Sex Pistols ‘the orijinal punk’ mıydı, liberal bir proje miydi, yoksa sadece iyi bir ürün müydü? Steve Jones bunu benden iyi biliyor. Punk’ın anaakımlaşması, güç ilişkileri ve bana mit satmayan bir adamla, efsaneleşmiş grubunun ilk İstanbul konseri öncesi eğlence ve regülasyon konuşuyorum.
Deşifre: Ekin Aydın
Londra’da saat üç, İstanbul’da beş. Telefonun öbür ucundaki adam birazdan İngiltere-Arjantin maçını izleyecek olmaktan bahsediyor. Röportaj saati biraz erkene çekilmişti; o yüzden dışarıdayım, rüzgar mikrofona vuruyor, özür diliyorum. ‘Sorun değil,’ diyor. 1977’de beyaz Birleşik Krallık’ı pek germiş bir grubun kurucusuyla, o grup ilk kez dağıldıktan neredeyse yirmi yıl sonra, 1996’da doğmuş biri olarak konuşmanın utangaçlığıyla ilk soruma geçiyorum. ‘İlk Sex Pistols konserinden yalnızca üç ay önce gitara başlamışsın,’ diyorum. ‘Neden, nasıl?’ Kuralları bilmemek ona, yılların eğitiminin veremeyeceği neyi verdi, onu merak etmiştim. Ben cevabı yazamıyorum, muhtemelen araştırsanız çıkar. Romantik bir şeyler beklemiştim mesela: punk’ın o meşhur vaadini, ‘Enstrümanı bilmene gerek yok, öfken yeter,’ türünden bir şeyler. Sonra kendini açıyor bu arada: ‘Gençken dikkatimi hiç toplayamıyordum. (Bazı etkenlerle) saatlerce oturup plaklara eşlik ederek çalabildim. Kendi kendime öğrendim.’
Punk efsanesinin en sevdiği hikayelerden biri, daha ilk soruda sıradan bir bağımlılık ve inatçı bir çıraklık hikayesine dönüşüyor. Çok nöroçeşitli, dürüst ve kendimce punk buluyorum bunu.
Fangirl’lüğüme geçmeden önce şu ‘industry plant’ meselesini halledelim çünkü yoksa hikayenin geri kalanı orada tökezleyecek. Bahsettiğim kavramın içeriği basit: organik, kendiliğinden çıkmış gibi pazarlanan ama arkasında sessizce bir sermaye, bir plan duran sanatçı. İnternet bu terimi düzenli olarak Sex Pistols için kullanıyor, ‘Industry plant’ti onlar’ diye. Ama bana sorunun kuruluşu bile yanlış geliyor artık. Bir grubun sahici mi yoksa kurgu mu olduğunu tartışmak bizi aynı çıkmaza götürmüyor mu? Daha işe yarar bir soru bulduğum yanılsamasındayım: Sakladılar mı ki?

Çünkü ‘industry plant’ olmanın şartı gizlemektir gibi geliyor neoliberal beynime. Kurgunun görünmemesi, her şeyin tesadüfen olmuş gibi durması gerekmez mi ‘industry plant’ deyip geçmek için? Uzaktan bakınca gördüğüm şu: Sex Pistols tam tersini yapmış. Elimizdekileri masaya koyayım şimdi: Grup, McLaren’dan önce vardı, Jones ile okul arkadaşı Paul Cook, 1972’de The Strand adıyla çalıyorlardı ve McLaren’ı menajer olmaya bizzat Jones çağırdı. Sonra, McLaren grubu imaj üstünden şekillendirdi, ilk gitaristi görüntüsüne uymadığı için kovdurdu, çalmayı bilen Glen Matlock’un yerine yakışıklı ama enstrümana hiç hakim olmayan Sid Vicious geldi.
Grup, McLaren ile Vivienne Westwood’un King’s Road’daki dükkanının müşterileriydi ve sahneleri, o dükkanın önünde kuruldu. Yani evet, ortada bir kurgu, bir el, bir vitrin var. Ama hiçbiri saklanmamış ki? McLaren tam tersine bununla övünmüş. 1980 yapımı The Great Rock n Roll Swindle filminde kendini düpedüz ‘dolandırıcı’ rolünde oynadı; grubu kukla gibi zirveye taşıdığını, her şeyin ‘cash from chaos,’ yani kaostan elde edilen nakit olduğunu ilan etti. Sonuçta McLaren sattığı şeyi kurgunun kendisi yaptı. Sakladıkları bir sır yoktu çünkü sır satılık ürünün ta kendisi.
