Amsterdam’daki Abbey Road Institute’ta ses mühendisliği alanındaki 2 yıllık eğitimimde şu bilgi içimize işlenmişti: “Bütün prodüksiyon ekipmanları, fiyatı ne kadar olursa olsun, kalitesi ne kadar yüksek olursa olsun, sizin yetenekleriniz kadar değerlidir. Yeteneklerinizi geliştirmeniz, kulaklarınızı ve aklınızı sürekli açık tutmanız bu sektör içerisinde size yatırımınızı katbekat geri döndürecek en önemli şeydir.”
3 yıl sonra bu düşüncenin ne kadar tartışmaya açık olacağını sanırım hiç birimiz hayal edemezdik. Hayatımda ilk defa birinin çok basit bir komut ile tamamen aranje edilmiş, miksajı ve mastering süreci tamamlanmış ve yayınlanmaya hazır bir şarkıyı bana dinletmesiyle yapay zeka tarafından üretilmiş şarkılarla tanışmış oldum ve o gün kariyerimdeki her şeyin değişeceğini anladım. Artık başka bir dünyadaydım. Etrafımda beraber çalıştığım, beraber kayıt aldığım bütün sanatçıların, bütün prodüktörlerin, bütün ses mühendislerinin kaderini değiştirecek olan Suno, hepimizin hayatında birden bire yer edindi. Bazılarımız için korkutucu, bazılarımız için heyecan verici bir şekilde.
Suno’yu “bir araç” olarak tanımlamak eksik kalacak. . Binlerce yıldan beri insani deneyimlerden süregelen, kolektif hafızamızın resim ve yazı ile birlikte en önemli miraslarından birini, dünyanın en eski sanat icraatlerinden biri olan müziğe bir kısayol oluşturdu ve aracın arkasındaki kar odaklı ekip, bedelini bütün müzisyenlere, prodüktörlere ve ses mühendislerine ödetiyor. Müziğin kendisini ve bulunduğu sektörün içindeki tüm rollerin geri döndürülemez bir şekilde değişmesine sebep oldu. Artık kafanızdaki fikri gerçek hayata döndürmek için bir müzisyenle beraber çalışmanıza, bir stüdyo ile beraber kayıt almanıza, bir mühendisle beraber şarkınızı hazırlamaya ve yayınlamaya ihtiyacınız yok. Artık tüm potansiyeliniz üretebildiğiniz yapay zeka komutlarıyla sınırlı, yeteneklerinizle değil. Peki müzik yapmanın maddi ve manevi maliyeti sıfır olduğu zaman, bizden eksilen nedir?
Müzik sektöründeki profesyoneller nasıl etkileniyor?
Önce Suno’nun ne olduğunu anlayarak başlayalım. 2023’te çalışmalarına başlayan yapay zeka aracı, şu anda 100 milyon kullanıcıya sahip. Yaklaşık 300 milyon dolar düzenli yıllık gelire sahip olan şirketin 2026 yılında 2 milyon aktif abonesi var. 3 yıl içerisinde bu rakamları üretebilen bir şirket ne yapıyor olursa olsun dikkat gerektirir. Bu yükselen endüstri devinin yarattığı ürün aslında nedir o zaman? Suno’nun mekanikleri aslında diğer her Büyük Dil Modelleri (LLM) ile aynı. ChatGPT bir yazı ve resim üretim modeliyken Suno bunu ses ile gerçekleştiriyor. Şu an mücbir sebeplerden (birazdan açıklayacağım) nerelerden alındığı tam olarak belirtilmeyen fakat hacim olarak yüksek bir miktarda olan bir müzik veritabanına erişimi olan model, topladığı her veri ile kendi veritabanını oluşturuyor. Bu veritabanı içerisinde müzik türü, melodi, ritim, tını ve aranjman/yapı örüntülerini inceleyerek öğrendikten sonra sadece bir yazılı komut ile istenen türde bir ses örüntüsü yeniden üretebiliyor.
Burada bir detayı açıklığa kavuşturmak lazım: Suno bir bestekarın müzik üretebileceği şekilde müzik üretmiyor. Sadece komutta istenen içeriğe en yakın olabilecek ses sekanslarını tahmin edip teslim edebiliyor. Bunu telefonunuzda yazdığınız cümlenin sonunu telefonunuzun tahmin ederek sizin için tamamlamasına benzetebiliriz.
Çıkan sonuca bir ses mühendisi olarak baktığımda benim ensemdeki tüyleri diken diken ediyor. Sesin genel yükseklik seviyesi, frekans dengeleri, stereo alanındaki enstrüman dizilişi ve dengeleri gerçekten neredeyse profesyonel birisinin yaklaşımını andırıyor. Teknik anlamda doğru yaptığı gerçekten çok fazla nokta var, bu da tabii ki benim için pek de iyi bir haber sayılmaz. Ama, bir noktada halen, ve büyük ihtimalle asla gelemeyeceği bir yer var: insanlık.
