Moda Haftaları

Taşkent’ten notlar: Güneşi takip edenler, bakanlar ve bakılanlar

Taşkent’ten notlar: Güneşi takip edenler, bakanlar ve bakılanlar

Fotoğraf(lar): Alex Dobé, Marc Medina, Melodie Jeng, Goldie Williams Vericain

Bir şehre “bakmak” için davet edilmek hayatta en sevdiğim işlerden biri, çünkü dikkat dediğimiz şey aslında sevginin en eski biçimlerinden biri; bu yüzden “görmek ve görülmek” sloganını taşıyan bir moda haftası için Taşkent’e indiğimde bana düşen rolü çoktan sevinçle kabul etmiştim. Görecek olan bendim. Visa Fashion Week Tashkent bu yıl o sloganını “Following the sun”a, güneşi takip etmeye çevirmişti; ben de güneşin peşinden giden herkes gibi bir yandan gölgemin nereye düştüğünü merak ederek geldim, çünkü ışığı kovalayan hiç kimse aynı anda görülmekten kaçamaz. InterContinental’in lobisinde, ışığı yakalayıp yüzlerce parçaya bölen o ayna sistemli heliokompleks sahnesinin önünde durduğumda hissettiğim ilk şey içten bir hayranlık, ikincisi ise o aynaların kıyafetler kadar bakanları da gösterdiğini fark etmenin tatlı tedirginliğiydi.

Bunu söylerken kendimi aklamıyorum, konumumu işaret ediyorum. Marie Claire Türkiye’den geliyorum, yani Avrupa’nın yüzyıllardır “yakın Doğu”su, turquerie modasının egzotik nesnesi olarak hayal ettiği bir coğrafyadan; Avrupalı ressamların hiç görmedikleri bir İstanbul’u kürkler, kavuklar ve divanlarla resmettiği o uzun gelenek bana hiç yabancı değil, çünkü zaten ben de o tablonun içinden çıkıp şimdi başka bir Doğu’ya bakması beklenen biri olarak oradaydım. Yanımda, benimle birlikte davet edilmiş, uluslararası yaratıcılardan oluşan bir editör ve fotoğrafçı kalabalığı vardı; hepimiz aynı işe koşulmuş gözlerdik, bu yüzden Taşkent’in bize hazırladığı programı daha ilk günden tanıdım çünkü bir yer kendini keşfedilmeye hazırladığında masaya kimin davet edildiği, o yerin hikayesini kimin onaylayacağı kadar belirleyici oluyor.

Program da zaten baştan sona bir bakılma sahnesiydi. İlk akşam JW Marriott’taki gala yemeğinin teması “Made in Uzbekistan, Made with Love,” kıyafet kuralı ise “black tie artı ulusal dokunuş”tu, yani daha çorbadan önce ülkeyi özenle kürasyonlaştırılmış bir imaj olarak giymemiz isteniyordu. Ertesi sabah eski şehir turunda cami, medrese, türbe ve İslam Medeniyeti Merkezi’nin dış cephesi peş peşe önümüze serildi; turun bir durağı doğrudan “eski şehirden ilhamla yapılmış turistik bir sokak”tı, ki bu kadar dürüst bir sahnelemeyi sevmemek elde değil.

Asıl beni durduran renklerdi. Eski şehir turunda dış cephesini gördüğümüz İslam Medeniyeti Merkezi, Semerkand’ın o ünlü çini geleneğinden ilham alıyor; Orta Asya’nın “gök mavisi” dediği kobalt, yanında turkuaz, beyaz ve altın, sekiz köşeli yıldızlar ve girih geometrisiyle örülünce ışığı tam da heliokompleksin podyumda taklit etmeye çalıştığı gibi kırıp dağıtıyordu. Bu mimaride mavi bir renk olmanın çok ötesinde, göğün, suyun ve aşkın olanın yeryüzüne düşmüş imzası sayılıyor. Burada çok dürüst olmam gerek: Türkiye’den gelen biri olarak bu mirasa karşı içimde hep bir tedbir taşırım çünkü memlekette aynı kubbelere duyulması beklenen hürmet çoğu zaman güzellikle hiç ilgisi olmayan amaçlara koşuluyor; bir şeyin sürekli bir aidiyet sınavına, bir sadakat ölçütüne çevrildiğini gördükçe insan onu saf haliyle sevmeyi de unutuyor. O yüzden o mavinin önünde kendime ancak ölçülü bir hayranlık tanıdım, yani rengi aldım ama ilmihali değil, çünkü bir Türkiyeli için geçmişe bakmak hiçbir zaman masum bir estetik haz olarak kalamadı. Tam da bu sebeple aynı kobaltın, aynı altının birkaç saat sonra podyumda bir kadının bedeninde yeniden belirmesi bana bambaşka hissettirdi çünkü orada renk bir hürmet talebi olmaktan çıkmış, bir kadının kendi seçimine dönüşmüştü.