Genelde yazar burada devreye girip bir taraf seçer ya, ‘Gerçekti işte!’ der ya da ‘Sahteydi.’ Diyorum ki, ikisi de birer teselli, ikisi de okura yeni bir mit satıyor. Oysa bir metanın iki yüzü (ve hatta fazlası) aynı anda varoluyor: hem satın alıp sevdiğin bir üründür, hem de altındaki gerçeği örten, onu bozan bir perdedir aldığın şey. Sex Pistols da öyleydi, bir metaydı ve bir gösteriydi ve bunu kimse, en çok da McLaren, saklamadı. Yani bir albüm aynı anda hem birilerinin gerçek öfkesinin kaydı hem de Virgin’in raflara dizdiği bir mal olabiliyorsa, biri diğerini çürütmüyordu. E bunu aklamak da teşhir etmek de bana düşmüyor, zaten çoktan yapıldı. Öyleydi, o kadar. Dolayısıyla izninizle ana sorumu bir başka yere çekiyorum: ‘industry plant’ ürününü gizlemezse ürünün kötü olup olmadığına nasıl karar veririz?
İçindekiler
Anaakım, yenemediği alt kültürün moda olmasına izin verebilir
Asıl merak ettiğim şey başka, bu arada. Punk gibi ötekileştirilmiş, sokaktan gelen bir şey, nasıl oluyor da anaakımı ele geçiriyor? Kültür endüstrisi. Adorno ile Horkheimer, seksen yıl önce kuramlaştırıvermiş: kapitalizm kültürü de bir fabrika gibi üretir ve kendisine karşı çıkan ne varsa bir süre sonra yutar, ehlileştirir, raftaki bir ürün olarak geri sunar. O yüzden Sex Pistols’ı bir mekanizma olarak okumak daha cazip geliyor şu an. Yunuslar fısıldamıştı: Punk’ın anaakımlaşması bir ihanet olmayabilir mi yani? Görünürlüğe yol açan şey büyük ölçüde kıyafetler değil miydi? Steve de bunu saklamıyor. Konser öncesi verdiği başka bir söyleşide moda için ‘çok büyük bir şeydi, müziğimizden daha fazla nasıl göründüğümüz önemliydi,’ diyor. O yüzden kostümü ayıplamanın anlamı yok diye düşünüyorum. Kostümleri işçi sınıfının çığlığının kültürün içine sızdığı kapı olarak görürsek sistemin o çığlığı yok edemeyeceğini fark edip üstüne giydiğini ifade edebiliyoruz zira.
Bakınız: Vivienne Westwood, şaşırtmayarak sonunda kraliçeden ‘Dame’ unvanı aldı, bugün moda evleri podyuma çengelli iğneli koleksiyonlar bolca çıkarıyor. Steve de, benimle olmayan bir röportajda şöyle diyor mesela: ‘Pop müzik ne zaman yükselişe geçerse, bilin ki o dönemde baskı ve şiddet artar. Çünkü pop müzik ve romantizm, rüya satmakla görevlendirilir kültürde. Punk gibi türlerin öne çıkmadığı dönemleri araştırınca ülkeleri ve dünyayı anlamak da kolaylaşıyor.’ İyi bir tez, bence de. Ancak yetersiz geliyor. Pop müzik ve romantizm, rüya satmakla görevlendiriliyor, evet. Bu yozlaşmayı konuşan pek eleştirmen var zaten, var olsunlar. Bu yazıya göre şimdinin hikayesi gücün nasıl çalıştığında yatıyor: anaakım bir alt kültürü yenemiyorsa, onu moda yapar. Hah, işte o zaman punk da pop gibi kullanılabilir!

