MODA

Shocking pink

Shocking pink

Bir zamanlar modanın geleceğini temsil eden Schiaparelli, bir süre sonra tarihin arşivlerine çekildi. Şimdi ise aynı pembe, aynı provokasyon ve aynı sürrealist ruhla yeniden karşımızda.

1937’DEELSA SCHIAPARELLI, Shocking isimli parfümünü piyasaya sürdüğünde ona eşlik edecek bir renk de yarattı: Neredeyse gözü rahatsız edecek denli yoğun, elektrikli bir pembe. O güne kadar feminenliğin naif ve romantik tonlarından biri olan pembe, Schiaparelli’nin elinde provokatif, arsız ve modern bir renge dönüştü. Shocking Pink sadece Maison Schiaparelli’nin imzası değil, Elsa’nın bütün kariyerinin özeti gibiydi; görülmek değil, fark edilmek; güzel olmak değil, hafızaya kazınmak. Elsa Schiaparelli’nin hikayesinin Paris’te değil, 1890 yılında Roma’da başlaması belki de şaşırtıcı değil. Palazzo Corsini’de, akademisyenlerin, aristokratların ve entelektüellerin bulunduğu bir ailede büyüdü. Ancak çocukluğundan itibaren kendisinden beklenen “uygun” kadın rolüne pek ilgi göstermedi. Kurallarla arası hiçbir zaman iyi olmadı; zaten ileride yaratacağı moda da tam olarak bunun üzerine kurulacaktı. Schiaparelli için kıyafet, kadını toplumun içine sessizce yerleştiren bir üniforma değil, onu kalabalığın içinden çekip çıkaran bir araçtı.

Genç yaşta Londra’ya taşındı, evlendi ve ardından New York’a geçti. Evliliğinin dağılmasının ardından kızı Gogo ile birlikte, 1922’de Paris’e yerleşti. New York yıllarında Gabrielle Buffet-Picabia ve Man Ray gibi dönemin avangart isimleriyle tanışması ise ileride kuracağı estetik dünyanın ilk işaretlerini veriyordu. Paris’te Paul Poiret’nin cesaretlendirmesiyle moda dünyasına adım attı ve herhangi bir klasik couture eğitimi olmadan kendi dilini yaratmaya başladı. 1927’de sunduğu, üzerine gerçek bir fiyonk bağlanmış izlenimi veren trompe-l’œil örgü kazak, kısa sürede bir fenomene dönüştü. Schiaparelli artık yalnızca kıyafet tasarlamıyor, gözle oyun oynuyordu. 1930’lara gelindiğinde Paris’in en önemli couturier’lerinden biriydi. 1934’te, Time dergisinin kapağına çıkan ilk kadın moda tasarımcısı oldu, ertesi yıl salonunu modanın en prestijli adreslerinden biri olan 21 Place Vendôme’a taşıdı. Birkaç yıl içerisinde yüzlerce çalışanı bulunan büyük bir moda evine dönüşmüştü. Fakat Schiaparelli’yi çağdaşlarından ayıran şey ticari başarısından çok, modayla sanat arasındaki çizgiyi bilinçli olarak ortadan kaldırmasıydı. Sürrealizm onun için yalnızca ilham panosuna yapıştırılacak birkaç referanstan ibaret değildi. Schiaparelli, sürrealistlerin bulunduğu çevrenin bizzat içindeydi.

Man Ray ile New York’ta başlayan dostluğu yıllar boyu devam etti. Ray, Schiaparelli’nin bugün hala en tanınan portrelerinden bazılarını çekti; 1936’da onun için biri metalden, diğeri Shocking Pink deriyle kaplanmış iki çift hipnotik spiral gözlük hazırladı.

‘Shocking pink’ sadece Maison Schiaparelli’nin imzası değil, Elsa’nın tüm kariyerinin özeti gibiydi: Görülmek değil, fark edilmek, güzel olmak değil, hafızaya kazınmak.

