Moda tasarımcısı Ayşe Burcu Kaya, Marie Claire Türkiye için çağdaş sanatın en prestijli buluşmalarından 61. Venedik Bienali’ni yerinde inceledi.
1895 yılından bu yana düzenlenen çağdaş sanatın en önemli ve prestijli etkinliği 61. Venedik Bienali savaşlar, protestolar ve politik krizlerin gölgesinde başladı. “In Minor Keys” bizleri düşünmeye davet eden bir protesto ve sessizlik… Sanatın düşündürücü, kışkırtıcı, rahatsız edip sorgulatan tarafını; bienalin kendi içindeki tarafsız duruşuna dair tartışmalarla yeniden konumlandırmaya iten bir biçim.



Eşitlik, adalet kavramları sorgulanırken; aslında bu edisyon “In Minor Keys”in sadece bir sergi başlığı değil; çağımızın vicdan haritası gibi okunabilecek bir anlatı önerisi olduğunu görüyoruz. Göç, aidiyet, emek, ötekileştirme, sömürgecilik, bedensel farklılıklar, doğadan kopuş ve eve dönüş hissi… Bienal, izleyiciyi hızlı tüketilen bir görsellikten çok; bu temayı hissetmeye, yavaşlamaya, sindirmeye ve düşünmeye çağırıyor.



Bu başlıklar zihninizi altüst eden bir sorgulamaya iterken; bir yandan da sizi şehrin büyülü yanını deneyimlemeye davet ediyor. Burada asıl soru şu; görmek istediğimiz maskeli bir deneyim mi? Yoksa içimizdeki çocuğu keşfettiğimiz şeffaf benliğimiz mi? Grand Kanal boyunca bir oyunun oyuncusu ve katılımcısı olduğumuz bir serüven mi?


Keşfetme arzusu, sanatın ruhu sakinleştiren pasiflora çiçeği etkisi, içimizdeki karanlık ve aydınlık tarafın yansımasından hangisiyle yolumuza devam edeceğimiz ise bize kalmış gerçekliğimiz. Ripley’deki gibi Alfred Hitchcock’tan ilham alan bir İtalyan noiri, şehrin lagüne yansıyan rengarenk silüeti ruhumuzun dehlizlerinde siyah beyaz bir film şeridi mi? Yoksa İtalyan dolce vitasının rengarenk mutlu romansında tekneden ya da gondoldan palazzoya giriş yapan bir prima donna mı keşfetmeyi beklediğimiz?


Gündüzünde Fondazione Sozzani’nin Palazzo Pisani Moretta’sına lagünde yanaşan tekneden uçuş uçuş puantiyeli ipek organze elbisesinin volanlı etekleri ve kırmızı saç aksesuarlarının zarafetiyle yanaşan o kadın, serginin içinde canlı bir enstalasyon gibi, sergideki 200 parça couture, mücevher, cam, design parçanın arasında salonları dolaşırken; duvardaki ipek kağıtların şıklığı, yerlerin cilalı dokusu, aynaların yansıması, Murano avizelerin ışıltısı ve karanlığın derinliği Caravaggio’nun ışık oyunlarına benzeyen bir kontrasta benziyor. Bu duruşuyla serginin bir parçası gibi aidiyet duygusunda, oranın ruhuna yakışır biçimde ilerlemeye devam ediyor…


Serginin sonuna gelindiğinde tekrar teknesiyle lagünde gecenin renklerine karışırken, her şeyin muhteşem göründüğü İtalya’daki tatlı hayat yerini gecenin karanlığında belki de karnavaldaki karanlık ve maskeli ruha bırakırken; sessizlikte suyun tınısıyla yavaşça Palazzo Donà Giovannelli’ye yaklaşıyor. Doge’s Palace’ın da mimarı tarafından yapılan bu görkemli gotik saray sekiz yıllık bir restorasyonun ardından Orient Express otele dönüştü. Bienal; sanatı, şehri, kültürü ve tarihi başından sonuna beş duyumuzla yaşadığımız bir deneyim ve bu deneyim Orient Express’in otelinden Belmond Venice Simplon-Orient-Express trenine ulaşan Venedik’ten Paris’e kadar uzanan lüks bir tren yolculuğuna dönüşebilir belki de kim bilir?


Lüksün yeni algısı da tüketim ekonomilerinde ve çağdaş sanatta zaten bu değil mi? Deneyimi yaşamak… Yeni lüks; yalnızca sahip olmak değil, deneyimlemek üzerine kurulu. İşte bu edisyonda ana sponsor Bvlgari, markanın sanat ve edebiyatı kurgulayan entelektüel bir cepheden baktığı “Momentary Monument: The Library” sergisini Biblioteca Nazionale Marciana’da; İtalyan kadın sanatçılar Lara Favaretto ve Monia Ben Hamouda ile sunuyor.
Peggy Guggenheim’ın Venedik’e bıraktığı miras ise hala bienalin ruhunda yaşamaya devam ediyor. Modern sanatın Avrupa’daki en güçlü destekçilerinden biri olan Guggenheim, yalnızca koleksiyonculuğuyla değil; avangard sanatı görünür kılan cesaretiyle ve Marcel Duchamp, Constantin Brâncuși ve Djuna Barnes gibi avangard sanatçılarla kurduğu dostluklarıyla; Jean Cocteau ve Wassily Kandinsky sergileriyle bugün vakfı ve müzesiyle halen ilham vermeye devam ediyor.


