Bazı isimlerin, stilini anlatmak için kırmızı halıya ihtiyacı yok. Onlar için zevk, en gösterişli anlardan çok, gündelik hayatın içinde kendini belli eden bir imza.
Birine “ne kadar zevklisin” demek, bence edilebilecek en güzel iltifatlardan biri. Bazı yıldızlar yalnızca sahnede parlar, bazılarıysa sahneden indikten sonra da ışığını kaybetmez. Bu yazıda bahsedeceğim dört isim tam olarak ikinci gruptan. Onların zevki yalnızca sahne kostümlerinde ya da kırmızı halıda kendini göstermiyor; bir ara sokakta kahvelerini içerken bile dönüp bir daha bakmamıza sebep oluyor.

Sade: Zevkin en sessiz hali
Sade ve keskin. Altın halka küpeleri, geriye toplanmış saçları ve kırmızı ruju kadar sesi de hafızamıza kazınmış bir kadın. Sade’nin zevki, bir kıyafete ne ekleyeceğini bilmek kadar, nerede duracağını sezmekle de ilgili. Zaten moda eğitimi almış birinden bahsediyoruz. Londra’daki Saint Martin’s School of Art’ta moda okuyan Sade’nin müzikle profesyonel ilişkisi, arkadaşlarının grubuna yardım etmek için şarkı söylemesiyle başlıyor. Sonrasında Pride, ardından kendi adını taşıyan grup ve 1984’te “Diamond Life” geliyor. Yani hepimizin sesine aşık olduğu bu kadının kumaşlarla ilişkisi, plaklarla ilişkisinden daha eski. Bunu giysilerinde de hissediyoruz.
Omuzların duruşu, gömleğin açıklığı, pantolonun belde oturduğu yer… Sade’ye baktığımda hiçbir parçanın diğerini bastırmaya çalışmadığını görüyorum. Bir beyaz gömlek, bir pantolon ve o meşhur halka küpeler. Kağıt üzerinde oldukça basit ama aynı parçaları dolabımızdan çıkarınca neden hepimiz Sade gibi görünmüyoruz? Sanırım meselenin biraz da kıyafetin içinde nasıl durduğumuzla ilgisi var. Onun stilinde özellikle sevdiğim şey, sadeliğin içinde oldukça belirgin bir çekicilik olması. Sırtı açık bir üst, güçlü kesimli bir takım elbise veya yüzünü çevreleyen altın halkalar… Gözümüzün nereye bakacağını biliyor. Bir görünümün her tarafının aynı anda konuşmasına gerek olmadığını hatırlatıyor.
Bir de saçları var tabii. Geriye doğru taranıp toplanmış o saçlar, yüzünü neredeyse bir portre gibi ortaya çıkarıyor. Kırmızı ruj da son noktayı koyuyor. Bugün bunların her biri bir güzellik tavsiyesi olarak ayrı ayrı anlatılabilir; Sade’deyse hepsi aynı cümlenin kelimeleri gibi duruyor. Bence onu zamansız yapan, üzerinde dönemine ait hiçbir şey taşımaması değil. Fotoğraflarından seksenleri de doksanları da okuyabiliyoruz. Ama önce Sade’yi görüyoruz, dönemi sonradan fark ediyoruz.
Kendi görüntüsünü bu kadar iyi tanımak, oldukça büyük bir lüks. Sade’ye bakarken, tüm dolabımızı değiştirmek gelmiyor içimizden… Gömleğinin yakasını biraz düzeltmek, sevdiği küpelerini takmak ve evden çıkmak istiyor insan. Benim için iyi zevkin en etkileyici taraflarından biri de bu: Bazen çok az şeyle, çok uzun süre akılda kalabilmek.

Grace Jones: Köşeli bir kraliçe
Stil kalıplarını yıkan, androjenliği kendi görsel diline dönüştüren Jamaikalı kraliçe. Grace Jones’a bakınca insanın “Bu kıyafeti kim tasarlamış?” sorusundan önce “Bunu başka kim böyle taşıyabilirdi?” diye sorası geliyor.