Yapay zekayı eğiten insan üretimlerinin telif hakları ne olacak?
Yapay zeka ile yapılan müzik ne kadar uğraşılırsa uğraşılsın insan tarafından yapılan müzikten, en azından bu sektörde olan birinin gözünden, farklı olduğu bariz belli oluyor. Günün sonunda bir insanın bir beste oluştururkenki niyeti, orada dışa vurmak istediği duygusal his, bu hissi bize geçirmek için sanatçının yaptığı tercihler… Belki de hepsinden de önemlisi bir şarkının yapımında bir araya gelen herkesin kendi yaratıcı ruhunu ortaya koyması ve bu süreçte bir veya iki tane verdikleri hatalı kararlar, bunun şarkıya kattığı ruh, bunların hiçbirini bulmak mümkün değil. Steril ve arındırılmış bir sesten bahsetmek elbette mümkün.
Bildiğiniz gibi, 2026’da yapay zeka modelleri, insanların yarattığı kaynak materyaller olmadan herhangi bir şeyi kendi kendine üretemiyor. Peki Suno bütün bu şarkıların üretiminde nasıl bir metod uyguluyor? İşte işin burası şaibeli. Şirketin LLM verilerinin neredeyse tümü telif hakkı saklı olan şarkılar sayesinde oluşturuldu. Telif haklarının kullanımı için hiç bir onam, lisans veya ödeme yapılmadan. Eğer müzik dünyasının içindeyseniz, bunun ne kadar tabu bir eylem olduğunu açıklamama gerek yok. Bunun sonucunda da tabii ki “Big Three” dediğimiz dünyanın en büyük üç kayıt şirketi Sony, Warner ve Universal da bunun yüzünden Suno’ya dava açtı.
2025 sonunda Warner, Suno ile bir anlaşmaya vardı ve lisanslı yapay zeka modellerinin kullanımına izin verdi. Fakat Sony ve Universal’ın açtığı davalar halen devam ediyor. Bu noktada yasal anlamda bu durumun daha önce hiç yaşanmamış bir olay olduğunu ve hukuksal çerçevenin halen oluşturulmakta olduğunu belirtmekte fayda var. Yasal düzenlemeler bir yanda yeniden düşünülürken öte yanda işin sanatçıların hayatına nasıl yansıdığını da konuşmak gerekiyor..
2026’da “müzik yapmak” ne anlama geliyor?
Yapay zeka üretimi sanatçılar, yani şarkılarını yayınlamak için tümüyle yapay zeka kullanan insanlar müzik piyasasında da ciddi değişimlere sebep olmaya başladı. Xania Monet isimli bir sanatçı tamamen Suno kullanarak yaptığı şarkı ile Billboard’un R&B listesinde kendisine yer edindi. Bunun anlamı aslında göründüğünden de vahim. Eskiden sanatçılar birbirleriyle bir yarış içerisindeyken şimdi ise kendi ürettikleri müzik türünün tüm bilgisinin toplam çıktısı ile mücadele etmek zorundalar. Bu gerçekliğe karşı gelmek adına 2024 yılında çıkan “Say No to Suno” sanatçı kampanyası sonucunda Billie Eilish, Nicki Minaj ve Stevie Wonder gibi büyük isimlerin de imzasının olduğu bir bildiri yayınlandı. Burada verilen mücadele aslında yapay zeka ile her sektörde verilen mücadele ile aynıydı.
Müzik sektörünün zaten aşırı yoğunlaştığı (“saturated market” dediğimiz o durumdan bahsediyorum) kaçınılmaz bir gerçek. Bununla beraber, müzikten para kazanabilmek için ömrünü heba eden insanların olduğu bu kazanda dağıtılacak paranın paydaşlarının giderek artması ve sanatçıların rızası olmadan kendi ürettikleri özgün içeriklerinin, üçüncü partilere para kazandıracak şekilde kullanılması ise sektörün günümüzdeki ekonomik modelinin tamamen çöküşüne sebep olma ihtimali var. Bu noktada, tabii ki müzik sektöründe olan biri olarak, kariyerimin nereye gideceği konusunda şüphelerim var. Fakat asıl soru ekonomik değil. Asıl soru çok daha derin bir yerde yatıyor: Suno bu kadar hızlı büyüdüyse, insanlar bu modeli bu kadar istekle benimsediyse, bu bize müzik yapmak hakkında ne söylüyor?
“Zevk” dediğimiz “şey,” ne işe yarıyor artık?