Röportaja geri döneyim. Jones’un cevabı, çağdaş güç ilişkileri açısından ‘yetersiz’ kalıyor ve bu da asıl güzel yanı bu arada. Ondan bir manifesto duymamak beni rahatlatıyor. Zaten hemen kendi bağlamını ekliyor: grup dağıldığında bunları düşünemeyecek bir durumdaymış, tek yaptığı beynini susturmakmış, seksenlerdeki baskıyı da bir noktada ABD’ye taşındığı için tam yaşamamış. Bugün Z jenerasyonu için anaakımlaşan müzikler hakkında düşündüklerini sorduğumda gülüyor, ‘Fazlasıyla rap var, bana göre değil, anlamıyorum. İnsana öyle geliyor ki bu yöntemlerle evde beş dakikada bir şarkı yapabilirsin.’ diyor. Ama yine, hemen üstüne ekliyor: ‘anlamamamız da normal, biz başka kuşağız; o müzik o jenerasyona ait ve buna saygı duyuyorum.’
Demek istediğim şu: Jones, bir yargıyı kuruyor, sonra hemen yanına o yargıyı geçersiz kılacak bir kapı bırakıyor. Kendi görüşünü bile sana kesin bir doğru diye satmıyor. Tek yönlü konuşmayı reddeden bir adam olduğunu düşünüyorum ben de.
Kendi efsanesini kendi yıkan bir müzisyenin hikayesi
Sex Pistols mitin ne olduğunu en iyi bilenlerden biriyle konuşmaya devam ediyorum. Sex Pistols üstüne yazılanlara bakınca insan bir grup değil neredeyse bir din görüyor. Sid ile Nancy’nin ölümü, üstüne çekilen filmler, bir sürü bilinmezlik, hakkında yazılmış akademik makalelerin bile ‘İsa benzeri Antichrist’ diye andığı, mesihvari bir kült. Steve bu ölçeğe hiç girmiyor. ‘Punk ne demek?’ diye sorunca omuz silker gibi cevaplıyor: ‘Punk sadece bir kelime. Bana kalırsa rock and roll’un başka bir hali sadece. Rock and roll’un yeni kuşağıydı tam olarak.’ Ellilerde Elvis’i, altmışlarda Beatles’ı, yetmişlerde Led Zeppelin’i sayıyor, sonra biz geldik diyor. Devrim değil, ABD’den ihraç edilen, sıradaki halka. ‘Hala bir itibarımız varsa ondandır,’ diyor. Klişelere göre kendi efsanesini şişirmeye en istekli olmasını bekleyeceğin adam, onu benden önce indiriyor. İşte bu yüzden ona ‘hiçbir şey satmayan biri’ diyorum. Never Mind the Bollocks’un o kalın, duvar gibi gitar sesini çoğu insan grubun ortak öfkesine yorar, oysa o duvarı büyük ölçüde tek bir adam, kat kat üst üste kayıt yaparak örmüş, plaktaki basın çoğunu da o çalmış.
Kendi gençliğinde her şeyi dinlemiş, ellili yılları, Tamla Motown’dan çıkanları, reggae’yi, pop’u, ama on dört yaşında asıl vurulduğu şey David Bowie ve Roxy Music olmuş. Glam seven çocuk, o dünyanın gürültücü çocuğuna dönmüş. İkinci sorumda ona bu performatiflik çağında, herkesin acısını içerik yaptığı bir dönemde asıl punk’ın ne olduğunu sormuştum. Cevabı endüstrinin içini ifşa eden bir yerden alıyorum: otuz beş yıldır ayık ve o döneme dönünce hiç süslemeden anlatıyor. Mental toparlanmasını bir on iki adım programına borçlu. ‘Bu Ekim’de otuz altı yıl olacak,’ diyor sober döneminden bahsederek. Anılarını yazdığı Lonely Boy’u Önce, Esnasında ve Sonra diye üçe bölmüş; ‘Hangisini okuyayım dersin?’ diye sorunca hiç düşünmeden ‘Sonuncusunu, en olumlusu o’ diyor. Önsözünü de aynı dünyadan gelip bedelini bilen biri, Chrissie Hynde yazmış. Danny Boyle, kitabı Pistol adıyla altı bölümlük bir diziye çevirmiş; ‘Konsere gelmeden izle,’ diyor bana. (Dizi Türkiye’de, yayına girer girmez platformdan kaldırılmıştı.) Bunu söyleyip canını sıkmıyorum; bir zahmet konforumu bozup bir yerden izlerim artık, o hikayeyi bir bakıma bana da anlatmış olacak böylece.
