Bir dönem boyu kimin nereye geçeceğini konuştuk ve moda takvimi neredeyse bir transfer listesine döndü. Artık elimizde duyurular değil koleksiyonlar var; üstelik çoğu tasarımcının ilk çıkışını değil, ikinci ve üçüncü hamlelerini de gördük. Kimin marka diline kısa sürede yerleştiği, kimin hala arşivle kendi imzası arasında denge aradığı yavaş yavaş belli oluyor.
Bir dönem boyu kimin nereye geçeceğini konuştuk. Şimdi koleksiyonlar ortada. Bazı tasarımcılar markanın diline daha ilk sezonda yerleşti, bazılarıysa hala arşivle kendi imzası arasında doğru dengeyi arıyor.
Bir süredir moda haftalarında koleksiyonlardan çok kreatif direktör koltuklarını konuşuyoruz. Kim ayrıldı, yerine kim geldi, hangi isim başka bir moda evine geçti… Değişiklikler o kadar peş peşe yaşandı ki moda takvimi bir noktada transfer listesine döndü. Her yeni atamanın ardından da aynı soru geldi: Bu eşleşme gerçekten tutacak mı?
Artık elimizde yalnızca duyurular değil, koleksiyonlar var. Üstelik çoğu tasarımcının yalnızca ilk çıkışını değil, ikinci ve üçüncü hamlelerini de gördük. Kimin marka diline kısa sürede uyum sağladığı, kimin hala kendi tonunu aradığı yavaş yavaş belli oluyor.
Bu dönemde en sık kullanılan sözlerden biri “arşive saygı” oldu. Oysa bugün hemen her moda evi geçmişine dönüyor. Arşivden tanıdık bir silüeti geri getirmek, ikonik bir çantayı yeni oranlarla yorumlamak ya da markanın imza renklerine dönmek, tek başına yeni bir dönem yaratmıyor. Asıl olay, bu kodlarla bugünün gardırobunda gerçekten karşılığı olan bir şey ortaya koyabilmek.

Chanel, daha rahat…
Matthieu Blazy’nin Chanel’de yaptığı buna iyi bir örnek. Blazy, Chanel’i baştan yaratmaya çalışmıyor. Tüvit, inciler, zincir detaylar, siyah-beyaz karşıtlığı ve maskülen ceketler hala yerinde. Fakat bu kez daha rahat, daha az törensel bir halleri var. Ceketlerin kalıpları gevşiyor, kumaşlar daha akışkan duruyor; çantalar ise vitrinden yeni çıkmış kusursuz ikonlardan çok, yıllardır kullanılan kişisel eşyalara benziyor.
Chanel uzun zamandır kendi mirasının ciddiyetini taşıyordu. Blazy bu ciddiyeti bozmadan biraz hafifletiyor. Markayı genç göstermeye çalışmıyor; daha doğal bir hale getiriyor. Değişim logoda ya da büyük bir “yeni dönem” hamlesinde değil, kıyafetlerin bedende duruşunda kendini belli ediyor.
Chanel, hala Chanel. Ancak koleksiyon artık yalnızca markanın simgelerini sıralamak yerine gerçek bir gardırop hissi veriyor.
Dior’da fikir çok
Jonathan Anderson’ın Dior’u ise ilk günden daha kalabalık bir fikir dünyasıyla geldi. Bu aslında pek de şaşırtıcı değil. Anderson hiçbir zaman tek bir fikirle yetinen bir tasarımcı olmadı. Tarihi bir referansı, gündelik bir objeyi, güçlü bir zanaat detayını ve küçük bir şakayı aynı koleksiyon içinde yan yana getirebiliyor. Dior gibi farklı dönemlerin ve farklı kadın tariflerinin iç içe geçtiği bir moda evinde de doğal olarak birçok yöne aynı anda bakıyor.
İlk kadın koleksiyonunda bu merak açıkça görülüyordu. Bar ceketler, balon etekler, aristokratik detaylar, küçülen oranlar ve gündelik parçalar bir aradaydı. Koleksiyon heyecan vericiydi ama bir yandan da Anderson’ın arşivde sevdiği ne varsa ilk günden göstermek istediğini düşündürüyordu. Bazı look’larda Dior’dan çok Anderson’ın Dior’a bakışı öne çıkıyordu.