Bence bugün sahnede, kadınlığını alışılmış sınırların dışında ifade eden pek çok ismin Grace Jones’a bir teşekkür borcu var. Güçlü, sert, komik, erotik, mesafeli… Bunların hepsinin aynı anda mümkün olabileceğini gösteren bir kadından bahsediyoruz. Üstelik bunlardan herhangi birini daha kabul edilebilir görünmek için yumuşatmaya pek niyeti yok gibi. Onun stilini düşününce aklıma önce köşeler geliyor. Keskin saç çizgisi, belirgin elmacık kemikleri, geniş omuzlar, geometrik şapkalar… Grace’in üzerindeki kıyafet, bedeninin etrafında bir mimari kuruyor. Bazen bir ceket omuzlarını büyütüyor, bazen başını saran bir kapüşon yüzünü daha da heykelsi gösteriyor. Sonuçta uzaktan bile tanıyabileceğimiz bir silüet ortaya çıkıyor.
Burada Azzedine Alaïa’ya ayrı bir yer açmak gerekiyor. Bedenin hareketini ve çizgilerini bu kadar iyi anlayan bir tasarımcıyla Grace’in karşılaşması, moda tarihinin en güzel eşleşmelerinden biri. Alaïa, 1985 tarihli James Bond filmi “A View to a Kill”de de onu giydiriyor. Grace’in fiziksel varlığıyla Alaïa’nın kesimleri bir araya geldiğinde, kıyafetin nerede bittiğini ve karakterin nerede başladığını ayırmak zorlaşıyor. Jean-Paul Goude’la yarattıkları görüntüler ise bu dünyayı fotoğrafa taşıyor. Abartılan oranlar, kurgulanan pozlar ve neredeyse insan bedeninin sınırlarını zorlayan kompozisyonlar…
Bugün Grace Jones dediğimizde zihnimizde açılan görsel arşivin önemli bir kısmında bu ortaklığın izi var ama onu yalnızca yaratıcı erkeklerin ilham perisi veya tasarımların askısı olarak anlatmak bana eksik geliyor. Grace, üzerinde taşıdığı her şeye kendi ağırlığını koyuyor. Bir kıyafeti güzel göstermekten öte, o kıyafetle ilgili fikrimizi değiştiriyor. Başkasında kostüm gibi durabilecek bir şey, onda son derece yerinde görünüyor. Bence günlük hayatına taşan starlığı da burada. Sahne dekoruna ihtiyacı olmayan bir duruşu var. Omuzlarını tutuşu, bakışı, yüzünün ifadesi zaten görünümün büyük kısmını kuruyor. Grace Jones’tan alınabilecek en güzel stil dersi belki de bu: Giysileriniz içinde kendinize biraz daha fazla yer açın. Ve gerekirse omuzlardan başlayın.
Bazı isimleri stil ikonu yapan şey, ne giyerlerse giysinler kendilerine ait bir dil yaratmalarında saklı.

Amanda Lear: Parıltının içindeki rock’n’roll
Salvador Dalí’nin ilham perisi, disko dünyasının kendine has seslerinden, ruhu bana hep rock’n’roll gelen parıltılı bir showgirl. Amanda Lear’ın çekiciliğinde, kendisi hakkında her şeyi anlatmaya hiç niyetli görünmemesinin de payı var. Bazı insanları birkaç sıfatla anlatmak kolaydır. Amanda Lear’da ise sıfatlar birikmeye başlıyor; model, şarkıcı, ressam, oyuncu, televizyon sunucusu… Bir noktada insan hangisinden başlayacağını şaşırıyor. Dalí’yle kurduğu yakınlık ve resme duyduğu tutku da hayatının önemli parçalarından… Ama Amanda’yı yalnızca bir ressamın ilham perisi olarak hatırlamak, onun kendi yarattığı dünyayı biraz arka planda bırakmak olur.
Biz önce bir albüm kapağına bakalım. 1973’te, Roxy Music’in “For Your Pleasure” albümünde, siyah deri elbisesiyle bir panteri tasmasından tutan Amanda’yı görüyoruz. Daha kendi disko kariyeri başlamadan, bir müzik dünyasının görüntüsü haline gelmiş. O fotoğrafta zarafet, yapaylık, tehlike ve mizah aynı yerde buluşuyor. Amanda’nın stilini anlatmak için bundan daha uygun bir başlangıç düşünemiyorum. Sonra “Follow Me”, “Queen of Chinatown” ve “Fashion Pack” gibi şarkılarla disko dünyasındaki yerini alıyor. O pes ses ile parıltılı görüntünün buluşmasında, çok sevdiğim bir gerilim var.