Meta-punk ya da sadece ‘iyi bir ürün’
Şimdi 2026’da Sex Pistols, yine sahnede, Never Mind the Bollocks’u baştan sona çalıyorlar ama mikrofonda Lydon yok, Frank Carter var. O eski sahicilik kavgası burada yeni bir kılıkla geri dönüyor. Yıllarca grubun sahici olduğunda ısrar eden Lydon şimdi bu kadroyu ‘karaoke’ diyerek reddediyor; Jones ise sakin, ona göre mesele vokalistin efsanesi değil, sahnede olan şey. Yeni kadro için ‘Eğleniyoruz işte,’ diyor. ‘Gelip bir süreliğine kendini unuttuğun, müziğe kapılıp iyi vakit geçirdiğin yeriz biz. İnsanların gülümseyip şarkıya eşlik ettiğini görünce mutlu oluyorum. Asıl amacım bu.’ Bu kavga beni artık ilgilendirmiyor dermiş gibi alıyorum. Politik olmadığını tekrar tekrar söylüyor zaten: ‘İstediğim neyse onu yapıyorum. Politik biri değilim. Sadece eğlenmek istiyorum.’ Bu arada nasihati de kapıyorum: ‘İyi vakit geçirmek istediğin insanları bul, kötü insanlarla takılma.’
‘1977’de bol türbülanslı bir ülkede çıkmıştı bu albüm,’ diyorum ona, punk’ın politik yanının peşini bırakmak istemediğimi şımarık bir çocuk gibi yineleyerek. Şimdi başka türlü sallanan bir dünyada aynı sound’ı çalıyorsun; yeni bir şey mi söylüyor, yoksa aynı şeyi mi, sadece daha konforlu bir yerden mi? O da ayaklarını çime basarak zaman geçirebilen birinin cevabını veriyor: ‘Başta yaptığımızda da müthiş eğleniyorduk. Sonuçta her zaman bir kargaşa vardır. Hiçbir zaman huzur yoktur. Hangi kuşaktan olduğun, hangi yıl olduğu fark etmez. Zamanın başından beri hep çatışma olmuş.’

Kırk yıldır ABD’de yaşıyor Jones, LA’e gittiğinde yıllarca dönmemiş, son birkaç yıldır sadece yazları Londra’ya geliyor, çoğunlukla çalışmak için. Ondan önce de Billy Idol’la bir grubu vardı zaten. Soğuğa dayanamıyor, ‘Ocak, şubat, mart aylarında buralarda asla olamam, fazla iç karartıcı.’ Bugün ona ne ilham veriyor diye sorduğumda konu regülasyon yöntemlerine dönüyor: ‘Açıkçası doğada olmayı seviyorum. Git, bir ağaca sarıl. Ayaklarını kuma, suya sok. İnsana iyi geliyor.’ Olası kötü bir gecede ne izleyeceğini sorunca da Robert Evans’ın belgeseli The Kid Stays in the Picture çıkıyor karşıma.
Peki punk gerçekten ne? Hakikaten de sadece bir kelime. Etnomüzikologlara sormak lazım ama ‘rock and roll’un bir hali’ denebilir. Politika yapma biçimi değil, en azından öyle kalamadı. Otantikliğin veya sahicilik ilkelerinin lideri değil çünkü vitrine de taşınabiliyor. Meta-punk diyelim mesela, kendi meta olduğunu bilen, bunu saklamayan punk? Ya da şey, daha basitçe ilerleyip ‘iyi bir ürün’ diyelim? Zaten neoliberal ailenin uyumlu çocuğu gibi iyi bir tüketici olmaya çalıştığım için iyi ürünleri de seviyorum.
Eskilerin lafıyla ‘zevzekliği’ bırakınca bana kalan şu oluyor: Sex Pistols’ın bir mit, bir gösteri, bir vitrin olduğunu en iyi bilen adamlardan biriyle konuştum. Bana bir kurtuluş vaazı vermeden bahsetti bunlardan. Bıraktıklarından ilham alıyorum: performansı bırakmış, kendi efsanesini oynamayı da bırakmış biri. Aman, kariyerinin 50. yılını kutlayan birinin de bana bir mit satma derdi falan olacağını düşünmemiştim zaten.
Editörün notu: Sex Pistols, Frank Carter’ın vokaliyle punk’ın 50. yılını kutlayan turnede 25 Temmuz 2026’da ilk kez İstanbul, Zorlu PSM’de.