Aslında tanışma hikayenizi anlatırken gözlerinizin içi parlıyordu.
Sürekli aynı şeylere gülüyor ve sürekli aynı şeyleri yapmaktan hoşlanıyordunuz. Onsuz bir hayat düşünemiyor ve varlığıyla huzur buluyordunuz. Ayrı kaldığınızda her an sesini duymak istiyor, yanındayken bile özlüyordunuz.
Sonra bir gün eve gelip kapının kilidini ne kadar yavaş çevirdiğinizi ve ayağınızın geri geri gittiğini fark ettiniz. Aslında partneriniz de kapı kilidinin sesiyle huzursuzlanmaya başlamıştı bile.
Çünkü siz fark etmeden; hayatın koşturmacası, sorumluluklar, başarısızlıklar, üzeri örtülen sorunlar, kavgalar, eleştiriler, hatalar, kıyaslamalar, suçlamalar ve dışarıdan gelen müdahaleler birikti. Her biri aranıza biraz daha mesafe koydu. Siz yan yana yaşamaya devam ederken, fark etmeden birbirine yabancılaşan iki insana dönüştünüz. Siz fark etmediniz ama bunu çok iyi fark eden biri vardı: Çocuğunuz…
Ebeveyn rolüne sımsıkı tutunup “Onun için devam ediyoruz” diye düşündüğünüz o hayat, belki de aslında çok daha zor bir gerçekle yüzleşmemek için bulduğunuz bir bahaneydi.
Sonra bir gün kapı çaldı.
Ve sizden başka iki yabancı daha içeri girdi.
Sizi fark ettiler. Siz de onları…
Size bir ayna tuttular.
Önce uzun soluklu meydan okumalar, ardından kavgalar, kıyaslamalar… Sanki yıllardır yaptığınız her şeyi birkaç saatlik bir tiyatro gösterisi gibi misafirlerinize yeniden izletirdiniz.
Sonra ikinci perdesine onlar da dahil oldular. Bazen küçük bir dokunuş, hiç beklemediğiniz bir cümle, insanın kendisine itiraf edemediği gerçeği görmesi için yeterlidir. Misafirleriniz de tam olarak bunu yaptı.
Ve sonra, yirmi yıl önce tanıştığınız o geceye geri döndünüz.
Belki de yıllardır kapağını hiç açmadığınız o piyanonun başına geçip tuşlara dokunurken, bir zamanlar aşık olduğunuz adama ya da kadına yeniden baktınız.
“Biz ne zaman böyle olduk?”
Kamera çalışma odasının pencere açısından uzaklaşırken The Invite benim zihnime bunları yansıtmış oldu.
Filmin başında Oscar Wilde’ın “İnsan her zaman aşık olmalıdır. Bu yüzden asla evlenmemelidir.” sözüyle karşılaşıyoruz.
Filmdeki tek tutarsız ve sevmediğim kısmın burası olduğunu sanırım. Çünkü her evlilik bu kadar yıpratıcı ve yıllarla yığına dönüşen bir çöplük olmuyor bence. Aksine, bazı evliliklerde insanlar her geçen gün daha da birbirlerine bağlanıyor ve bir şeyleri paylaşıp mücadele etmeye devam ettikçe temelleri daha da güçleniyor.
Fakat film sonunda Pina karakterinin, mesleki içgüdüleri ile Angela ve Joe’ya yaptığı bir konuşmada şu replik, baştaki o keskin giriş cümlesini biraz daha hafifletmiş oldu: “Hayatta anlamlı ilişkiler için, sanırım sadece birkaç şansımız var. Genellikle farklı insanlara yöneliriz. Bazen aynı kişi ile yeni bir ilişki kurabiliriz. Bu size kalmış.”
Burada aslında ilişkinin temelinin güçlü olup olmadığını fark etmemize sebep oluyor.
Bir ev ve içinde yaşanılan 3-4 saatlik akış… Tüm duygular o kadar limitsiz ve sansürsüz anlatıldı ki. Oyunculuklardan söz etmeye bile gerek yok. İç içe geçen her karakterin hikayesi izleyiciyi sıkmadan akıtıldı.
Bence The Invite’ta ev sadece olayların geçtiği bir mekan değil; ilişkinin kendisini temsil ediyor. Dışarıdan bakınca güvenli, düzenli ve yaşanmış bir yuva var. Ama karakterlerin arasındaki gerilim arttıkça, o evin içinde yıllardır saklanan şeyler de ortaya çıkıyor.
Anlam çıkaracağımız ve kendimizi sorgulayacağımız çok çok nokta var. Soluksuz izlenebilecek bir film. Özellikle Pina karakterinin bir repliğine aşırı tutundum: “Ağlamazsak deliririz sonuçta.”
Bu hayatın bir gerçeği değil mi? Hangi durumun içinde olursak olalım, ağlamak gerçekten bizim bir gerçeğimiz değil mi?
İlişkilerin bakış açılarına yön verebilen bir senaryo olmuş.
Dram, komedi ve gerilim… Hepsinin bir arada olduğu sürükleyici bir hikaye. Bir evin içinde saklanan bütün duyguları ortaya çıkarırken, izleyiciye de kendi hayatının kapısını aralıyor.
Fotoğraf: IMDB