Sonraki koleksiyonlarda bu kalabalık biraz sadeleşiyor. Yapılar hafifliyor; couture etkisi yalnızca büyük gece elbiselerinde değil, bir hırkanın formunda ya da kumaşın bedene oturuşunda da hissediliyor.
Anderson’ın Dior kadını tek bir tipe sıkışmıyor. Bazen romantik, bazen sert, bazen tuhaf, bazen de oldukça gündelik. Bu çeşitlilik markaya iyi geliyor. Buradaki mesele fikir bulmak değil; zaten fazlasıyla fikir var. Asıl önemli olan, hangilerinin Dior’un yeni dönemini taşıyacağına karar vermek.
Givenchy’de yön daha net
Sarah Burton’ın Givenchy’sinde ise daha baştan net bir yön var.
Burton işe silüetten başlıyor. Omuz çizgisine, bele, sırtın nasıl kurulduğuna ve ceketin bedende nasıl durduğuna odaklanıyor. Hubert de Givenchy’nin zarafeti koleksiyonlarda hissediliyor ama hiçbir parça geçmiş bir sezonun yeniden yapılmış hali gibi görünmüyor. Arşiv referansları daha çok kesimlerde ve oranlarda ortaya çıkıyor.
Alexander McQueen’de geçirdiği yılların ardından Burton’ın Givenchy’ye daha dramatik bir romantizm getirmesi beklenebilirdi. O ise daha sakin ve daha net bir kadın gardırobu kuruyor. Güçlü omuzlar var ama sert değiller. Bel belirgin fakat beden tek bir forma sokulmuyor. Elbiseler yalnızca fotoğrafta güçlü görünmeleri için değil, hareket ettikçe nasıl duracakları düşünülerek tasarlanmış.
Bu yüzden Burton’ın Givenchy’ye gelişi kısa sürede doğal görünmeye başladı. Kendi imzasını markanın önüne geçirmiyor; Givenchy’nin çizgisini kendi terzilik anlayışıyla güncelliyor.

Gucci yeniden karakter kazanıyor
Sezonun en ilginç karşıtlığı Gucci ve Balenciaga arasında yaşanıyor. Demna, Gucci’ye geçerken Pierpaolo Piccioli, Balenciaga’nın başına geldi. Birbirinden oldukça farklı iki tasarımcı, iki moda evinde neredeyse zıt yönlerde yeni dönemler başlatıyor.
Demna’nın Gucci’si ölçülü ve kusursuz görünme peşinde değil. Zaten Gucci’nin son dönemdeki asıl sorunu ürün değil, karakterdi. Marka hala güçlü parçalar çıkarıyordu ama nasıl bir dünyaya ait olduğu giderek belirsizleşmişti.
Demna önce bu karakteri geri getiriyor. İtalyan aileleri, gece hayatı, Tom Ford döneminin açık cinselliği, eski Hollywood gösterişi ve Demna’nın popüler kültürle kurduğu hafif alaycı ilişki aynı koleksiyon içinde buluşuyor. Her şeyin birbiriyle kusursuz bir uyum içinde olması gerekmiyor. Hatta biraz fazla, biraz dağınık ve yer yer kötü zevkin sınırına yaklaşması Gucci’ye iyi geliyor.
Çünkü Gucci hiçbir zaman yalnızca zarif ve sessiz parçalar üreten bir marka olmadı. Abartı, arzu, para, statü ve gösteriş her zaman bu evin bir parçasıydı. Demna bunları yeniden görünür hale getiriyor.
Şimdi sırada bu güçlü görüntüleri kalıcı ürünlere dönüştürmek var. Bir sezon boyunca konuşulacak karakterler yaratmak başka, birkaç yıl sonra da istenecek bir Gucci gardırobu kurmak başka…

Balenciaga’da odak yeniden silüette
Piccioli ise Balenciaga’da tam tersini yapıyor: Gürültüyü azaltıp, odağı yeniden silüete ve kumaşa çeviriyor.