İnsanlığın yaratma isteği çok antik ve sanatla varlığımıza anlam katma odaklı eşsiz bir dürtü. Bilinç kazandığından beri; mağaralara çöp adamları, kil tabletlere krallarının hikayelerini ve bestelerine döneminin insanlarının duygularını işlemiş bir medeniyetin mensuplarıyız hepimiz. Ve hepimizin içinde de aynı şekilde yaratma potansiyeli ve dürtüsü var, buna her zaman inanmışımdır. Fakat müziksel bir içerik üretimine girmek yirmi birinci yüzyılda herkesin hayat yapısına uygun değil. “Ay sonu maaş yeter mi?” veya “Bu ay telefonun kaçıncı taksidini ödeyecektim?” diye düşündüğümüz bu dönemde maalesef bir enstrüman alayım da, öğreneyim de, uzmanlaşayım bir şeyler üretiyim diye düşünmek bir lüks haline geldi. Kendi iç yaratıcılığının farkında olup, gereken eylemi alamayan insanların sayısı yıllar geçtikçe artıyor. Bu noktada 21. yüzyıl kapitalizminde dünyanın bize direttiği yaratıcılıkla dolu kariyerlerin de gerçekliğe ulaşması çok düşük bir ihtimal. Suno işte tam da bu noktada, insanın kendi içindeki yaratıcılıkla, çıkarmak istediği eser arasındaki bu büyük yaratıcı uçurumun arasında bir köprü görevi görüyor.
Ira Glass’in zevk ile yeteneğin ilişkisine dair söylediği söz bu konuda çok önemli:
“Yaratıcı işlerle uğraşan hepimiz, iyi bir zevke sahip olduğumuz için bu işe giriyoruz. Ama bir boşluk var. İlk birkaç yıl yaptığınız şeyler o kadar iyi olmuyor. İyi olmaya çalışıyor, potansiyeli var ama yok gibi. Ama zevkiniz, yani sizi bu işe sokan şey, hala mükemmel. Ve ürettiklerinizin sizi hayal kırıklığına uğrattığını bilecek kadar zevkiniz var. Birçok insan bu aşamayı asla geçemiyor, bırakıyor.”
Bir şeyler yapmak istiyoruz, yapabileceğimize inanıyoruz fakat sahip olduğumuz yetenek ve o yeteneği arttıramamamız bizi uzaklaştırıyor. Psikolog Albert Bandura’nın “Öz Yeterlik Teorisi” bunu destekliyor. İnsanlar başarısız olacaklarını bekledikleri işleri yapmaktan uzak durur. Müzik üretimi konusunda hızlı bir sürede farkedilir derecede gelişmek gerçekten çok zor bir hedef. Suno bu noktada hem zevkle yetenek arasındaki mesafeyi kapatıyor, hem de aynı zamanda psikolojik olarak başarısız olma beklentisini de ortadan kaldırarak kişiye yaratma gücünü sağlıyor.
Fakat bir şeyler yaratırkenki oluşturduğumuz o kimlikten de bizi bir noktada mahrum bırakıyor. Kaufman ve Beghetto’nun “Four C model of creativity” modelinden de anlayabiliriz. Modele göre bir kişinin 4 yaratıcı hali var: Mini C (bir şeyi öğrenirken yaşadığınız kişisel çıkarımlar), Little C (gündelik yaratıcılık ve kişisel ifade ediş), Pro C (bir konu üzerine sahip olduğunuz profesyonel bilgi, yeni olmak zorunda değil) ve Big C (dünyada bir alanda yön değiştirecek bir yaratıcılık). Bu modeli müzik bağlamında işlersek problemi görebiliyoruz. Suno, Pro C çıktısında bir yaratıcı ürün oluştururken aslında Mini C ve Little C de gelişen kişinin kendi yaratıcı kimliğinin oluşmasını engelliyor.
Psikolog Anders Ericsson’ın araştırmalarına dayanan ve Malcolm Gladwell’in Outliers kitabıyla popülerleşen “on bin saat kuralı,” herhangi bir alanda gerçek ustalığın ancak on bin saatlik bilinçli bir etütle kazanılabileceğini öne sürüyor. Mihaly Csikszentmihalyi ise bu uzun ve zorlu sürecin aslında kendi içinde derin bir ödül barındırdığını söylüyor. “Akış” dediği bu sürecin ve bu akış halinin, insana verdiği özgüven ve tatmin duygusunun yaratıcı kimliğin tam merkezinde olduğunu savunuyor. Suno ise bu denklemi tamamen ortadan kaldırıyor: hem o birikimi edinme sürecini, hem de o sürecin sonunda kazanılan derin ödüllendirme duygusunu.
Bu noktada şu sorunun önemini konuşmak lazım: Herhangi bir müzik eğitimi almadan, bu renk dolu dünyanın zirvesini de dibini de görmeden, kendi yeteneklerini keşfetmeden, kendi potansiyeline tam olarak asla ulaşmadan, aynı yolu yürüyen başka insanlarla hikayeni paylaşmadan yapılan eserler gerçekten yaratıcı bir dışavurum mu? Yoksa bu da sadece bize dayatılan başka bir tüketim yolundan sadece biri mi? Doğrusunu söylemek gerekirse cevap vermek için henüz çok erken. Bu değişik çağın daha yeni şafağındayız, ama şunu düşünmeden de duramıyorum: eğer hiç kimse tarafından yapılmamış bir şarkıyı herkesin dinlediği bir gün olursa, biz o gün neyi kutluyor olacağız?