Görünüşünde gösterişli bir sahne kadını, sesinde ise hafif alaycı bir mesafe hissediyorum. Sanki partinin tam ortasında ama olan bitenin biraz da komik olduğunun farkında. Kıyafetlerine bakarken de aynı duyguyu alıyorum. Parlak yüzeyler, bedeni takip eden uzun çizgiler, iddialı dekolteler ve yüzünü çevreleyen saçlar…
Amanda, gösterişli görünmekten çekinmiyor. Üstelik bütün bu ihtişamın içinde kendini fazla ciddiye almayan bir ifade taşıyabiliyor. Bence bu oldukça zor bir denge; bazen tek bir payet bile insanı olduğundan daha ciddi yapabiliyor. Benim “ruhu rock’n’roll” dememin sebebi de bu. Üzerindeki parlaklık kadar, o parlaklığı taşıma biçimindeki rahatlık ilgimi çekiyor. Güzel görünmek için herkesi ikna etmesi gerekiyormuş gibi bir hali yok.
Amanda’dan alınacak stil dersi, biraz teatral olmaktan korkmamak olabilir. Sevdiğiniz bir parçayı sırf fazla dikkat çekiyor diye dolaba geri asmayın. Bazen kıyafetin biraz gösteri yapmasına izin vermek gerekir. Yeter ki, gösterinin içinde kendi mizahınızı da koruyabilin.

Stevie Nicks: Şifonların arasındaki “Swap Queen”
Kadifeler, danteller, püsküller ve havada açılan şallar. Benim gözümde biraz “Swamp Queen”, biraz kendi masalının anlatıcısı. Stevie Nicks’in giydikleriyle yaptığı müzik arasındaki bağ o denli güçlü ki, bazen bir fotoğrafına bakarken bile sesini duyar gibi oluyorum.
Stevie’yi yalnızca “bohem” diye tanımlamak bana biraz yetersiz geliyor. Evet, uçuşan kumaşlar ve kat kat giyinmek bu dünyanın içinde. Ama bir de karanlık romantizm var. Sanki konserden sonra bir otelin lobisine değil, sisli bir bahçeye doğru yürüyüp kaybolacak. “Swamp Queen” derken kastettiğim de bu; onun görüntüsüne taktığım, biraz masalsı bir isim. Fakat bu kadar sezgisel görünen stilin ardında oldukça bilinçli kararlar var.
Stevie, 1975’te, Fleetwood Mac’le çıkacağı ilk turne öncesinde tasarımcı Margi Kent’le çalışarak sahne gardırobunu şekillendiriyor. Dökümlü katmanlar, şifonlar, danteller ve kadifeler; kendini sahnede daha rahat hissedebileceği bir görüntünün parçaları oluyor. Bence işin en güzel tarafı, bu kıyafetlerin hareketle tamamlanması. Kollarını açtığında şal da açılıyor, döndüğünde etek onunla dönüyor. Mikrofonun başındaki bedeni, kumaşlarla birlikte daha geniş bir alana yayılıyor.
Bir askıda sessizce duran parça, Stevie’nin üzerinde performansın parçasına dönüşüyor. Platform botları, uzun etekleri, genişleyen kolları ve kurdelelerle süslü tefi de aynı hikayeyi devam ettiriyor. Parçaları tek tek düşününce oldukça kalabalık bir gardırop çıkabilir karşımıza. Birlikte gördüğümüzdeyse hemen Stevie diyoruz.
İşte benim sevdiğim türden bir eklektizm: Birbirinden farklı şeylerin, onları taşıyan kişide anlam kazanması. “Rhiannon” veya “Gypsy” dinlerken gözümün önüne başka bir gardırop gelmiyor. Şarkıların o dolaşan, özleyen, biraz da başka bir zamana aitmiş gibi hissettiren tarafı, kıyafetlerinde karşılığını buluyor. Stevie’nin zevki, müziğinin yanında duran bir süs olmaktan çıkıp onu görmemizin bir yoluna dönüşüyor. Bir de kendine ait parçaları tekrar tekrar kullanma fikrini seviyorum.
Her yeni görüntüde bambaşka biri olmaya çalışmadan da ilginç kalınabileceğini gösteriyor. Şal yine şal, kadife yine kadife ama bizim bakma isteğimiz kaybolmuyor. Stevie’den alacağım stil dersi bu olurdu: Sevdiğiniz şeyleri tekrar giymekten sıkılmayın. Bazen kişisel stil, sürekli yeni bir şey bulmaktan çok, aynı parçaya yıllar boyu kendi hayatınızı eklemekle oluşuyor. Üstelik iyi bir şalın biraz dramatik davranmaya her zaman hakkı var.
Fotoğraflar: Getty Images Türkiye