Uzun süredir ironi, gündelik objeler ve rahatsız edici görüntüler üzerinden konuşan bir markanın yeniden güzellik fikrine dönmesi ilk anda şaşırtıcı gelebilir. Piccioli, Cristóbal Balenciaga’nın bedenle kumaş arasında kurduğu ilişkiyi, geniş hacimleri ve mimari silüetleri yeniden öne çıkarıyor. Ancak bunu ağır bir arşiv anlatısına dönüştürmüyor.
Renk kullanımı daha sıcak, silüetler daha yumuşak. Giysiler bedene sıkıca oturmak yerine etrafında hareket ediyor. Piccioli’nin Valentino’dan tanıdığımız romantik tarafı burada da var ama Balenciaga’nın mimari dili onu daha kontrollü bir yerde tutuyor.
Demna, Gucci’yi yeniden dışa dönük ve gösterişli bir yere çekerken Piccioli, Balenciaga’yı sakinleştiriyor. İkisinin de önceki markalarında yaptıklarını yeni adreslerinde aynen tekrarlamaması da önemli.
Bottega Veneta’da zanaat devam ediyor
Louise Trotter’ın Bottega Veneta’sı da ilk günden doğal görünen eşleşmelerden.
Trotter’ın önünde kolay bir iş yoktu. Matthieu Blazy döneminde Bottega Veneta, malzeme ve işçilik konusunda sektörün en yakından izlenen markalarından birine dönüşmüştü. Aynı yolu sürdürmek Trotter’ı, Blazy’nin gölgesinde bırakabilirdi; her şeyi değiştirmek ise markanın son yıllarda kazandığı gücü gereksiz yere bozabilirdi. Trotter ikisini de yapmıyor.
Zanaat, koleksiyonların merkezinde kalıyor ama tasarımlar değişiyor. Omuzlar yuvarlanıyor, hacimler genişliyor, kıyafetler bedenin etrafında daha rahat duruyor. Derinin başka kumaşları taklit eden kullanımı sürüyor ancak işçilik başlı başına bir gösteriye dönüşmüyor. Bir paltonun omuzdan nasıl düştüğünü, eteğin yürürken nasıl açıldığını ya da ceketin bedene nasıl oturduğunu belirliyor.
Bottega Veneta’nın sakinliği korunuyor ama koleksiyonlar soğuk görünmüyor. Trotter markaya biraz daha sıcak ve günlük bir kullanım duygusu getiriyor.
Loewe’de yeni bir yol aranıyor
Jack McCollough ve Lazaro Hernandez’in Loewe’deki en büyük riski, Jonathan Anderson’ın ardından onun tuhaflığını ve mizahını taklit etmekti. İkili bunun yerine kendi yönünü belirlemeyi seçiyor. İspanyol zanaatini, New York spor giyimi ve daha teknolojik yüzeylerle bir araya getiriyorlar.
Kalıplanmış deriler, teknik kumaşlar, üç boyutlu yüzeyler ve alışılmadık malzemeler yeni Loewe’nin dilini oluşturuyor. Koleksiyonlarda güçlü bir araştırma duygusu var. Bazı parçalar gardırobun doğal bir parçasından çok tasarım deneyi gibi görünüyor ama en azından Anderson döneminin daha zayıf bir tekrarını izlemiyoruz.
Bir sonraki adım, bu teknik merakı daha kolay giyilebilen parçalara taşımak olacak.

Margiela’da yöntem öne çıkıyor
Glenn Martens, Maison Margiela’da arşivdeki görüntüleri yeniden üretmek yerine markanın çalışma biçimine odaklanıyor.
John Galliano’nun teatral ve sinematik döneminin ardından daha büyük bir gösteri kurmaya çalışmıyor. İkinci el, dönüşüm, yarım bırakılmışlık ve yapım süreci yeniden koleksiyonların merkezine geliyor. Bir parçanın yalnızca nasıl göründüğüyle değil, nasıl söküldüğü, nasıl yeniden bir araya getirildiği ve farklı bir şeye dönüştürüldüğüyle ilgileniyor.
