İlk dönem serilerinde daha gotik ve dark romantic bir estetik hakimken son koleksiyonlar bu karanlık görsel dili tamamen de geride bırakmadan farklı sanat akımları ve duygusal anlatıları keşfetmeye yöneliyor. Özellikle “Petals in Four Acts” serisi, Skullpanda’nın koleksiyon kültürünün yanı sıra çağdaş görsel anlatının da bir parçası haline geldiğini gösteriyor.

Metaya Shakespeare dokunuşu: “Petals in Four Acts”
Seri ilhamını doğrudan Shakespeare’den alıyor. Popüler tüketim kültürüyle özdeşleşen bir koleksiyon dünyasının, referans noktasını Shakespeare gibi “yüksek kültür”ün en güçlü isimlerinden birinden alması bu iki dünya arasındaki sınırların da ne kadar saydamlaştığını gösteriyor
Serinin görsel dili klasik İngiliz bahçe estetiğine gönderme yaparken, kavramsal çerçevesini Shakespeare oyunlarında kullanılan çiçek sembolizminden kuruyor. Koleksiyonda yer alan 13 figürün (12 standart tasarım ve 1 gizli edisyon) her biri Skullpanda karakterini farklı bir çiçek üzerinden yeniden yorumluyor ve Shakespeare evrenine çeşitli referanslar taşıyor. Bu referanslar bazen çok direkt, bazense biraz daha gizli şekillerde yansıtılmış. Ki bu da biriktirme ve yorumlama eylemini daha eğlenceli kılıyor.
“Petals in Four Acts,” adından da anlaşılacağı gibi anlatısını dört perde üzerinden kuruyor: “Act I: Budding,” “Act II: Blooming,” “Act III: Withering” ve “Act IV: Decaying.” Bu yapı bir çiçeğin yaşam döngüsünü yeniden kurgularken aynı zamanda dramatik anlatının yükseliş ve çöküş ritmine de işaret ediyor. Serideki her figür hem doğanın kaçınılmaz dönüşümünü hem de Shakespeare trajedilerinin duygusal karmaşasını içinde barındırıyor. Zor iş.
Serinin en güçlü yanı, figürlerin tek bir anlama sabitlenememesi. Yukarıda da bahsettiğim gibi, yorumlama eğlencenin büyük bir bölümünü oluşturuyor. Bu figürler odanın bir köşesinde unutulmak yerine tekrar tekrar yerinden oynatılıyor, alınıp inceleniyor, arkadaşlarla üzerine konuşuluyor. Aslında tıpkı bir sanat eseri gibi farklı yorumlarla yeniden okunabilmeleri, koleksiyonun etkisini yalnızca estetik olarak ele almanın yanısıra imge ve kavram arasındaki bağları da tartışmaya açıyor. Dolayısıyla konu figürlerin anlamlarını konuşmaya gelince her kafadan bir ses çıkıyor. Bazı koleksiyonerler için beyaz gülden ilham alan “The Crown of Ashes” figürü II. Richard’ın çöküşü ve kaçınılmaz yıkımını çağrıştırırken, bazıları ise tasarımın aslında Lady Macbeth karakterine daha yakın olduğunu söylüyor. Sanat tarihinde tekrar tekrar yorumlanarak bir görsel mirası daaberaberinde getiren Ophelia karakteri seride “The Submerged Wreath” figürüyle gerçekten sanki Millais tarafından tasarlanmışcasına karşımıza çıkıyor. Millais’nın Ophelia’sı en sevdiğim tablolardan biri olduğu için de bu keşisim beni inanılmaz derecede heyecanlandırıyor. Kitaplığımın en güzel köşesinden beni izlemekte olan “Threefold Requiem” figürü ise ilhamını melek borazanı/boru çiçeği olarak bilinen çiçekten alıyor. Masum görünümüne rağmen oldukça zehirli olan bu çiçek, Shakespeare’in “Macbeth” oyunundaki Üç Cadı’nın baştan çıkarıcı ancak yıkıcı kehanetlerini simgeliyor. Hepimizin en favori underage çifti olan Romeo ve Juliet’i tesmil eden “The Vow” da oyunun ikonik repliğinden ilham alarak kırmızı bir gül olarak karşımıza çıkıyor: “Adın ne önemi var? Gül dediğimiz çiçek başka bir adla da böylesine güzel kokmaz mıydı?” (Perde 1, Sahne 2).
13 figürün her biri görsel referanslar üretiyor, farklı kavramlar arasında kurduğu ilişkiler sayesinde de bu nesneleri tüketim kültürünün sınırlarından sıyırıp daha kavramsal bir alana taşıyor ve Skullpanda’ları sıradan koleksiyon objeleri olmaktan öte, popüler kültür ile yüksek kültürün bir araya geldiği nesnelere dönüştürüyor. Bu seride çiçekler üzerinden kurulan sembolik anlatı, hem edebi metinlerle hem de görsel kültürle çift yönlü bir diyalog kuruyor ve bunu tüketimcilik çatısı altında yapıyor. Profesyonel hayatını yüksek kültürün çokkatmanlı diyaloglarını incelemekle, özel hayatını ise unboxing videoları izleyip Pop Mart sıralarında beklemekle geçiren benim için bu kesişim çok etkileyici çünkü benim iki dünyam arasında bir köprü kuruyor. Aslında yalnızca benim değil, yüksek kültürün erişilebilir olması gerektiğini düşünen herkes için aynı etkiyi yaratıyor diyebiliriz. Bu kesişim Skullpanda’yı (veya benzer şekillerde kurgulanmış IP’ler ve koleksiyonlarını) klasik anlamda ‘oyuncak’ kategorisinden uzaklaştırarak yarı-kavramsal sanat nesneleri alanına yaklaştırıyor. Bu nesneler hem satın alınıyor hem sergileniyor, hem de yeniden yorumlanıyor. Yani aslında bildiğimiz anlamdaki “sanat nesneleri”nden pek de farklı değil…Ancak aynı zamanda yüksek kültürün burnu havada tutumundan da uzak.
Art-toy’ları ne “tüketilebilir ürünler” olarak ne de klasik anlamda “sanat objeleri” tanımlayabiliyoruz. Kısacası, bu belirsizlik alanında konumlanarak yüksek kültür referanslarını popüler kültür estetiğiyle buluşturuyor ve bir köprü görevi görüyorlar. Biz de bu köprüden kolayca geçerek yüksek kültürü erişilebilir kılmalarının meyvelerini afiyetle yiyor ve özel alanlarımızı küçük boyutlu sanat nesneleriyle yeniden düzenleyebiliyoruz. Win-win!