John Berger’in yarım asır önce yazdığı cümle bütün hafta aklımdan çıkmadı: erkeklik eyler, kadınlık görünür, kadın+’lar da kendini izlenirken izler. Berger bunu Avrupa resmindeki çıplak kadın için söylemişti ama ben bu teorinin en eski maddi kanıtıyla Çorsu Pazarı’nda, suzaniyle yüz yüze geldim. Suzani, kız çocuklarının daha on yaşına gelmeden anneleri ve komşularıyla beraber kendi çeyizleri için işlemeye başladığı o büyük nakışlı pano; gelinin düğünde altına oturtulduğu, etrafına perde gibi gerildiği, hatta bazen içine sarılıp damadın evine taşındığı kumaş. Yani suzani tam anlamıyla “görülen kadının” altyapısı, çünkü kadın kendi elleriyle, görüleceği sahnenin dekorunu daha çocukken dokumaya başlıyor; bütün o el emeği güzelliğin altında çok eski bir bakılma anlaşması yatıyor. Asıl olay ise bu anlaşmayı podyumda tersine çeviren tasarımcıları izlemekti.

Bu tersine çevirmenin en eğlenceli halini, açıkçası en sevdiğim siluetleri Azerbaycanlı YAMAMAA’da buldum. Marka bu sezon “giysiyi bir form olmaktan çıkarıp bir sürece” dönüştürmüş; mühendislik gibi kurgulanmış kesimler bedenin hareketiyle açılıp kapanıyor, kumaş kıpırdadıkça yeni siluetler veriyor. Bana sürekli “japandi” dedirten o sakin palet ve indirgenmiş geometri tam da bu yüzden işliyor, çünkü kimliği sabit bir imaj olarak değil de üstünde durdukça başkalaşan akışkan bir şey olarak öne sürdüğünde giysi artık bakılmayı bekleyen bir nesne olmaktan çıkıp giyenle birlikte düşünen bir özneye dönüşüyor. YAMAMAA için sürdürülebilirlik de buradan geliyor zaten: bir kıyafet trend olduğu için değil, sahibiyle birlikte evrilebildiği için güncel kalıyor.

Toplumsal cinsiyetin sökülmesini ise üç ayrı bedende izledim, üçü de beni aynı yere götürdü. Azamat Somatov’un “Baraka” koleksiyonu on altı yıllık bir erkek terziliği geçmişinden çıkıp o kadar kusursuz, o kadar toprak tonlu, dokunması o kadar iyi bir erkek gardırobu kuruyordu ki podyumdan çıkarken tek düşündüğüm şuydu: bunları kadınların giymesini istiyorum. Bu isteği masum bir beğeniyle ilişkilendiremeyeceğim çünkü erkeğe ait “maskülenliği garantileyen güven aracı” olarak tasarlanmış o ceketi kadın+ bedenine taşımak, Berger’in denklemindeki “eyleyen erkek” konumunu doğrudan devralmak demek. Aynı hamleyi Liliya Palyunina “ONE MAN SHOW”da daha sözle yapıyordu, “erkek alanlarını aktif olarak sahiplenmeye, patron olmaya başladım” diyerek; Çust’tan gelen, takanın nereli ve evli olup olmadığını bile ele veren erkek takkesi doppayı kafadan indirip çantaya iliştirmesi, bu sahiplenmenin podyumdaki harfi harfine karşılığıydı. No.Sugar’da ise aynı jest en içeriden geliyordu, çünkü Asal Sharopova’nın markasının adı bile bir bakılma reddi: Özbekçede “asal” bal demek, yani tatlı, yani hoş görünmesi beklenen ama o kendine “şekersiz” diyerek bu beklentiyi daha isminden söküp atmış. “Roots” koleksiyonunda bedene sarılan şişen köklerle travmayı ve kırılganlığı görünür kılarken seçtiği kumaşın geleneksel olarak erkeklerin giydiği zümrüt, kobalt ve altın yollu bekasam olması da tesadüf değil, çünkü “kimliğim Özbekistan’da doğmuş olmam üstüne kurulu ve bu motifler beni taşıyor” diyen birinin elinde hafıza, miras alınan bir yük olmaktan çıkıp kadının kendi koşullarıyla görünmeyi seçtiği bir dile dönüşüyor.