Daha da ilginci, etkileşim tek taraflı değildi: Man Ray’in 1939 tarihli Le Beau Temps eseri de Schiaparelli’nin aynı yıl sunduğu Commedia dell’Arte koleksiyonundaki Harlequin paltosunun görsel dünyasını taşıyordu. Moda sanattan etkileniyor, sanat da modaya geri bakıyordu ancak Schiaparelli’nin sanat tarihindeki en meşhur yaratıcı birlikteliği kuşkusuz Salvador Dalí ile oldu. 1937’de yaptıkları Lobster Dress, klasik beyaz bir gece elbisesinin eteğine yerleştirilen dev bir ıstakozla haute couture’ün bütün ciddiyetini bozuyordu. Aynı dönemde ortaya çıkan ve kadın ayakkabısını başın üzerine ters çeviren Shoe Hat, Schiaparelli’nin mizah anlayışının belki de en saf haliydi. 1938’deki Skeleton Dress ise elbisenin dışına yerleştirilen dolgularla insan iskeletini kumaşın üzerine çıkarıyor; Tears Dress bedeni yırtılmış gibi gösteren baskısıyla güzellik ile rahatsızlık arasındaki sınırı siliyordu. Bugün bir moda markasının bir sanatçıyla “collaboration” yapması sıradan görünebilir. Schiaparelli ve Dalí ise bunu neredeyse doksan yıl önce, ürün yaratmak için değil, iki farklı disiplin arasında yeni bir dil kurmak için yapıyordu.

Sonra tabii ki, Coco Chanel vardı. İki kadının rekabeti yalnızca iki büyük moda evinin ticari mücadelesi değildi; 1930’ların kadınını nasıl gördüklerine dair iki tamamen farklı fikrin karşılaşmasıydı. Chanel sadelik, kontrol, pratiklik ve zahmetsiz şıklık üzerine bir dünya kurarken Schiaparelli tam tersine daha fazlasını istiyordu; daha fazla renk, daha fazla mizah, daha fazla süs, daha fazla fikir. Chanel, rakibini küçümsemek için ondan “kıyafet yapan o İtalyan sanatçı” diye bahsediyordu. Fakat ironik biçimde bu hakaret, Schiaparelli’yi bugün tarif etmek için kullanılabilecek en büyük iltifatlardan biri haline geldi. Evet, tam olarak buydu: Kıyafet yapan bir sanatçı. Savaş, Paris’in de Schiaparelli’nin de ritmini değiştirdi. 1941’de New York’a giden tasarımcı, savaşın sona ermesinin ardından Paris’e döndüğünde moda dünyası bıraktığı yerde değildi. Yeni bir jenerasyon yükseliyordu ve 1947’de Christian Dior’un New Look’u savaş sonrası kadın silüetini yeniden tanımladı. Cristóbal Balenciaga gibi isimlerin artan etkisiyle Schiaparelli’nin 1930’larda radikal görünen dünyası yavaş yavaş merkezin dışına itildi. Bir zamanlar geleceği temsil eden kadın, bir anda başka bir dönemin temsilcisi gibi görülmeye başlamıştı.

