Hediyelik eşya, dijital çağda ölmesi beklenen alışkanlıklardan biriydi. Bugün tek bir tatilden geriye kalan görüntü sayısı, bir önceki kuşağın bütün hayatından kalandan fazla; üstelik on yıldır bize eşya değil deneyim satın almamız söyleniyor. Peki bu ucuz, seri üretilmiş ve çoğu zaman gidilen yerle hiçbir bağı olmayan nesneler neden hala alınıyor? Cevap, sorunun kusur saydığı şeyin ta kendisinde: nesne olmalarında. Havalimanının son kapısında, uçağa on beş dakika kala, biri elindeki magneti çevirip arkasındaki üretim yerini okuyor ve yine de kasaya gidiyor. Aynı davranış müze dükkanlarını serginin ardından denk gelinen bir köşe olmaktan çıkarıp mimari programın parçası haline getirdi; bugün büyük müzelerin gelir tablosunda perakende, bilet satışının yanında ayrı bir kalem olarak duruyor
Kayıt, kanıt
Dijital görüntü, sınırsız çoğaltılabilir olduğu için değer kaybetti. Bulutta duran bir dosyanın ağırlığı yok; aynı manzarayı aynı açıdan çeken yüz binlerce kişi arasında hiçbir kare biricik değil. Fotoğraf hala bir kayıt, ama artık bir mülk değil. Souvenir’in yaptığı iş ise bambaşka. Elde tutulan nesne, gidilen yerde bulunuyordu; alındı, çantaya konuldu, sınırdan geçirildi, eve taşındı. Aradaki ilişki temsili değil fiziksel, ve tam da bu yüzden kopyalanamıyor. Souvenir bir hatırlatıcı değil, bir kanıt işlevi görüyor: “oradaydım” cümlesinin maddi karşılığı. Nesnenin güzel olması bu yüzden gerekmiyor, zaten çoğu güzel değil. Değerini estetiğinden değil temasından alıyor. Kimse souvenir’ini beğendiği için saklamıyor; sakladığı şey nesne değil, o nesnenin bulunduğu yer.
Souvenir yalnızca alışveriş değil

Souvenir’i turistik bir zayıflık sanmak kolay, ama kültürden kültüre işlevi değişiyor ve bazı yerlerde tercih olmaktan çıkıp kurala dönüşüyor. Japoncada “omiyage” denilen bir kavram var. Kabaca “hediyelik” diye çevriliyor ama karşılığı tam olarak bu değil. Omiyage, bir yere giden kişinin dönüşte geride kalanlara, ailesine, iş arkadaşlarına, komşularına; getirmesi beklenen şeydir. Buradaki beklenti sosyal bir yükümlülük düzeyinde. Kısa bir iş seyahatinden eli boş dönmek, ofiste sessiz bir tuhaflık yaratır. Omiyage neredeyse her zaman yenilebilir ve neredeyse her zaman bölgeseldir. Her şehrin kendine ait bir tatlısı, bir krakeri, bir çayı vardır; tren istasyonlarının ve havalimanlarının içinde yalnızca bunun için kurulmuş, bir markete yakın büyüklükte reyonlar bulunur. Aynı çikolata markasının bölgeden bölgeye değişen onlarca ayrı aroması, doğrudan bu kültürün ürünü. Buradaki mantık bizimkinden uzak değil, sadece daha açık. Omiyage’nin işlevi karnını doyurmak değil, mesafenin kapatıldığını göstermek. Nesne yine bir kanıt taşıyor; bu kez “oradaydım” değil, “orada seni düşündüm” kanıtı. Aynı ihtiyaç Avrupa’da kurumsallaşmış durumda: müze dükkanları artık serginin ardından denk gelinen bir köşe değil, mimari programın parçası olarak tasarlanan ve ciddi gelir üreten mekanlar. Amerika’da milli park girişlerindeki hediyelik dükkanı ziyaretin neredeyse resmi son durağı. Kılık değişiyor, ihtiyaç aynı kalıyor.
Souvenir anlayışındaki çatlak nerede?

Souvenir’i savunmak kolay göründüğü noktada, kendi içinden bir sorun çıkıyor. Modern sanat müzesinin dükkanından alınan sade, gri, tasarım ödüllü kalemlik iyi zevk sayılıyor. Aynı şehrin havalimanından alınan, üzerinde şehrin adı yazan, ışık verince yanıp sönen kule maketi kitsch yani yapay bir popüler kültür ögesi olarak sayılıyor. Oysa iki nesne de aynı işi görüyor, ikisi de “oradaydım” diyor, ikisi de seri üretim ve büyük ihtimalle ikisi de aynı kıtada üretilmiş. Aradaki tek fark fiyat ve ambalaj. Yani souvenir’e yönelen küçümseme, aslında nesneye değil nesneyi alan kişiye yönelik; bir zevk yargısı gibi görünen şey çoğu zaman bir sınıf yargısı. Hediyelik eşyadan utandığımızı sanıyoruz, oysa utanmıyoruz, sadece hangi hediyelik eşyanın utanç verici olduğuna karar vermiş durumdayız. Bu çatlak, souvenir’in neden bu kadar dayanıklı olduğunu da açıklıyor. Kültür ölmüyor, sadece daha kabul edilebilir bir kılığa geçiyor.
Souvenir kültürü tatilden ibaret mi?

Son on yılın asıl değişimi de bu oldu. Konser çıkışında alınan tişört bir souvenir. Kapanan bir kafenin son gününde masadan alınan bardak altlığı bir souvenir. Vinil plak, Polaroid, biletlerin saklandığı kutu, kutusu açılana kadar içinde ne olduğu bilinmeyen koleksiyon figürleri; hepsi aynı ihtiyacın farklı kılıkları. Souvenir turizmden çıkıp gündelik hayata yayıldı, çünkü artık yalnızca gidilen yerler değil yaşanan her şey ekranın içinde eriyor. Bir akşamın gerçekten yaşandığını gösteren şey, ertesi sabah masada duran nesne. Belki de mesele hiç nostalji olmadı. Souvenir kültürü yaşıyor çünkü hafızayı dijitalleştirdik ve dijital hafızanın tutunacak bir yeri yok. Her şeyin kaydedilebildiği bir dönemde hiçbir kayıt kıymetli değil; ve bu boşlukta elle tutulan, tek olan, yer kaplayan, tozlanan bir nesne, ne kadar ucuz ve ne kadar sahte olursa olsun; bir çıpa işlevi görüyor.
Çekmecenin dibindeki o seramik kedi bir süs değil, bir kayıt sistemi.
Fotoğraflar: Unsplash