Hafızanın bu kadar cesurca taşınmasının belki de en dokunaklı örneği, beğendiğim Akbota Kapsalan’dı. NDA finalisti olarak çıktığı “Qara Qandyagash” koleksiyonu, kesildiğinde kan gibi kırmızı bir reçine “ağlayan” o nadir Orta Asya ağacından ilham alıyor; Kapsalan ağacı bir organizma tabii esasında ama hafızası, yaraları ve kendi hikâyesi olan bir varlık olarak görüyor. Koleksiyonun altındaki Baiterek, yani hayat ağacı miti, kökleriyle “zheti ata”yı, yedi kuşak atayı temsil ederken bana şunu düşündürdü: bu kuşak köküne dönerken nostaljiye sığınmıyor, kökü bir güç kaynağına, ayakta durmanın ön koşuluna çeviriyor. İlk gün açılışı yapan Legkoe Retro’da sevdiğim bütünlük de aynı olgunluktan geliyordu. Kurucusu Rushana Mamadalieva aynı zamanda Elle Uzbekistan’ın genel yayın yönetmeni, yani hem bakan hem bakılan, hem editör hem tasarımcı; bu ikili konum koleksiyona da sinmiş çünkü bir zamanlar çadır brandası olan kumaşı su geçirmez, high-tech bir “kentsel zırha” çevirip Ipak Yuli Bank’ın kadın inisiyatiflerini destekleyen işbirliğiyle sunması, “entelektüel vintage” dediği şeyin, geçmişi bir süs gibi taşımak yerine onu doğrudan malzemeye çevirmek olduğunu gösteriyordu.

Haftayı kapatan ZhSaken ise bu bakışma oyununu en üst kata taşıdı çünkü Saken Zhaxybayev hem bir tasarımcı hem de bütün haftayı sahneye koyan Fashion Bureau’nun ve ilk akşam Messika ile birlikte düzenlenen galanın arkasındaki isim. Yani herkesin görülmesini kuran kişi en sona kendini görülmeye bıraktı; “Art Is Not Enough” koleksiyonunda sert formlarla akışkan hacimleri, şeffaf katmanlarla yoğun dokuları çarpıştırırken yumuşak pembe ile gök mavisinin arasından patlayan o kırmızı bana bir jest gibi geldi. Açıkçası sahnede bir arkadaşına saygı duruşu izliyormuşum hissine kapıldım, podyumu önce kadınlara açan bir “Ladies first” inceliği vardı havada; bunu kanıtlayamam, sadece oradaki göz olarak böyle okudum, ki zaten “izlemesi keyifli” bir koleksiyon insanı tam da bu kişisel okumalara davet ettiği için keyifli hale gelebiliyor.

Akşam Ember & Embar’ın terasında, sonra Manana’daki son öğle yemeğinde, yani bütün o yedirip içirme ritüelinde fark ettim ki haftanın asıl sorusu hiç değişmedi. Güneşi takip etmek temasına şöyle bakmaya karar verdim: güneş, Berger’in kadınının aksine görülmek için izin istemiyor, baktığın için var olmuyor, sen baksan da bakmasan da doğuyor ve mimariyi, ritmi, gölgeyi o belirliyor. Bu tasarımcılar da öyle, dünyanın kendilerini yakalamasını beklemiyorlar bile: Azamat’ın terziliği kadına çoktan açılmış, Asal tatlı görünmeyi çoktan reddetmiş, Kapsalan kökünü çoktan bir güce çevirmiş, Liliya patron olmaya çoktan başlamış. Görmek ile görülmek arasındaki o ikilik dolu hiyerarşiyi, hangi başkentten geldiğine bakmaksızın kendi bedenleri üstünde tersine çeviriyorlar; üstelik bunu bir kimliği savunmak için de yapmıyorlar sanki, kimliğin kendisini akışkan ve sürekli yeniden dokunabilen bir şeye çevirerek yapıyorlar. Ya da bana böyle ilham oluvermişler. Bana düşen ise, getirildiğim o onaylayıcı FROW-koltukta oturup şunu itiraf etmek: burada keşfedilen ben değildim ama görülen kesinlikle bendim; eh, belki de iyi bir editör olmanın ilk şartı, baktığını sandığın anda aslında sahnedeki yerini fark edebilmektir!

Marie Claire Bülten

Stil ve düşüncenin buluştuğu bu evrende; sezonun öne çıkan görünümleri, radarımıza giren kitaplar, editörden notlar ve kültürel dünyamıza heyecan katan detaylar e-posta kutunda seni bekliyor. Marie Claire evrenine katıl, kendine iyi gelenleri kaçırma.