Belki hikayenin en şiirsel tesadüfü de burada yatıyor. 1954 yılında Schiaparelli moda evini kapatırken eski rakibi Coco Chanel yıllar süren aranın ardından modaya geri dönüyordu. Elsa aynı yıl otobiyografisine Shocking Life adını verdi ve aktif moda kariyerine veda etti. Birkaç on yıl içerisinde, Chanel bir moda imparatorluğuna dönüşürken Schiaparelli ismi yavaş yavaş moda tarihinin arşivlerine çekildi. Skeleton Dress müzelerdeydi, Lobster Dress moda öğrencilerinin derslerinde, Shocking Pink ise tarih kitaplarında… Bir dönem Paris’i sarsan marka uzun süre boyunca yaşayan bir moda evinden çok, muhteşem bir hatıraya dönüştü. Schiaparelli 1973 yılında Paris’te hayatını kaybetti fakat Schiaparelli için “son” kelimesini kullanmak, Elsa’nın ruhuna zaten pek uygun olmazdı. Markanın isim ve arşiv haklarının 2006’da satın alınmasıyla geri dönüşün temelleri atıldı. Maison yeniden 21 Place Vendôme’a döndü, 2014’te 1954’ten bu yana ilk haute couture defilesini gerçekleştirdi ve 2017’de resmî Haute Couture statüsünü aldı. Ancak Schiaparelli’nin gerçek anlamda yeniden kültürel bir güç haline gelmesi için 2019’u ve Daniel Roseberry’yi beklemesi gerekiyordu. Teksaslı Roseberry’nin başarısı, Elsa Schiaparelli’nin arşivini kopyalamamasında yatıyor. Onun yerine Elsa’nın düşünme biçimini aldı ve 21. yüzyıla tercüme etti. Sürrealist anatomiler yeniden ortaya çıktı; gözler, dudaklar, kulaklar ve beden parçaları altın takılara dönüştü. Göğüs kafesleri, akciğerler ve kaslar couture elbiselerin üzerinde yeniden şekillendi. Altın rengi, heykelsi korseler, abartılı silüetler ve neredeyse gerçeküstü aksesuarlar Roseberry döneminin yeni Schiaparelli sözlüğünü yarattı. Elsa’nın “şok etme” fikri geri dönmüştü fakat artık Instagram çağı hızında dolaşıyordu.

2021’de Lady Gaga’nın Joe Biden’ın başkanlık yemin töreninde giydiği dev altın güvercin broşlu Schiaparelli elbisesi markayı bir anda milyonlarca insanın ekranına taşıdı. Aynı yıl Bella Hadid’in Cannes’da giydiği, göğsünü anatomik bir akciğer formundaki altın kolyeyle çerçeveleyen elbise, Roseberry’nin yeni Schiaparelli’sini tek bir görüntüde özetliyordu: Beden, mücevher, sanat ve provokasyon birbirinden ayrılamaz hale gelmişti. Sonraki yıllarda kırmızı halılar ve couture haftaları markanın yeni sahnesine dönüştü. Roseberry’nin yaptığı şey nostaljik bir yeniden canlandırmadan çok daha zekiceydi. Elsa’nın 1930’larda sorduğu soruyu yeniden sordu: Bir kıyafet ne kadar ileri gidebilir? Belki de bu nedenle Schiaparelli’nin dönüşü bu kadar ikna edici oldu. Bir zamanlar tarihin gerisinde kaldığı düşünülen marka, neredeyse yetmiş yıl sonra modanın yeniden en çok konuşulan isimlerinden birine dönüştü. Bugün Londra’daki Victoria & Albert Museum’un 2026 tarihli Schiaparelli: Fashion Becomes Art sergisinde Elsa’nın Skeleton Dress’i ile Roseberry’nin couture tasarımlarının aynı çatı altında sergilenmesi de bu devamlılığın belki en güzel kanıtı. Aralarında neredeyse bir asır var fakat ikisinin amacı şaşırtıcı derecede benzer: İzleyicinin kıyafete bir kez değil, iki kez bakmasını sağlamak.

Çünkü Elsa Schiaparelli için moda hiçbir zaman yalnızca güzel görünmek değildi. Moda bir şakaydı, bir provokasyondu, bazen bir sanat eseri, bazen de toplumun zevk anlayışına yöneltilmiş küçük bir hakaretti. Belki de Schiaparelli’nin neredeyse yüz yıl sonra yeniden bu kadar güncel hissettirmesinin sebebi tam olarak bu. Moda dünyasının sürekli yenilik peşinde koştuğu bir çağda Daniel Roseberry geleceği bulmak için geçmişe döndü ve orada, 1937’den beri kendisini bekleyen aynı rengi gördü.

Fotoğraflar: Getty Images Türkiye

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.