Bu yaklaşım Margiela için yerinde. Çünkü markanın geçmişini devam ettirmek, eski koleksiyonlara benzeyen kıyafetler yapmak anlamına gelmiyor. Aynı çalışma merakını ve benzer, sorgulama biçimini sürdürebilmek daha önemli. Martens de markaya buradan yaklaşıyor.

Bazı markalarda değişim daha sessiz
Haider Ackermann’ın Tom Ford’u, Michael Rider’ın Celine’i, Julian Klausner’ın Dries Van Noten’ı ve Simone Bellotti’nin Jil Sander’ı büyük bir kopuş yerine daha ölçülü değişikliklerle ilerliyor.
Ackermann, Tom Ford’un cinselliğini ortadan kaldırmıyor; daha kontrollü bir hale getiriyor. Smokinler, akışkan elbiseler, çıplak ten ve yoğun renkler hala koleksiyonların merkezinde. Ancak Tom Ford’un doğrudan ve gösterişli seksiliği, Ackermann’da daha mesafeli ve daha sakin.
Michael Rider ise Celine’de Phoebe Philo ve Hedi Slimane dönemleri arasında taraf seçmiyor. İki dönemin güçlü taraflarını aynı gardıropta topluyor: İyi paltolar, keskin pantolonlar, denim, eşarplar ve farklı yaşlara hitap eden stil önerileri… Zaman zaman fazla güvenli görünse de Celine’in son yıllardaki keskin kimlik değişimlerinin ardından bu sakinlik kötü gelmiyor.
Julian Klausner’ın, Dries Van Noten’ında markanın içinden gelmenin avantajı hissediliyor. Renk ve desenleri yalnızca tekrar etmiyor; hangi parçaların neden yan yana geldiğini biliyor. Dries Van Noten’ın o kendine özgü uyumsuzluğunu ezberlenmiş bir formül gibi değil, doğal bir refleks gibi kullanıyor.
Kendi imzasını da koleksiyonlara yavaş yavaş ekliyor. Simone Bellotti ise Jil Sander’ın minimalizmini bozmadan içine biraz ten ve gerilim katıyor. Kayan yakalar, açılan yırtmaçlar ve alışılmadık oranlar sayesinde sadelik sıkıcı görünmüyor.

Moda evlerinin acelesi var
Tüm bu değişimlerin arkasında sektörün giderek artan sabırsızlığı bulunuyor. Bir tasarımcıdan daha ilk koleksiyonunda markayı yenilemesi, sosyal medyada konuşulacak görüntüler çıkarması, yeni bir “it bag” yaratması ve satışları toparlaması bekleniyor. Üstelik bütün bunları aynı anda yapması isteniyor.
Oysa bir moda evinin diline alışmak zaman alıyor. İlk koleksiyon çoğu zaman bir tanışma faslı. Tasarımcının markayla nasıl bir ilişki kurduğu ve hangi yönde ilerleyeceği birkaç sezon sonra daha net anlaşılıyor.
Şimdilik en iyi başlangıçlar, büyük bir devrim ilan etmeyenlerden geliyor. Blazy, Burton, Trotter, Ackermann ve Martens markaların geçmişini sergilemek yerine onunla çalışıyor. Anderson, Demna ve Loewe’nin yeni tasarımcıları ise daha yüksek sesli ve daha riskli bir yol seçiyor. Koleksiyonları zaman zaman dağılsa da sezonun en heyecan verici görüntülerinden bazıları yine bu taraftan çıkıyor.
İyi bir kreatif direktör değişiminde, ne marka geri planda kalıyor ne de tasarımcı kendi kimliğinden vazgeçiyor. Şu an en iyi görünen eşleşmelerin ortak noktası da bu: Moda evinin adını duyduğumuzda aklımıza gelen şeyi değiştiriyorlar ama markayı tanınmaz hale getirmiyorlar.
Yeni bir dönem, markayı değiştirmekle değil, ona ne kadar yakın durabildiğinle kuruluyor.
Fotoğraflar: Getty Images Türkiye