Gallerie dell’Accademia’da Marina Abramović “Transforming Energy” ile sessizlik, kristaller ve enerji üzerinden daha meditatif bir deneyim sunuyor. İngiltere’de başka bir performansını izleme şansına sahip olduğum deneyime göre bu bienalde daha sessiz, yavaşlama ihtiyacında olan, sakin ve huzurlu bir deneyim sunuyor. Aynı müzede yer alan Tintoretto eserleri ise Venedik’in tarihsel hafızasını, Manyerizmi bugünün çağdaş diliyle buluşturuyor. Bu yılın dikkat çeken bir diğer durağı, dört yıllık restorasyonun ardından yeniden açılan Palazzo Manfrin. Anish Kapoor’un sergisi, boşluk, sonsuzluk ve algı üzerine kurduğu mimari düşünceyi Venedik’in tarihsel dokusuyla buluşturuyor.
Venedik’in arka sokaklarında kaybolarak; Rialto Bridge’nden sergiye doğru yürürken, yine lüks moda evlerinden Prada’nın sanata ve marka değerine yaptığı yatırımda; Fondazione Prada’daki “Helter Skelter” sergisinde ise Nancy Spector küratörlüğünde Arthur Jafa ve Richard Prince arasında kurulan tematik karşılaşma; kimlik, medya ve kültürel hafıza üzerine güçlü bir görsel diyalog yaratıldığını görüyoruz.
Bienalin en etkileyici duraklarından biri de Palazzo Grassi’deki Pinault Collection’ın iki sergisi. Michael Armitage ve Amar Kanwar sergileri karşılıyor izleyiciyi. Afro-British Armitage, resmin anlatı gücünü tarihsel resim geleneği üzerinden yeniden düşündürürken; Amar Kanwar video sanatı aracılığıyla emek, toplumsal cinsiyet ve ekolojik kırılmaları meditatif bir dile taşıyor.

Bvlgari’nin ana partnerliğiyle ışıldayan bienalde; Dior, Chanel, Prada, Louis Vuitton gibi birçok moda evi, sanatı daha erişilebilir bir kültürel dil haline getirmek için bienali bir platform olarak kullanıyor. Punta della Dogana’daki Lorna Simpson ve Paulo Nazareth; göç, siyah kimliği, aidiyet ve görünürlük meselelerini farklı disiplinler üzerinden ele alırken; Ca’ Pesaro’daki Jenny Saville sergisi devasa boyuttaki tuvalleri, alışılmadık ölçekteki paintingleri, derin katmanlı fırça darbeleriyle beden algısı, güzellik, et ve kadınlık üzerine rahatsız edici ama protest bir söylemle unutulmaz bir görsel dil kullanıyor.
Museo Fortuny’de Erwin Wurm mizah ve ironiyi kullanarak beden ile mekan arasındaki ilişkiyi sorguluyor ve izleyiciye şu soruyu bırakıyor: “Sürekli poz vermeye çağrıldığımız bir dünyada, o poz dağıldığında geriye ne kalır?” 100 ülkenin pavyonları arasında en ilgi çekici olanlardan bahsetmeden önce; ülkemizin İKSV seçkisiyle gerçekleştirilen Türkiye Pavyonu’nda Nilbar Güreş ise “Gözlerinizden Öperim” sergisiyle kadınlık, aidiyet, göç ve emek kavramlarını son derece güçlü bir görsel anlatıyla yeniden tartışmaya açıyor. Benim açımdan ilk beş değerlendirmesinde; 1) İskandinavya, 2) Çekoslovakya, 3) Polonya, 4) Almanya, 5) Hindistan ülkelerinin pavyonları oldu. Bu ülkelerin anlatımlarında daha fazla bir derinlik ve duygu yakaladım.

Ve belki de gezilen 100 ülkenin pavyonu, birçok sergi ve davet sonrası bienalin en çarpıcı yanı şu: Burada sanat yalnızca müzelerde değil. Sokakta, suda, vapurda, martının kanadında, kaybolduğunuz arka sokakta, gün batımında beş duyumuzla duyumsadığımız her anda, kanalın rüzgarında, küreğin gondola yansıyan çırpışlarında, sergiler arası uzun yürüyüşlerde ya da tekneyle geçişlerde tenimizde hissettiğimiz güneşte, damağımızdaki spritzin ferahlatıcı tadında… 22 Kasım’a kadar bienali ve başlı başına bir deneyim olan bu seyahatte yaşanacaklar için Venice sizi bekliyor.
Yazar: Ayşe Burcu Kaya
Fotoğraflar: Ayşe Burcu Kaya